<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502</id><updated>2012-01-01T23:08:40.687+02:00</updated><category term='mazeret'/><category term='yapıcı eleştiri'/><category term='andımız'/><category term='istek'/><category term='2009'/><category term='sıkılmak'/><category term='hatalar'/><category term='engel'/><category term='gelişim'/><category term='değişim'/><category term='fil'/><category term='kollektif şuur'/><category term='planlama'/><category term='üniversite'/><category term='kanser'/><category term='yöneticilik'/><category term='problem çözme'/><category term='akademik kariyer'/><category term='lance armstrong'/><category term='ast'/><category term='arkadaş'/><category term='kötü alışkanlık'/><category term='sorunlar'/><category term='mizaç'/><category term='şaka'/><category term='mantık'/><category term='aile şirketi'/><category term='facebook'/><category term='başörtüsü'/><category term='başarı'/><category term='Ramazan'/><category term='zaman harcamak'/><category term='Abdurrahim Düzcan'/><category term='dua'/><category term='körlük'/><category term='neşe'/><category term='Atatürk'/><category term='tersine göç'/><category term='Oruç'/><category term='Türk okulları'/><category term='güçlü olmak'/><category term='Zaman'/><category term='hikaye'/><category term='yenilik'/><category term='Seth Godin'/><category term='yenileşim'/><category term='kredi kartı'/><category term='kurbağa'/><category term='Türkler'/><category term='fıkra'/><category term='innovation'/><category term='gezi'/><category term='özsaygı'/><category term='bisiklet'/><category term='görme engelliler'/><category term='evcil hayvan'/><category term='oyun'/><category term='van'/><category term='pkk'/><category term='hırsızlık'/><category term='eleştiri'/><category term='Harvard'/><category term='zayiflamak'/><category term='kural'/><category term='işletme'/><category term='kabul etmek'/><category term='Reşit Galip'/><category term='sıradışı'/><category term='Boğaziçi Üniversitesi'/><category term='abonelik'/><category term='dürüstlük'/><category term='kişilik'/><category term='ağrı dağı'/><category term='Chicago'/><category term='Japonya'/><category term='kapitalizm'/><category term='Sanat'/><category term='etkisiz'/><category term='sonuç'/><category term='tsunami'/><category term='evet'/><category term='solungaç'/><category term='iyileştirme'/><category term='golf'/><category term='ingilizce'/><category term='odaklanmak'/><category term='bilet'/><category term='düzen'/><category term='lokman ayva'/><category term='terör'/><category term='sınır'/><category term='çözüm'/><category term='arkadaşlık'/><category term='engelliler'/><category term='teklif'/><category term='mühendis'/><category term='binici'/><category term='uyumlu'/><category term='sinirlenmek'/><category term='problem'/><category term='Dip'/><category term='gözlem'/><category term='fizikçi'/><category term='öğrendiklerim'/><category term='motivasyon'/><category term='şükür'/><category term='yıkıcı eleştiri'/><category term='enerji'/><category term='yeni yıl'/><category term='eğitim'/><category term='angarya'/><category term='korkmak'/><category term='hayat'/><category term='Dan Heath'/><category term='kalkmak'/><category term='petrol'/><category term='özgüven'/><category term='doktor'/><category term='tepkisel'/><category term='Maldiv'/><category term='çocuk'/><category term='farklı'/><category term='Amerika'/><category term='olgunluk'/><category term='banka'/><category term='öğretmen'/><category term='düşünce'/><category term='ümit'/><category term='disiplin'/><category term='zaman planlaması'/><category term='uyku'/><category term='deprem'/><category term='otobüs'/><category term='hidayet'/><category term='eşik beceriler'/><category term='akıl'/><category term='Söyleşi'/><category term='sadakat'/><category term='kalp gözü'/><category term='bakış açısı'/><category term='kilo'/><category term='yemek'/><category term='zeka'/><category term='matematikçi'/><category term='doğal kaynaklar'/><category term='gazete'/><category term='mal sahabı'/><category term='başarı öyküsü'/><category term='turizm'/><category term='fiyat'/><category term='sorgulama'/><category term='yazmak'/><category term='Arnavutlar'/><category term='yaşama sevinci'/><category term='gezinti'/><category term='pegasus'/><category term='Avrupa'/><category term='barış'/><category term='zerafet'/><category term='düşmek'/><category term='neden'/><category term='hedef'/><category term='terfi'/><category term='referandum'/><category term='secret'/><category term='adamak'/><category term='marka'/><category term='Bloomingsdale'/><category term='keşif'/><category term='kurs'/><category term='atölye'/><category term='nefret'/><category term='azim'/><category term='Almanya'/><category term='eski'/><category term='amaç'/><category term='sevgi'/><category term='yeni'/><category term='inanmak'/><category term='kişisel gelişim'/><category term='İleti Topluluğu'/><category term='sembol'/><category term='ODTÜ'/><category term='fırın'/><category