16.3.12

2011’de Neler Öğrendim?

Her yılbaşı bir önceki yıl neler öğrendiğimizi düşünme, hayatımızı bir okul haline getirir.

Ocak 2011-Çok tanrılı Hinduizm’in temel din olduğu ülkede, Maocu-Komünist bir hükümetin yer alabildiğini, her türlü puta tapan insanların görünce Müslüman olarak doğmanın bir lütuf olduğunu, eni iyi Adana kebabın Nepal’de öğretmenlerimizin kurduğu bir restoranda yapıldığını öğrendim.

Şubat 2011-Avrupa’da göçmen Türklerin yaşadıkları ülkeyle bütünleşmelerinin, o ülkeyi o ülke vatandaşlarından çok sevmeleriyle mümkün olduğunu, Hollanda, Belçika ve Avusturya’da insanların kış günü takım elbiseyle dahi bisiklet sürerek işe gittiklerini, Beyrut’un bir Avrupa şehri olmaya çalıştığını, şehrin birçok güzel binasının Osmanlı eseri olduğunu öğrendim.

Mart 2011-Çocuklarımızı yetiştirmek için üniversite öğrencilerini kullanmanın hem çocuklarımıza hem de bu üniversite öğrencilerine çok faydalı olduğunu, insanın kendi kendine nazarının değebileceğini ve kendini çok hasta edebileceğini, Esra Hanımın ailesinin ve Ahmet Göçer’in ailesinin çok misafirperver olduğunu, Afşin’in aşırı kasabacı bir tutuculukla geri kaldığını, Elbistan’ınsa şehirci bir açıklık sayesinde ileri gittiğini öğrendim.

Nisan 2011-Tarun Khanna’nın yazdığı Milyarlarca Girişimci isimli kitabın tek başına dört yıllık fakültelerde okutulan siyaset, ekonomi, hukuk ve sosyoloji bilgilerini Hindistan ve Çin ekonomileri üzerinden birinci sınıf şekilde verebildiğini; İtalya’dan Hindistan’a bisikletle giden Jakobo Pizzeti’den hayatın toplumsal sistem ve kurallardan daha geniş olduğunu (İngilizce ifadesiyle: life is larger than the society) öğrendim.

Mayıs 2011-Türkiye için iyi bir şeyleri iyi niyetle düşündüğünüzde bir gün hayalinizi Başbakan’ın elinde seçim meydanlarında görebileceğinizi, Macahel’in Türkiye’nin en güzel, en büyüleyici tabiatına sahip olduğunu, kişisel ve bölgesel gelişmenin koşullardan çok bir perspektife sahip olmakla ilgili olduğunu, Göksun’da bir sabah kahvaltısında Bilal Bey’le gerçek yumurta bulup dört yumurta yedikten sonra şehirlerde yumurtanın tadını tamamen unuttuğumuzu öğrendim.

Haziran 2011-Arnavutluk’ta ders verdiğim Epoka Üniversitesi’nde her milletten harika öğrenciler olduğunu, Kahramanmaraş’ta Nurtaç Yelden ve Serpil Ata ile birlikte bir gurbet tecrübesi sınavından alnımızın akıyla çıkabildiğimizi öğrendim.

Temmuz 2011-Boston’da Max Branner’da Çikolatalı Pizza’nın dünyanın en muhteşem lezzetlerinden biri olduğunu, Okan Tanrısev ve ailesinin harika insanlar ve harika ev sahipleri olduklarını, Harvard Üniversitesi’nin akıllı ve entelektüel insanların mıknatısı olduğunu öğrendim.

Ağustos 2011-Kanada’nın Avrupa ve ABD’nin bir kesişim kümesi olduğunu, ancak her iki bölgenin en iyi özelliklerini kendisinde topladığını, doğal kaynak ekonomisini eğitimle birleştirmenin medeniyete yol açtığını, Engin Sezen ve ailesinin Kanada’da harika insanlar olduklarını öğrendim.

Eylül 2011-İnsanın davranışlarında genlerin yaklaşık %50 oranında etkili olduğunu, mektuplaşarak iletişim kurmanın yüz yüze iletişim kurmaktan insanların düşüncelerini ve güzel yanlarını daha fazla ortaya çıkardığını, internetin her enformasyona çok hızlı ulaşılan ortamının iletişimi zenginleştirdiğini öğrendim.

Ekim 2011-Allah’ın dualarınıza karşılık verdiğini, haksızlığa uğradığınızda er ya da geç bunun anlaşılabildiğini, en sevdiklerinizin ve en çok destek verdiklerinizin ve hatta nikah şahitliği yaptıklarınızın geçerli bir neden olmadan küsebildiklerini şaşkınlıkla ama üzülerek öğrendim.

Kasım 2011-Plaketlerden hiç hoşlanmasam da Bisikletliler Derneği ile İstanbul’dan Ankara’ya giderken bisiklet üstünde, başkan Murat Suyabatmaz’dan plaket almanın unutulmaz keyifli bir an olabileceğini öğrendim.

Aralık 2011-Yemeğin en güzelinin bu işe merak ve heyecan duyanlardan yendiğini, yöresel yemekler konusunda Kütahya Konağı’nı ve kalbi nurlu Gülnur Atakan’ın muhteşem yemeklerini görmek, Rize’de Mehmet Çepni’nin Şahin Tepesi’nde köy sütünden yapılma sütlaç yemek, yine Rize’de Ahmet Oflu’nun Evvel Zaman’ında kaybolmak, Giresun’da Tibor restoranında Türkiye’nin en sıra dışı yemeklerini yemek, Kilis Yaren Taşmekan’da pişmek ve yemekle ilgili düşünmek ve çok araştırma yapmak gerektiğini öğrendim.

15.3.12

Felsefeniz var mı?

Kişi olarak ya da kurum olarak bir felsefeye, bir ilke setine sahip olduğunuzda yaşamınızdaki her türlü soruya kolayca cevap bulabilirsiniz.

İşletmeleri ve toplumları başarıya taşıyan nedir? İşletme Yönetimi hakkında 6 kitap yazmış, New York , MIT ve Harvard üniversitelerinde yönetim konusunda eğitim almış bir uzman olarak yılların birikimiyle yeni (veya eski ama yeniden keşfedilerek özümsenmiş) bir cevap veriyorum. İşletmeleri ve toplumları başarıya taşıyan sahip oldukları felsefedir.

Her işletme ve her toplum bir felsefeye sahip olmalıdır ya da sahip oldukları geçmiş, kültür ve dinin içinden kendilerine uygulamanın ve yaşamın her aşamasında rehberlik edecek bir ilke seti çıkarmalıdır. İşletmelerin ve siyasetçilerin temelde iki felsefeyle yaşadıkları söylenebilir. Bu felsefeler avcılık ve çiftçilik felsefeleridir.

Avcılık felsefesi, fırsatçılığa dayanır. Belirli bir işletme için bir mal kıtlığa düştüğü zaman fiyatları aşırı yükseltmek ve alıcıları mağdur etmek avcılıktır. Tedarikçiyi öldüresiye bir pazarlıkla zararına mal sattırmak yine avcılıktır. Personeli, daha düşük maaşla çalışacak yenisiyle değiştirmek yine avcılıktır. Avcılık felsefesi kısa vadeli düşünceye dayanır ve uzun vadede bu felsefeye sahip olana zarar verir. Avcılık felsefesinin toplum yaşamındaki örnekleri rüşvetle iş görmek, emniyet şeridini ihlal ederek araba sürmek, başkasının hakkını çalmak, denetimsizliği fırsat bilerek kendi çıkarına mal edinmek, çevresindeki insanları imkan buldukça istismar etmek olarak sıralanabilir.

Çiftçilik felsefesi ise uzun vadeli bakış açısıyla düşünmeye dayanır. Çiftçilikte hemen sonuç alamazsınız. Tohum hemen mahsule dönüşmez. Mahsule dönüşmesi için emek ile birlikte zaman geçmesi gerekir. İşletmelerde çiftçilik, kalite için masraftan kaçmamak, kurnaz satış taktikleriyle müşteriyi kandırmamak, personeli ve müşteriyi uzun vadede kendine bağlayacak politikalar çerçevesinde kural ve uygulamalar geliştirmek demektir. Japon toplumu çok önemli ölçüde çiftçilik felsefesiyle yaşayan bir toplumdur. Japon yaşantısının hemen her köşesi, uzun vadede sonuçları itibariyle topluma yararlı olan bir felsefenin yansımalarıyla doludur. En basitinden metro yaklaştığında bekleyenler, vagonun kapısında düzgün bir “V” harfi gibi dizilirler; önce içerideki yolcular çıkar, ardından da “V” harfi şeklinde dizilmiş olan yolcular birer birer binerler. Eğer bekleyen yolcular avcı gibi davranıp vagon yanaşır yanaşmaz içeri atlamaya çalışırsa bir karışıklık ve rahatsızlık olur. Ama bir Japon böyle davranmaz.