term='girişimcilik'/><category term='eksiklik'/><category term='insancıl kapitalizm'/><category term='bayrak'/><category term='gelecek'/><category term='Everest'/><category term='erken kalkmak'/><category term='MIT'/><category term='atmosfer'/><category term='rasyonellik'/><category term='kara delikler'/><category term='çekim yasası'/><category term='umut'/><category term='Tokyo'/><category term='Chip Heath'/><category term='yenilikçilik'/><category term='tünel'/><category term='model'/><category term='ikinci şans'/><category term='olumlu düşünmek'/><category term='muhasebe'/><category term='hayır'/><category term='yükselmek'/><category term='Nasuh Mahruki'/><title type='text'>MELİH ARAT YAZILARI</title><subtitle type='html'>SIRADIŞI YAŞAMAK</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>90</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-4510034574340058988</id><published>2012-01-01T23:07:00.001+02:00</published><updated>2012-01-01T23:07:29.406+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yeni'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='eski'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='eksiklik'/><title type='text'>Eksi(k)</title><content type='html'>&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;i&gt;“Yaşamınızda eksik olan şeylerin bir mıknatıs etkisi yarattığını fark ederseniz, bu eksikliklere şükran duyabilirsiniz."&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz yıl okuduğum en ilginç kitaplardan biri, Matthew E. May tarafından kaleme alınmış &lt;b&gt;In Pursuit of Elegance&lt;/b&gt; (Zerafetin Peşinde) idi. Türkçeye çevrilmemiş bu kitabın alt başlığı, içeriği hakkında ipucu veriyor: Neden en iyi fikirlerin her zaman eksik bir tarafı vardır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın girişine önsöz yazan ünlü girişimcilik otoritesi Guy Kawasaki, önsözünü de bir tweet uzunluğunda tutmuş: “Az olan yeni çoktur.” Kitabın ikinci önsözü niteliğinde olan bir metin de Lao Tzu’dan. "&lt;b&gt;Bir odaya kapı ve pencere açın; onu kullanışlı yapan delikleridir / Kazanç orada olandan gelir; yararlılık ise orada olmayandan&lt;/b&gt;." Bu sözler size ne düşündürdü bilmiyorum, ama dünyaya farklı bakış açılarıyla yaklaşanlara hayranlık duyan biri olarak beni son derece düşündürdü. Olmayanlar, delikler ve eksikler bir anlamda açık alanlardır. Değişime, gelişime, alışverişe açık alanlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar once Cem Ceminay’ın bir radyo programına konuk olduğumda, kendisini şaşırtan bir yorum yapmıştım. Programı o sıra bir temizlik görevlisi ile birlikte sunuyordu. Halktan ve eğitim görmemiş biri olan bu temizlikçinin saf yorumları, programa neşe katıyordu. Cem Ceminay ise Amerika’da yaşamış, görmüş geçirmiş ve çok bilgili biriydi. Programda öğrenmeden söz ediyorduk. Bir ara dedim ki; "&lt;i&gt;Cem Bey,&amp;nbsp;&lt;b&gt;sizin bir şey öğrenmeniz çok zor; öğrenme açısında bu temizlik görevlisi olan arkadaşımızın çok daha fazla şansı var. Çünkü dolu olan alamaz; yeni bir şey alabilmek için boş olmak gerekir."&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişisel gelişim kitaplarını okuyanların birçoğu, yaşamda başarılı olmak için neler yapmak gerektiğini öğrenmeye çalışırlar. Benim kitap ve makalelerimde “belirli bir konuda başarılı olmanın 5 kuralı, 7 yolu” gibi birçok formül görebilirsiniz. Bunlar hemen her örnekte yapılacaklarla ilgilidir. Ünlü yazar Jim Collins, bu yaklaşımı ters yüz ediyor ve diyor ki “&lt;b&gt;Yapmayı bırakmamız gerekenler listesi hazırlamalıyız.&lt;/b&gt;” Evet, yaşamamızda bazen de başarı bir şeyleri yaparak değil, bir şeyleri yapmayı bırakarak gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaba geri dönersek, Matthew E. May neredeyse “eksikliği” kutsuyor. Örnekleri inceledikçe kendisine katılıyorum. Örneğin, gazetelerin bulmaca ekleri insanları en çok cezbeden parçalarıdır. Bulmacalar eksik olduğu için insanlar onları tamamlamak için harekete geçerler. Cervantes’in Don Kişot isimli eserini kısaltılmamış tam bir nüshadan okuyacak olursanız çok şaşırabilirsiniz. Çünkü eserin içinde tamamen boş bırakılmış bir sürü sayfa vardır. Bir sürü öykü yarım kalır. Bütün bu eksiklik, okurun eseri kendi hayal gücüyle tamamlayabilmesi içindir. Türkiye’de bu eksik bırakma işinin en popüler örneği CM YLMZ’dır. CM YLMZ kendi ismini, sesli harfler olmaksızın ne zaman kullanmaya başlamıştı hatırlamıyorum; ama gayet basit ve yaratıcıydı. Dünyada grafik tasarımcıların birçoğu da büyük “A” harfinin altındaki yatay çizgiyi gereksiz buluyor ve kullanmıyorlar. Harf pekala da anlaşılıyor; daha estetik ve karışmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapta geçmeyen, ama eksiklik konusuna harika bir örnek teşkil eden bir örnek de Roma Kolozyumu’dur. Arenaların yapıldığı bu kolozyum, dört katlı planlanmış olmasına rağmen hiçbir zaman bitirilememiştir. Yazarların en çok ilgi çeken eserleri, ölmeden önce yazmaya başlayıp bitiremedikleri eserlerdir. &lt;b&gt;Film uyarlamaları, filmin uyarlandığı kitabı okumuş insanları hayal kırıklığına uğratır. Çünkü romanlar, resim içermediği için her türlü tasvirde insan hayal gücünü özgür bırakır.