İşletmelerde felsefe bir şirketin uzun vadede varoluşunu ve büyümesini garanti eder. İngiltere’de küçük bir dükkan ile başlayan Bodyshop mağazasının felsefesi kadınları güzelleştirmek değil, doğal ürünlerle insan vücudunun buluşmasını sağlamak, çevreyi korumak ve dünyada insan hakları ihlallerini önlemektir. Diğer tüm kozmetik üreticilerinden ayrılan Bodyshop sonunda dünya çapında başarı elde etmiştir. Kurucusu Anita Roddick’in ölümünden sonra Loreal en büyük rakibini satın almıştır. Türkiye’de inovasyon/yenilik deyince teknoloji şirketleri akla gelse de, Türkiye’nin en inovatif şirketlerinden biri Denizli’den Helvacı Hacı Şerif’tir. 1938 yılında kurulan Hacı Şerif sürekli ürün yeniliği arayışıyla 150’den fazla tatlı icat etmiştir. Haklı başarısının arkasında hiç bitmeyen ve sonlanmayan bir yenilik üretme / inovasyon felsefesi vardır. Birçok işletmenin sıradan kalmasının nedeni hiçbir felsefeye sahip olmamalarıdır.

13.3.12

Sıfır Hastalık Hedefi

“Bütün bunlara rağmen hasta olamaz mıyız? Olabiliriz elbette; ama bütün bunları yapmak hasta olduğumuz gün sayısını azaltacaktır. Biz deveyi sağlam kazığa bağlayalım, sonra tevekkül edelim.”

İnsanların birçoklarının kariyer hedefleri olur, zenginlik hedefleri olur, ama çok az kişinin sağlıklı olma ile ilgili bir hedefi vardır. İnsanın sağlıklı olmakla ilgili bir hedefi olmalı; bu konuda getirdiğim basit bir hedef tanımlaması var: Sıfır Hastalık Hedefi.

Sıfır hastalık deyince, bir yıl içinde hasta olmadan, yatağa düşmeden, burnumuzu silmeden, diare- halk arasında bilindiği şekliyle ishal olmadan, ateşlenmeden, nezle olmadan, başımız ağrımadan geçirdiğimiz gün sayısını azamide tutmaktan söz ediyorum. Mümkünse 365 gün bu belirtileri yaşamayacak bir yaşam düzeni tutturmalıyız. Bu mümkün mü? Evet, mümkün. Ancak birçok şeye dikkat etmemiz gerekiyor, mevsim ve ortam koşullarına uygun giyinmek, hijyen kurallarına uymak, yediklerimizi iyice seçmek ve miktarlarını azaltmak ve sağlıklı yaşamakla ilgili daha fazla okumak gerekiyor. Bunların yanında morali bozmamak, bedensel faaliyetleri artırmak, neşeli olmak ve neşeli olmak için vesileler bulmak, aile üyeleriyle iyi geçinmek, arkadaşlık yapmak, para işini iyi yönetmek, ayağını yorganına göre uzatmak da çok önemli.

Yemekle ilgili yakınlarda yazdım; eti iyice azaltmak, taze meyve ve sebzeyi daha çok tercih etmek, veli kişilerin adet ve tavsiyelerine uyarak daha az yemek, işlenmiş ürünlerden mümkün olduğunca uzak durmak ve gıda çeşitliliğini artırmak kilo ve sindirim problemlerinin birçoğunun önüne geçebilir. Hijyen kurallarına uymak da ellerin, bedenin ve dişlerin temizliğine özel önem göstermek birçok hastalığı engelleyebilir. Giyinirken yakışıklı ve güzel veya hafif olmaktan (bazıları da ağırlık yapıyor diye gereğinden ince giyiniyor)önce, kendimizi koruyacak şekilde giyinmek önemli. Sağlıklı yaşamla ilgili her ay en az bir kitap okuyorum. Böylece zihnim bu konuya odaklanıyor ve bu konu üstünde düşünüyorum. Ayrıca genel olarak okumak, bir kitabı bitirmek insana kendisini iyi hissettiriyor.

Hastalıkların en önemli nedenlerinden biri kötü ilişkilerdir. İlişkileriniz ve iletişiminiz kötüyse kolayca hasta olabilirsiniz. Çünkü ilişkilerden kaynaklanan moral bozukluğu bağışıklık sistemini çökertiyor. Onun için çevremizdekiler, aile üyeleriyle mutlu ve huzurlu bir ilişki kurmanın yolunu bulmalıyız. Güzel arkadaşlıklara sahip olmak da çok yararlı. Neşenin çok önemli kaynaklarından biri, birlikte olduğumuz insanlarla esprili sohbetler yapmak, oyunlar oynamak, hikayeler paylaşmaktır.

Bu arada hiç ilgisiz görünse de sağlık sorunlarının bir numaralı kaynağı ekonomik sorunlardır. Bütçesini denk getiremeyen, borcu hiç bitmeyen insanların stresleri dolayısıyla sağlık sorunu olma ihtimali çok. Onun için borçları hızlıca ödemek, iş bulmak / iş kurmak ve çalışmak gerekiyor.

Beden sağlığını pekiştiren şeylerden bir tanesi de spor yapmaktır. Spor yapamıyorsanız motorlu araçla gideceğiniz yerlere olabildiğince yürümek ya da bisikletle gitmek iyidir. Yaşlı insanların oturup kalkmak da ve hatta çoraplarını giymek de zorlandıklarını görüyor ve çok üzülüyorum. Namazın sayısız yararları var; ama bir tanesi de sağlıkla ilgili. Günde belki elli defa eğilip kalkmanız gerekiyor ki, insanın bedeninin esnekliğini koruması için hafif, güzel bir egzersiz. Bir taraftan secdeyle buluşma ruhunuzu rahatlatırken, diğer taraftan da farkında olmadan birçok eklemenizi ve kasınızı çalıştırıyorsunuz.

Sıfır Hastalık Hedefi, siz farkında olmadan yaşamınıza güzel bir disiplin getirecek, birçok alanda iyileşme sağlamanıza yardım edecek, seçimlerinizi yaparken daha çok sonuçlarını düşünmenize yardım edecektir.

Not: Bugün miladınız olsun, 365 gün boyunca hiç hastalanmayın inşallah. 365 gün boyunca hiç hastalanmayanlar bana e-posta atsınlar.

9.3.12

Yakından Öğrenme

Samsun’da yaşayan Ayşe tekerlekli iskemlesinden hiç kalkmadan, İzmir’de cezaevinde yatan Mehmet cezaevinden çıkmadan, Orhan Mardin Kızıltepe’deki köyünden hiç ayrılmadan İstanbul Üniversitesi’nde okuyor.

Bir Çin atasözü der ki “Söylersen unuturum; gösterirsen anlarım; yaparsam öğrenirim.” Üniversitelerimizde örgün eğitim yapılan fakültelerde eğitim, yukarıdaki atasözünde ifade edilen söyleme formundadır. Hoca sınıfa gelir ve dersi anlatır. Bazısı anlatma işini de yapmaz; projeksiyonda yansıyan metni yüksek sesle okur. Tabi bu hocalara hoca demeye bin şahit ister. Bir öğrenciyi alıp Topkapı Sarayı’na götürürseniz ve orada Osmanlı ya da sanat tarihi anlatırsanız; o öğrenciye konuyu net bir şekilde göstermiş olursunuz. Eğer öğrenciye bir motoru tasarlatırsanız, o öğrenci motor tasarlamayı öğrenmiş olur. Bu örnekler dikkate alındığında eğitim kalitesi, hem anlatma hem gösterme hem de yapmayı içerdiğinde en yüksek olur. Diğer bir deyişle pasif olan eğitimi, interaktif öğrenmeye dönüştürdüğümüzde eğitimin kalitesini yükseltmiş oluruz.

Türkiye’de hayat okulunu saymazsak üç değişik yöntemle “örgün, açık ve uzaktan” şekilde eğitim yapılmaktadır.