&lt;/b&gt; Bir film ise kanlı canlı oyuncularıyla tüm tasvirleri görüntüyle bir sonuca bağlar ve izleyenin hayal gücüne “otur oturduğun yerde, yönetmenin hayal gücü sana yeter” der.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-4510034574340058988?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/4510034574340058988/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=4510034574340058988' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4510034574340058988'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4510034574340058988'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2012/01/eksik.html' title='Eksi(k)'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-4725380078093195590</id><published>2011-12-25T23:24:00.000+02:00</published><updated>2011-12-25T23:24:37.655+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='banka'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kollektif şuur'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gözlem'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Almanya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='turizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tsunami'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Japonya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gezinti'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tokyo'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kredi kartı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='disiplin'/><title type='text'>Tokyo Gözlemleri-1</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;i&gt;Japonlar caddede yürürken bile son derece sessizler, trende ya da metroda gürültülü, patırtılı konuşan bir Japon’a rastlayamıyorsunuz.  Caddelerde baktığınızda şişman Japon göremiyorsunuz.&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu satırları Tokyo’da bir otel odasından kaleme alıyorum. Tokyo’da ne gördüm?  Japonya’da büyük ödemelerin haricinde kredi kartı kullanılmıyor ya da çok az kullanılıyor. Sistem tamamen nakit üstüne kurulu. Batı ülkelerini gezerken değişik nedenlerden nakit taşımayı pek sevmem ve alışverişi kredi kartıyla yaparım. Dünyanın en gelişmiş ikinci ülkesi, bazı sıralamalara göre birinci ülkesinde kredi kartı kullanılmıyor. Türk bankacılar kızmasın, perakende işletmeciler bir kuruş parayı bankalara kaptırmıyorlar. Bir restorana gittiniz diyelim, bu restoranda yemek yiyorsunuz, sonra da hesabı ödüyorsunuz. Bu süreçte bankanın size ya da restorana sunduğu doğrudan bir hizmet olmadığı halde sonunda bankaya %2-5 oranında bir komisyon ödüyorsunuz. Bu komisyonu kim ödüyor; normalde işletme ödüyor diye düşünürsünüz ama komisyon her zaman müşterinin cebinden çıkan paradır. İşte Japonya’da bu yok. Bu olayın faizi yok etmesi veya çok aşağılara indirmesi dolayısıyla, Japonlar İslami para prensipleriyle mi yaşıyor diye düşünmeden edemedim. Çünkü bankanın aracı yapılmaması, kendiliğinden faiz sisteminin devreye girmesini engelliyor. Kredi kartı 1990’larda Japonya’da yaygın olarak kullanılıyormuş. Ancak tıpkı Türkiye ve diğer batı ülkelerinde olduğu gibi, insanlar kredi kartlarıyla aşırı tüketip fiyatları yükselttikleri zaman 1990’ların ortasında balon patlamış. Amerika’nın 2008 yılında yaşadığı mali krizi, Japonlar 1990’ların ortasında yaşayıp radikal bir düzenleme yapmışlar. Şu anda her Japon nakit harcadığı için ne harcadığının tamamen farkında. Japonlar dünyanın kişi başına tasarruf açısından en yüksek tasarruflarına sahip insanları. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dünyanın sayısız başkentinde göreceğiniz yayaların yaptığı bir kural ihlali vardır. Yayalar büyük şehirlerde ve başkentlerde yeterli kalabalığa ulaştığında, kendileri için olan kırmızı ışığı umursamaz ve yaya geçidinden geçerler. New York, İstanbul, Londra, Paris ve daha nice başkentte meydanı boş bulan yayalar yeşil ışığı beklemeden karşıya geçerler. Dünyada kararlı bir şekilde bekleyen gördüğüm ilk ulus, Berlin’de yaşayan Almanlar oldu, ikinci ulus da Japonlar.  Bu iki ulusun da ortak bir özelliği var; dünyanın en iyi arabalarını yapıyorlar: Biri bir taraftan BMW’ler, Audiler, Mercedesleri  üretiyor; diğeri diğer tarafta dünya otomotiv pazarının lideri Honda ve Toyotaları yapıyor. Kırmızı ışıkta durmanın toplum açısından önemi şu, toplum sistemine ve kurallarına sahip çıkıyor; onu kendi kişisel çıkarları için ihlal etmiyor. Japon toplumu için sayısız örnek verilerek söylenebilecek tek şey, gıpta edilecek bir kural ve sistem toplumu olduğu. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dünyanın her köşesinde olduğu gibi Japonya’da Türk okulları ve dil kursları var. Bunlar hakkında bilgi veren değerli yönetici ve hocalardan öyle bir şey öğrendim ki, Japonya hakkında öğrendiklerimin en dikkat çekicisiydi. Japon okullarında temizlik işini bizzat öğrenciler yapıyorlar. Tuvalet temizliği hariç temizlik işinden sorumlu hademeler yok. Bizzat her öğrenci sınıfını temizliyor, koridoru ekip olarak siliyor, parlatıyor. Bir okulun çocuğa kolektif sorumluluk bilinci aşılamaktan daha iyi ne öğretebileceğini bilmiyorum.  