Örgün eğitimde devlet üniversitelerinin neredeyse tamamında eğitim, "hoca anlatması" şeklinde geçmektedir. Kalabalık sınıflarda her öğrencinin etkileşimli bir şekilde derse katılması mümkün değildir. Birçok derste vaka metodu, videolar, yerinde incelemeler, öğrenme pekiştirici testler kullanılmamaktadır. Sınav soruları ve değerlendirmesi de tamamen sübjektif-keyfidir. Açık uçlu soruların cevaplarını öğretim görevli ve üyeleri kendilerine göre okumaktadır. Örgün eğitim toplum için ayırca çok masraflıdır. Öğrencinin üniversiteye ulaşması, şehir merkezinde bir alanın varlık maliyeti, ders alanlarının ısıtılması ve aydınlatılması hepsi ayrı birer maliyettir.

Açık öğretim iyi hazırlanmış ders kitapları, televizyon desteğiyle ve standart sınav sistemiyle yüksek kaliteli bir eğitim metodudur. Açık öğretim öğrencilere zaman özgürlüğü verirken tüm öğrenciler aynı kalitede bilgi alırlar. Aynı zamanda objektif bir ölçme değerlendirme sistemi vardır.

Uzaktan öğrenme ise, en üstün eğitim metodudur. Bilgisayar başındaki öğrenci internetten hocayı canlı olarak dinler, hoca mutlaka iyi hazırlanarak gelmek zorundadır. Öğrenci hocaya sorusunu sözlü ya da yazılı olarak sorar; başka yerlerde olan arkadaşlarıyla etkileşime girer; ilgili videoları izler; bilgisayardan interaktif kitapları okur; objektif ve kaliteli sınav sisteminden geçerek değerlendirilir. Bu anlamda uzaktan eğitim aslında yakından öğrenmedir. Uzaktan öğrenmede en büyük maliyet içerik geliştirmedir. İlk beş yıl geniş bütçeler istese de izleyen yıllar maliyetleri düşer.

İstanbul Üniversitesi ve Türkiye’de 30 kadar üniversite uzaktan öğrenme konusunda programlar uyguluyor. Ne var ki, bu programların bütçeleri ve harçları açık öğretime ayrılmış olandan bile azdır. Üniversiteler bu programları sunabilmek için bütçeye ihtiyacı vardır. Bu bütçe ya doğrudan tahsis edilmeli ya da bu programların kontenjanları artırılarak üniversitelerin kendi fonlarını yaratmalarına imkan tanınmalıdır.

5.3.12

Kafası Karışık Olanlara…

Onu mu yapsam, bunu mu yapsam diyorsanız, belirsizlik durumu zihninizi esir almışsa ihtiyaç duyduğunuz cevap bu yazının içinde olabilir.

İnsana en çok zaman kaybettiren şey, kafanın karışık olmasıdır. Birçokları kafa karışıklığını tercihler arasında seçim yapamama ya da belirsizlik dolayısıyla karar alamama gibi durumlarda yaşar. İnsan kafa karışıklığını en çok bir karar almak istediği zaman hisseder. Kafa karışıklığı kafadaki enformasyon karmaşasının düzensiz bir şekilde insanın zihnine gelmesidir. Karar alma konusuyla ilgili akla gelen birçok başka konu ve mesele yarattıkları yargı ve sorgu işaretleriyle, insana ne yapacaklarını şaşırtırlar. Örneğin birisiye evlenmeyi düşünen ama bu düşüncesini ona açmamış biri, bir taraftan evlilik sonrası para kazanma imkanlarını, nerede oturacaklarını, potansiyel eşinin ailesini düşünür ve bütün bu konularla ilgili gelen düşünceler kafayı karıştırır. Gelen düşüncelerin bir kısmı yargıdır. Örneğin, potansiyel eşinin ailesiyle ilgili birkaç hikaye duymuştur ve bu hikayeler onlar hakkında bir önyargı yaratmıştır. Kafa karışıklığının bir nedeni de enformasyon eksikliğidir. Bunlar da kafada soru işareti oluştururlar. Örneğin evlendikten sonra ne iş yapılarak para kazanılacağı ya da ailenin geçindirileceği belli değilse bu da soru işareti olarak durur. Tabii daha potansiyel eşe evlenme teklif edilmemiş olması ve onun bunu kabul edip etmeyeceği çok daha büyük belirsizlik yaratan bir soru işaretidir.