Japonya’da Baharu Eğitim Kurumlarının Genel Müdürü Mustafa Arslan, tsunami felaketinin yaralarını sarmak için deprem bölgesinde yardım dağıtırken yaşadıklarını anlattığında şaşkınlığımı alamadım. Gittikleri her yardım noktasında Japonlar belirli bir miktarda (çoğu zaman az sayılabilecek paket sayısında) yardımı aldıktan sonra “bu bize yeter; diğerlerini henüz yardımın ulaşmadığı bölgeleri götürün lütfen” diyerek yardımın fazlasını geri çevirmişler. Bu nasıl bir kolektif şuurdur! Kriz anında bile kendilerinden çok diğerlerini düşünüyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-4725380078093195590?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/4725380078093195590/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=4725380078093195590' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4725380078093195590'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4725380078093195590'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2011/12/tokyo-gozlemleri-1.html' title='Tokyo Gözlemleri-1'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-545748524996647851</id><published>2011-12-19T04:11:00.000+02:00</published><updated>2011-12-19T04:11:04.744+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kabul etmek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='teklif'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hayır'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='enerji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yenilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='evet'/><title type='text'>Evet Demenin Gücü</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Hayatımızda başarı ve başarısızlık yoktur; öğrenme vardır. Evetler öğrenmenin önünü açarken, hayırlar yolumuzu tıkar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız ile birlikte, İstanbul'da Tüm Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜMSİAD)'nin iftarına katılan Prof. Dr Burhan Kuzu, Özal'a danışmanlık yaptığı yıllarda bizzat kendisinden dinlediği olayı aktardı. Özal'ın dil öğrenmek için 5 arkadaşıyla beraber Amerika'ya gitmeye karar verdiğini ve yan yana bilet aldıklarını anlatan Kuzu, Özal'ın ağzından olayı şöyle aktardı: "Uçaktayız. İngilizce hiç bilmiyoruz. Bir 'yes' bir de 'no'yu biliyoruz. Oradan bir hostes geldi. Bir şeyler söyledi, anlamadık. Bizim arkadaşlar korktu ve 'no' dedi. Bana geldiğinde ben de bir şey anlamadım ama 'yes' dedim. Sonra kendi kendimize gülmeye başladık. Bilmiyoruz, biz neye 'yes', neye 'no' dedik diye... Biraz sonra 'yes' diyenlere yemek geldi. Diğerlerine hiçbir şey gelmedi. Dolayısıyla 'yes' dediğin zaman olumlu bir şeydir. Somut bir şeydir. 'No' korkak adamın işidir.' dedi."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anekdotun üstüne daha ne denir bilmiyorum. Ana fikri sadece biraz daha açabiliriz o kadar. Evet… Bir de “Yes Man” isimli bir film var. Eskiden sadece Robin Williams’ın başrolünü oynadığı filmlerden değişim ve farklılık için ilham alırdık. Son zamanlarda Jim Carrey’nin oynadığı hemen her filmde komedi olmanın ötesinde büyük dersler içeriyor. “Yes Man” için, herkesin mutlaka izlemesi gereken bir film diyebilirim. Çünkü tıpkı yukarıdaki anekdot gibi, “evet” demenin gücü üstüne harika ve çok eğlenceli bir film. Kronik muhalif ve “gıcık bir tip” olan baş kahraman, bir arkadaşının önerisiyle bir tür motivasyon seminerine katılır ve bu seminerde bundan sonra her türlü teklife “Evet” diyeceğini taahhüt eden bir kontrat imzalar. Hayır demesi gereken durumlarda bile evet demesi gerekmektedir. Geri kalanını anlatıp filmi izleyeceklerin tadını kaçırmayayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim, benim “evet” yorumlarıma… Genelde hayır diyeceğimiz şeyler bizim çıkarımıza, başkasının yararına olan şeylerdir. Ya da biz böyle düşünürüz. Bunu biraz sorgulamalıyız. Diyelim ki, çalıştığımız şirkette bizim başka bir departmana geçmemizi teklif ediyorlar. Zorla geçiremezler; ama geçmemizi istiyorlar. Şimdi işimize gelmiyorsa, reddedebiliriz ya da istemeye istemeye geçebiliriz. Şimdi bu durumu kısaca analiz edelim. Reddettiğimiz zaman, şirket üst yönetimi tarafından uyumsuz ve sevilmeyen kişi oluruz. Mevcut pozisyonumuzu koruduğumuzu zannederken onu da kısa bir süre sonra kaybedebiliriz. Ama evet diyecek olursak, şirket yönetimi tarafından tam aksine uyumlu bir insan olarak görünürüz ve hatta değişim konusunda daha istekli olduğumuz anda her türlü yeni ve olumlu fırsata bizim önerilme ihtimalimizi artırırız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kontratlar, evlilikler hep “evet” ile başlar. Evet, bir anlamda hayrın başlangıcıdır. Enerjinin serbest kalabilmesi için “evet” demek gerekir. Müzakere yönetimi çalışanlar, sıfır toplamlı oyunun hiçbir işe yaramadığını bilirler. Diğer bir deyişle, birisiyle pazarlık yapmaya başlarsanız, satıcı sizin alacağınız kadar inmez, siz de satıcının satacağı kadar çıkmazsanız alışveriş yapamazsınız ve sadece zaman kaybetmiş