İş hayatında toplantılar kafası karışık insanlarla uzar durur. Aynı şekilde dayanağı olmayan yargılar ve enformasyon eksikliği, bir grubun rasyonel karar almasının önüne geçer. Gruptan iki kişi işle ilgili birer olay öyküsü anlatarak kendi vardıkları sonucu ya da yargıyı grupla paylaşırlar. Üretimde ya da satışta veya muhasebede şöyle oldu, bu da bu anlama geliyor diye bir çıkarım yaparlar. Ardından da bir başkası maliyetler ya da müşteri memnuniyeti konusunda başka bir yargı paylaşılır. Ancak bu yargıyı da destekleyen somut bir veri olmadığı için bu yargı bir soru işareti olarak grubun önünde kalır.

Sözü uzatmadan kafa karışıklığının panzehirini paylaşmaya çalışayım. Kafa karışıklığının bir numaralı nedeni, amacın belli olmaması ya da konuları düşünme ve değerlendirme sürecinde unutulması veya bir kenarda kalmasıdır. Amaç kafaları temizleyen, durulaştıran harika bir filtredir. Konu ne olursa olsun, amacın bizzat kendisi harika bir referans noktasıdır ve her türlü yargı ya da soru işareti, amaca yakınlıkları ve amaca hizmet etmeleri ölçüsünde değerlendirilmelidir. Amaca hizmet etmeyen konular doğrudan zihnin gündeminden düşürülmelidir. Kafa karışıklığı basit bir şekilde bir sadeleştirme ihtiyacı duyar ve amaç bu sadeleştirmenin temel referans noktasıdır. Kafası karışık olan kişi, hemen kendine amaç neydi diye sormalıdır. Amaç ile birlikte aynı zamanda alt amaçlar da belirlenmeli ve değerlendirme sürecinde hep akılda tutulmalıdır.

Bir konuyu değerlendirirken her konunun amaca hizmet etmesiyle ilgili akıldan bir önceliklendirme yapılamıyorsa, kağıt üstünde ele alınan konulara amaca hizmet etmeleriyle ilgili puansal değerler atanarak en önemli konular belirlenebilir. Karar alma süreçlerinde kağıt üstünde yapılan çalışmaların zihni inanılmaz ölçüde berraklaştırdığını söyleyebilirim. Örneğin bir satın alma konusu ya da bir ortaklığa başlama ya da ayrılma konusu değerlendirildiğinde bir bilanço gibi, bir kağıt üstünde sol sütuna yapılacak eylemin olumlu yönleri, sağ sütuna da eksi yönleri yazıldığında insan durumu çok daha net bir şekilde görebilir.

Not: Bu soğuk kış gününde sokak hayvanlarını ve kuşları beslemeyi, ısınamayan yoksullara yardım etmeyi unutmayın.

4.3.12

Satış mı, Pazarlama mı?

Peter Drucker diyor ki, üretim, muhasebe, insan kaynakları, ulaştırma, depolama işlevleri dışarıya verilebilirken bir tek pazarlama işlevi dışarıya verilemez.

Pazarlama ve satış kavramları çok karıştırılan ve iç içe kullanılan kavramlardır. Birçok satış yöneticisinin kartında “Satış ve Pazarlama Müdürü” yazar ki, bu unvan kavramsal düzeyde doğru olmayan bir şekilde kullanılır. Çok basit bir dille tanımlarsak, satış “bizi müşteriye götüren”, pazarlama ise “müşteriyi bize getirendir.” Birçok şirket pazarlama bölümünden önce satış bölümünü kurar ve satış ekibindeki kişiler, müşteri ziyaretleri yaparak, firmalarını ve ürünlerini tanıtarak satış yapmaya çalışır. Ürün ya da hizmet paketini gören müşteri adayı, eğer bu ürüne ihtiyacı varsa sıklıkla yeni tanıştığı bu firmayla fiyat pazarlığı yapmaya başlar. Ne kadar çok müşteri ziyaret edilirse o kadar fazla satış olasılığı ortaya çıkar. Ancak, satış sürecinde altını çizerek söylüyorum, müşteri kendiliğinden gelmez, müşteriye gidilir.

Bir kuruluşta pazarlama bölümünün ilk doğal lideri, kurucu patrondur. Patron ürünü tasarlar, kalitesini ve fiyatını belirler, nerede satılacağına ve hangi tanıtım dökümanlarıyla tanıtılacağına karar verir. Patronun yaptığı bu iş, kurumsallaşan şirketlerde “pazarlama bölümüne” bir bütçe ile birlikte devredilir. Böylece şirket, yine en basit dille söylersek reklam yaparak ürün ve marka hakkında bir bilinirlik ve bir talep yaratmaya çalışır. Eğer yapılan reklam çalışmaları başarılıysa, potansiyel müşteriler kendiliklerinden telefona sarılıp ya da mağazalara gidip ürünü almaya çalışırlar. Pazarlama sürecinde müşteri kendiliğinden kurulmuş bir bebek gibi gelir.

Elbette pazarlamaya yapılan yatırım, satıştan on kat daha etkilidir. Ne var ki, pazarlama yatırımının etkisini ölçmek, satışın etkisini ölçmekten daha zordur. 10 satış ziyaretinden kaçında satış olduğunu ölçebilirsiniz; ama reklamın ne kadarının satışa yol açtığını anlamak daha karmaşıktır. Öyle olduğu için de, kuruluşların çoğu, pazarlama yapmak yerine satışa odaklanırlar. Satış ise pazarlama olmaksızın, samanlıkta iğne aramak gibi emek yoğun bir iştir.

Bugün gerek yurt içi pazarlarda, gerekse yurt dışı pazarlarda kuruluşların ihtiyaç duyduğu modern pazarlama tekniklerini kullanarak bir marka yaratmak ve bu markayı bir mıknatıs gibi kullanarak müşterileri kendilerine çekmektir. Bugün Starbucks logosu, bir mıknatıs gibi insanları kahve içmeye, Mado logosu da insanları dondurma ve tatlı yemeye çekmektedir. İşte marifet, Mado ya da Starbucks gibi insanlar üstünde mıknatıs etkisi yaratacak bir pazarlama çalışması yapmaktır.

Pazarlama çalışmalarına kuruluşların yanı sıra ülke olarak Türkiye’nin de ihtiyacı vardır. Türkiye planlanmadık bir şekilde Türk dizileri sayesinde Orta Doğu ve Balkan pazarına bir promosyon yapmaktadır. Günümüzde reklamın en etkili versiyonu, medyada film, dizi ve haber yoluyla yer almaktır. ABD sayısız ürün, marka, işadamı, sanatçı ve hatta üniversitelerinin reklamını filmleri kullanarak yapmaktadır. Good Will Hunting, MIT’inin reklamını yaparken Social Network isimli film Harvard Üniversitesi’nin tanıtımını yapmaktadır.

Türkiye’de pazarlama konusundaki ilerlemelerin bir kısmı bu alandaki MediaCat gibi yayınların ve birçok eğitim kuruluşunun katkısıyla olmaktadır. 12 kez düzenlenen Marka Konferansı, Türkiye’nin dünya kalitesinin üstünde bir toplantı dizisi olmuştur. 16-17-18 Şubat* tarihlerinde Markaakademi tarafından Uludağ’da düzenlenecek olan Mehmet Ak’ında konuşmacı olduğu Brandcamp yine bu alanda Marka yaratma ve pazarlama konusunda önemli bir etkinlik olacaktır. Eğitimler ve kitaplar düşünceleri değiştirirken, düşünceler de pazarlama performansımızı değiştirecektir.

* Eski bir yazıdır. Tarihler kafa karışıklığı meydana getirmesin.  

0 km Önyargı

Birçok insan önyargılarını sıralarken güçlü bir mantık yürüttüğünü zanneder. Mark Twain, seyahatin önyargının en iyi ilacı olduğunu, dar görüşlülerin görüş açılarını genişlettiğini belirtiyor.

Sayısız insan mutlu bir yaşamın hayalini kurar. Ama onlara göre bu dünyadaki problemli insanlar ve sistemdeki bozukluklar, insanın mutlu olabilmesine izin vermez. Adeta kişi ne yapmak istiyorsa, o yapmak istediğine engel olacak özel bir şey yapar ya da söylerler. Bir devlet dairesine gittiğinizde işini yapacak kişi yerinde yoktur ya da orada bir kuyruk vardır ya da bir evrak eksiktir. İşi yolunda gitmez. Yola çıkar, trafik tıkalıdır geç kalır. Evde ya da ofiste masasında / dolabında bir evrak arar, aradığını bulamaz. Eşinden bir şey ister, istediğini alamaz. Resmi bir şey yapmak ister, yapmak istediğini yapmasına mevzuat müsait değildir. İkinci el otomobil alır, otomobili aldığının ikinci günü arıza yapar. Tam evden çıkacağı sırada üstüne giydiği ceketin düğmesinin kopuk olduğunu fark eder. Bir gazete yazısı okumaya başlar, baş sayfada devamı on beşinci sayfada der. On beşinci sayfayı arar, o sayfayı daha önce biri almıştır. Kendini dünyanın en talihsiz insanı kabul eden bu insanı mutlu etmek ve başkalarını suçlamaktan alıkoymak neredeyse imkânsızdır.