olursunuz. En kötü müzakere satışın gerçekleşmediği müzakeredir. Onun için her zaman bir şey yapmak, hiçbir şey yapmamaktan evladır. Bundan birkaç yıl, Türkiye’nin müthiş yeteneklerinden biri olan değerli müzik insanı Neslihan ile (Hiç sevmedim şarkısı ile ünlüdür), albüm yapma düşüncesiyle ilgili şöyle bir diyalogumuz olmuştu. Bir arkadaşı, albüm yapmamasının daha doğru olacağını söylemiş; çünkü albüm yapmazsa hiçbir şey kaybetmeyecekmiş. Bu yoruma kesinlikle katılmadığım için şöyle söyledim. “Eğer albüm yapmazsa bir albüm çıkarma tecrübesi , albüm tanıtım iletişimi deneyimi yaşamayacaksın. Ancak albümü yapmaya “evet” dersen bu senin hayatın için bir öğrenme olur.” Onun için hayatımda “evet ve peki” en sevdiğim sözlerdendir. Hayatınızda evetler çok olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="background-color: white; color: #454545; font-family: Georgia; font-size: 13px; line-height: 15px; text-align: -webkit-auto;"&gt;Not: 19-25 Aralık arasında Tokyo’da olacağım. Tokyo’da yaşayan okurlarımız&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;a href="mailto:drmelarat@gmail.com" rel="nofollow" style="background-color: white; color: #1e66ae; font-family: Verdana; font-size: 13px; line-height: 15px; outline-color: initial; outline-style: initial; outline-width: 0px; text-align: -webkit-auto;" target="_blank" ymailto="mailto:drmelarat@gmail.com"&gt;&lt;span class="yshortcuts" id="lw_1324260196_1" style="line-height: 1.22em;"&gt;drmelarat@gmail.com&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="background-color: white; color: #454545; font-family: Georgia; font-size: 13px; line-height: 15px; text-align: -webkit-auto;"&gt;&amp;nbsp;adresinden bana ulaşabilirler.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-545748524996647851?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/545748524996647851/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=545748524996647851' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/545748524996647851'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/545748524996647851'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2011/12/evet-demenin-gucu.html' title='Evet Demenin Gücü'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-5412440586690723310</id><published>2011-11-09T22:30:00.001+02:00</published><updated>2011-11-09T22:31:36.855+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='terör'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hidayet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sevgi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='van'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='barış'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='deprem'/><title type='text'>Number Van</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;"Depremler, değişimin vesileleridir. Sosyal, siyasal ve yapısal değişime zemin hazırlarlar. Depremler ne kadar şiddetli olursa, değişim de o kadar büyük olur."&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hayatında hiç Hakkari’ye gitmemiş olanlar, ister Türkiye’nin batısında yaşayan Türkler olsun, isterse Kürtler olsun, orada ne olup bittiğini anlama imkanına çok fazla sahip değiller. Her gün silahların patladığı, roketlerin atıldığı, asker ile PKK arasında kalmış Kürt halkının ne yaşadığına ilişkin empati kurmak çok zor. Hakkari merkezde, evli ve çocuklu bir aile düşünün. Anne oğlunu sabahleyin okula nasıl gönderir? Kurşunların, bombaların günlük yaşam içinde sıradanlaştığı bir ortamda hangi anne, çocuğunu gönül rahatlığıyla okula gönderebilir? Aynı kadın sizce kocasını gönül rahatlığıyla işe gönderebilir mi? Adam sabah evden karısıyla helalleşerek çıkıyor; akşam eve dönüp dönemeyeceği belli değil. Sürekli bombaların patladığı, kurşunların uçuştuğu bir şehirde bakkal olmak nasıl bir şeydir? Para kazanmak için bakkalını açık tutmak isteyen bir bakkala, birileri zorla kepenk indirtiyorsa, kepengini indirmezse dükkanını yakmakla tehdit ederlerse bu bakkal ne yapar? Eğer kepengini indirirse, asker “sen PKK sempatizanısın” diye damgalarsa bu bakkal nasıl hisseder?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Her taraftan gelen ölüm haberleri, Ankara’dan, Hatay’dan, Batman’dan, Çukurca’dan gelen ölüm haberleri toplumun içine kin tohumları ekiyor. Sağ duyumuzu siliyor süpürüyor. Gaziantep’te geçen hafta gittiğim bir Cuma Namazı’nda hoca, doğuda yaşanan terör olaylarına oldukça sert bir gönderme yaparak, teröristler için çok ağır beddualarda bulundu. Cemaatten de amin demesini bekledi. Elbette, son birkaç ay içinde yaşanan elim olaylar, hepimizin kanını dondurdu. Çoğumuzu öfkeyle doldurdu. Ben hocanın hiçbir bedduasına “amin” diyemedim. Cuma namazına gittiğimde içimin kinle değil, sevgiyle dolmasını, yüreğimin bulanmasını değil, durulaşmasını istiyorum. O gün de tüm o acımasız teröristlerin kahrolmasını değil, Allah’ın o teröristlere hidayet vermesini, silahlarını bırakmalarını ve adalete teslim olmalarını diledim.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Aynı günün sabahı Gaziantep Üniversitesi’nde yaptığım bir konuşmada İstanbul’da, İzmir’de ya da Ankara’da yapılan terör karşıtı mitinglerin tepki göstermek açısından güzel olduğunu, ama bir işe yaramadığının altını çizdim. Hayatım boyunca şiddete şiddetle karşılık vermenin sadece daha fazla şiddet doğurduğunu savundum. Özellikle Doğu Anadolu’dan gelen, yüreklerimizde deprem yaratan her terörist saldırıdan sonra, oralara topla tüfekle gitmemizi değil, ellerinde çiçekler, yiyecekler, kitaplar olan binlerce kişilik grupların belirli bir noktadan sonra yürüyerek sevgiden yoksun kalmış ve korkuyla dolmuş bu şehirlere yürümesini hayal ettim. Bu hayalimi dile getirdiğim Cuma gününün ertesi olan Cumartesi günü öğleden sonra Van depreminin haberi ulaştı.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Deprem tabii öyle ilginç bir olaydır ki, savaş kadar büyük tahribat yaparken, savaşın böldüğü insanları birleştiren ve kucaklaştıran bir işlev gösterir. Deprem bir anda tüm öncelikleri değiştirdi. Bir hafta önce bölgeden gelen kayıp ve ölüm haberleri gündemi belirlerken, artık kurtarış ya da kurtuluş öyküleri Number Van oldu. Güçlü bir sağnak yağmurun kirlenmiş şehirleri temizlemesi gibi, deprem de kin ve korkuyla dolmuş olan yürekleri temizledi. Kin gitti; öfke bitti; sevgi, kucaklaşma, dayanışma Number Van oldu.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Not: Ölenlere rahmet, geride kalanlara sabır diliyorum. Van’a yardım gönderen, Van’a yardım giden herkese teşekkür ediyorum.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-5412440586690723310?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/5412440586690723310/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=5412440586690723310' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/5412440586690723310'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/5412440586690723310'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2011/11/number-van.html' title='Number Van'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-807182192917009761</id><published>2011-10-25T22:52:00.003+03:00</published><updated>2011-10-25T22:58:22.320+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='özgüven'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='neşe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şükür'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ümit'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yaşama sevinci'/><title type='text'>Neşenin Üç Kaynağı</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Türk Dil Kurumu’nun sözlükleri, neşeyi üzüntüsü olmamaktan doğan dışa vuran sevinç hali olarak tanımlıyor. “Neşe” kavramı, “Mutluluk” kavramıyla kıyaslandığında biraz mahzundur; çünkü bütün araştırmacı spot ışıkları “Mutluluk” bakarken, pek çoğu “Neşe”yi pas geçer. Neşenin içinde pozitif bir enerji vardır ve kim neşeliyse çevresine de bu pozitif enerjiyi saçar… Neşeli bir insanı, bir anda kızdıramazsınız; neşenin kendine has bir kalkanı vardır. Hatta enerjisi öyle yüksek bir kalkandır ki, bu zorlayacak olursanız hızlı yayılan bir bulaşıcı hastalık gibi çevresine yayılır. Çılgınca kahkaha atan biri, hiçbir nedenleri olmasa bile çevresindekilerin kahkaha atmasına, en azından gülmesine yol açabilir. Bu durumu en iyi öğrenciler bilirler; içlerinden biri çok neşeliyse, diğerleri de neşeli hale gelir. Eğer “neşe” kelimesi “sevinç” anlamına geliyorsa, öğrenciler çok şanslıdır; çünkü onlar için her şey gülünç, sevinçli ve neşeli olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neşe, yaşama sevinci anlamına geliyorsa, yaşama sevinci nedir ve nasıl ortaya çıkar? Yaşama sevinci, farkında olmakla ilgilidir. Havanın varlığını, güzel bir manzaranın varlığını, uzuvların ya da organların tamamının ya da bir kısmının varlığını fark etmek ve bunlara şükretmektir. Yaşama sevinci, aynı zamanda bir espriyi yakalayabilmektir. Yolun tam ortasında arabalarla yarışan bir torbayı izlemek de yaşama sevinci olabilir. Arabayla giderken bir kırlangıçla yarıştığını düşünmek de… Ya da bir kitabı okumak da yaşama sevincine yol açabilir. Bir arkadaşımızla sohbet etmek de… Yaşama sevinci temelde “yaşasın” diyecek bir şey bulmakla ilgilidir. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yaşama sevinci, temelde şükran duygusuyla ilgilidir.&lt;/span&gt; Olanı biteni şükrederek görmekle ilgilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı insanlar, ortamda pek çok sorun olduğu halde yine de neşelerini koruyabilirler. Bu insanlarda yılmaz bir iyimserlik ve ümit vardır. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Neşenin ikinci temel kaynağı, gelecek için ümide sahip olmaktır.&lt;/span&gt; Eğer şu an için koşullar uygunsuzsa, gelecekte koşulların daha iyi olacağına ilişkin beklenti, kişiyi neşeye sürükleyebilir. Tatili çok seven çalışan kesimin için Cuma öğleden sonra bir neşe kaplar. Birkaç saat sonra tatil başlayacaktır. Sıradan insan sadece haftalık zaman akışıyla kendini neşelendirebilirken, sıra dışı ve ümitleri olan insan hemen her zaman kendini neşelendirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette aramızda “Neşe”yi maske yapan insanlar da vardır. İçi kan ağlasa da, durumun ümitsizliğine inansa da çevresindekilere güçlü görünmek için neşeli olanlar vardır. Bunlar neşeli değil, neşe taklidi yapanlardır. Gelecek için gerçekten ümidi olan, içten neşelidirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Neşenin üçüncü temel kaynağı, birçoklarına ilgisiz gelebilir, ama özgüvendir.