Yukarıdaki sorunların neredeyse tamamı, kolayca çözülebilir. Devlet dairesinde kişi yerinde yoksa çözümü teslimiyet ve zamandır. Evrak eksikliğinin çözümü, önden iyi bir araştırma ya da bir daha sefere tam evrakla gitmektir. Tıkalı trafiğin çaresi, trafiğin hiç olmadığı çok erken bir saatte çıkmaktır ya da gidiş yolunu değiştirmektir. Tatlı dille söylerse eşinden de istediğini alabilir. Mevzuat bir şeye müsait değilse, başka bir şeye müsaittir. Yıllar önce dünyada 24 saat açık olan market zinciri Seven Eleven Türkiye’ye giriş yapınca marketlerin 24 saat açık olmasına izin vermeyen bir kanun olduğunu öğrenmişler. Sadece çorbacılara böyle bir izin veriliyormuş. Onlar da markette sıcak çorba satmaya başlayınca izin çıkmış. İkinci el arabayı almadan önce iyice inceletmek veya aynı fiyata ama daha düşük sınıftan bir sıfır araç almak, arıza problemini çözer. On beşinci sayfası olmayan gazete için kızmak yerine, dışarı çıkıp yeni bir gazete daha alınabilir ya da internete bakılabilir. Başkalarını suçlamak yerine, sonuçları değiştirmek için ben ne yapabilirim diye bakmak insanı çok daha fazla huzurlu kılar.

Yazının başlığı 0 km önyargı. Sorunların çok önemli bir bölümü, insanlarla ilgilidir. İnsanlarla ilgili olmayan sorunları da yine insanlar çözer. Yaptığım seminerlerde iletişim sürecinde “taraftar kazanmak” diye bir kavram kullanıyorum. İstisnasız herkese olumlu yaklaşırsanız, onları taraftar yapar, hemen herkesten olumlu bir geribildirim alırsınız. Geçenlerde ofislerimden birinin olduğu bir binada çalışma arkadaşlarımdan biri, apartmandaki bir komşumuzun çok suratsız olduğunu söyledi. Ben de kim olduğunu anlayamadım. Çünkü o binada suratsız biriyle hiç karşılaşmamıştım. Sonunda kim olduğunu fark ettim. Ben o kişiyi gördüğümde hep güler yüzle kocaman bir günaydın deyip hatır sorduğum için karşılığında hep bir güler yüzle karşılaşıyordum. Ama aynı kişiye nötür yaklaşırsanız yani ne olumlu ne de olumsuz bir ifade takınmazsanız o kişinin hakikaten asık bir suratla dolaştığını görebiliyordunuz. Eğer insanlara karşı hiç önyargınız olmadan yaklaşırsanız, önyargı setiniz hep sıfır kilometrede kalırsınız.

Ankara’da hava sıcaklığı geçenlerde -13 derece idi. Hava limanında hava o kadar soğuktu ki cep telefonumdan “foursquare” isimli sosyal paylaşım uygulamasına şöyle yazdım: “Ankara -13 derece, bu şehirde insanın bile düşünceleri donuyor.” Ardından bu ifadenin olumsuz olduğunu fark edip onu yenisiyle değiştirdim: “Ankara -13 derece, bu şehri ancak insanın düşünceleri ısıtabilir.” Kedisinden köpeğinden komşusundan meslektaşına müşterisinden eşine, İngiliz’inden Yunan’a, memurundan öğretmenine kadar herkese karşı hüsn-ü zan – olumlu bir düşünce içinde olursanız, size tıpkı sesinizi olduğu gibi size iade eden bir dağ gibi evrende ona ne verirseniz, o da size onu geri verir.