&lt;/span&gt; Özgüven gibi güçlü bir duruşla, neşenin nasıl bir ilgisi olabilir? Eğer neşe yaşama sevinciyse, ümit gelecekte yaşanacak bir sevince olan inançsa, özgüven de gelecekte yaşanacak olacak bir sevinci üretme kapasitesidir. "Ben yapabilirim, yaşamımda sevinecek şeylere ulaşabilirim" diyen bireydir. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Öyleyse neşenin üç temel kaynağı, şükretmek, ümit ve özgüvendir…&lt;/span&gt; Neşenin sözlük tanımlarından biri de, az sarhoş olmaktır.  Elbette böylesine üç kaynaktan beslenen bir neşe, samimi ve ölçülüdür. Keyif verici maddelerden kaynaklanan neşe ile, şükür, ümit ve özgüven kaynaklı neşe kalite ve kalıcılık açısından çok farklıdır. Keyif verici maddelere bağlı neşe, adı üstünde o keyif verici maddelere bağlıdır. Ancak şükre, ümide ve özgüvene dayalı neşe kalıcıdır. Onun için hep neşeli olmak için, şükredin, ümit edin ve özgüveninizi geliştirecek şekilde kendinize yatırım yapın.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-807182192917009761?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/807182192917009761/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=807182192917009761' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/807182192917009761'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/807182192917009761'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2011/10/nesenin-uc-kaynag.html' title='Neşenin Üç Kaynağı'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-8981614570938140016</id><published>2011-09-26T01:30:00.002+03:00</published><updated>2011-09-26T01:32:47.837+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='özgüven'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='güçlü olmak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='problem çözme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zerafet'/><title type='text'>Sorun Çözmek için Güçlü ve Zarif Adım Atmak</title><content type='html'>&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;Temel sorun, bir probleme sahip olmak değil, sürekli aynı problemle boğuşmaktır. Sıradan insanlar sanki bir kuralmış gibi hep aynı sorunlarla boğuşmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu hafta Kırşehir’de Türkiye İş Kurumu ve Sosyal Güvenlik Kurumu personeli için iletişim eğitimleri ve ayrıca şehirde birçok konuşma yaptım.  Ahiliğin de merkezi olan bu şehirde gördüklerim beni epeyce düşündürdü.  Konuşma yaptığım okullardan birinin yöneticisi olan, Ey Küskün Aşk isimli kitabın yazarı eğitimci Bekir Biçer’e göre özel okulların çocuklara kazandırdığı en önemli özelliklerden biri “özgüven”. Her özel okulda böyle olur mu bilmiyorum, ama özel okullardaki çocukların haklarını yaşamda daha fazla arayabildiklerini söyleyebiliriz sanırım. Özel okullardaki çocuklar, biraz da ailelerinin finansal desteğiyle okuduklarından bu okullar biraz daha fazla “müşteri ve öğrenci odaklı” sayılabilirler. Ama benim yazmak istediğim şey, özel okullarla devlet okullarının karşılaştırılması değil. Nasıl olursa olsun, insan hakkını aramayı bilmeli ve çözemediği bir sorun olduğu zaman da yardım istemeyi bir ilke haline getirmeli.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sıradan insanların en büyük sorunu, bir sorunlarının olması değil, sorunlarını bir kader kabul edip çözüm için yeterli çaba göstermemeleridir. Ticari işletmesi olan birçok kişi, işler yolunda gitmediği zaman “kısmet” der.  Elbette tevekkül etmek iyidir; ancak ondan önce bizim kendi sorunlarımızı çözmek için çalışmamız gerekir. Hiçbir pazarlama girişimi olmayan, hiçbir kampanya yapmayan, satış elemanı kullanmayan bir işletmenin işleri elbette kendi kendine iyileşmeyecektir. İş yerinde terfi etmeyi hakkettiği halde başkalarının haksız terfilerini izleyen birçok insan vardır. Burada kişinin yapması gereken şey “kişisel pazarlamadır.” Okullarda da kendini öne çıkarmayı beceremediği için öğretmeni tarafından motive edilemeyen birçok öğrenci vardır. Bu örnekte de öğretmene yaklaşmak, durumunu anlatmak ve başarı hevesini öğretmenle paylaşmaktır.  Bu örneklerin dışında küçük meseleler de olabilir. Örneğin, sıraya birisi kaynak yaptığı zaman sıradan insan bu durumu bile kader olarak algılayarak, sıraya izinsiz girene müdahale etmeyebilir. Otobüse bilet alırken, kendisine istemediği bir koltuk verilen birçok kişi, komik bir şekilde yine özgüven eksikliğinden bilgisayarda yerinin değiştirilmesini dahi isteyememektedir. Bu örneklerin sayısı artırılabilir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yukarıda belirtildiği gibi, esas sorun olan sorunlar değil, sorunların çözülmesi için adım veya adımlar atacak bireyin özgüveninin olmamasıdır. Bir taraftan sağlıklı ve etkili şekilde iletişim kurmasını bilmeyen insanların sorun çözme girişimlerinin de alevli bir çatışmaya dönme olasılığı vardır. Bir öğrenci hakkını ararken, usul hatası yüzünden okuldan atılma konumuna gelebilir. İş bilmeyen bir girişimci, kampanya yapacağım derken batma noktasına gelebilir. (Geçtiğimiz günlerde dükkanları karşılıklı iki fırın, rekabet edeceğim diye ekmeğin fiyatını bir yıl boyunca karşılıklı o kadar indirmişler ki, sonunda ikisi de batma noktasına gelince barışıp fiyatları yeniden yukarı çekmişler.) Servis aldığınız bir restoranda isteğinizi kibarca değil, kabaca dile getirecek olursanız servis almayı bırakın kovulabilirsiniz bile. Bu örneklerden çıkarılacak ders, sorunları çözmek için evet özgüvenle adım atmalıyız; ama bu girişimlerimiz de bizi istediğimiz sonuçlara ulaştıran girişimler olmalıdır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sıradan insanlar sorunlarını çözmek için adım atacak cesaretleri var, ama ne yapacaklarını bilmiyorlarsa bir bilenden yardım istemelidir. Yardım derken, fiili bir yardımdan çok görüş istemelidirler. Yardım edecek kişi, ailesinden bir büyük, işyerinde üst düzey bir amir, okulda güvenilen bir öğretmen, görmüş geçirmiş bir ağabey, bir abla olabilir. Yardım ve görüş istenecek kişinin en önemli özelliği mümkün olduğunca yaşanan soruna dahil olmayan insanlar olmalıdır. Örneğin işyerinde bir sorununuz varsa, görüş alacağınız kişi kendi departmanınızın amiri değil, başka bir departmanın amiri olmalıdır. Kayınvalidenizle probleminiz varsa kayınpederden görüş almak iyi bir adres seçimi olmayabilir.  Özetle sorunları çözmek için adım atmalıyız; ama bu adımları sadece güçlü bir şekilde değil, sonuç alacak zerafette atmalıyız.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-8981614570938140016?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/8981614570938140016/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=8981614570938140016' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8981614570938140016'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8981614570938140016'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2011/09/sorun-cozmek-icin-guclu-ve-zarif-adm.html' title='Sorun Çözmek için Güçlü ve Zarif Adım Atmak'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-7631084361569409578</id><published>2011-08-21T12:19:00.002+03:00</published><updated>2011-08-21T12:36:42.321+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='lance armstrong'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='adamak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='amaç'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='umut'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kanser'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gelecek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hedef'/><title type='text'>Nedenler ve Amaçlar (20 Ağustos 2011)</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large; "&gt;&lt;i&gt;“Yeni ve büyük bir şey yapmak için bir amaç bulmak, yaşanılan sorunların neden olduğunu analiz etmekten çok daha işlevsel.”&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Özellikle kanser gibi büyük ve mücadelesi zor hastalıkların neden olduğuna ilişkin tıbbi teorilerin yanında psikolojik teoriler de bulunuyor. Yıllar önce dinlediğim bir tanesi bana oldukça mantıklı gelmişti. İnsanlar, yaşamlarında birilerini affetmiyorlar; affetmemenin getirdiği olumsuz enerji onların vücutlarında kanser gibi terminal bir hastalığın başlamasına yol açıyordu. Bildiğim tüm kanser vakalarının hemen hepsinde böyle bir affetmeme hikayesi olduğunu hatırlayınca acaba gerçekten olabilir mi, diye sormuştum kendime. Fakat geçtiğimiz aylarda bir tür şifacıyla tanıştım ve alternatif yaklaşımlara açık bir insan olarak bu konuyu ona da sordum. O ise bu hastalıkların bunlarla hiçbir ilgisinin olmadığını söyledi. Sonra da çok daha ilgi çekici bir teori paylaştı. Büyük ya da küçük hastalıklar, insan yaşamında ters giden bir şeylerin habercisidir ve bir tür değişim çağrısıdır. Kişinin yaşamında sürdürdüğü her ne ise bunlardan bazılarının değişmesi gerekir. Bu teoriyi aktaran kişi, büyük hastalıklarda çıkış yolunun bir amaca sahip olmak olduğunu belirtti. Kanser isimli hastalığı yenebilen, hastalandıktan sonra uzun süre yaşayabilen ve büyük başarılara imza atabilen çok az kişi var. Ancak bunların ortak özelliği, ilerisi için büyük amaçlara sahip olmak.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bunlardan en ünlüsü mucizevi bir spor başarısı gösteren Lance Armstrong. Yaşama Çevrilen Pedal isimli kitabında hayat öyküsü anlatılan bu sporcu kansere yakalandıktan sonra dünyanın en zorlu ve en uzun süreli yarışlarını kazanmıştır. 1996 yılında testislerindeki kanser, akciğerlerine ve beynine yayılmasına rağmen Lance Armstrong 1999 yılından sonra 3600 kilometrelik, en sağlıklı sporcuların bile tamamlayamadığı ve hatta kalp krizi geçirerek öldüğü Fransa Bisiklet Turunu üst üste 7 kez kazanmıştır. Lance Armstrong, hayat öyküsünde anlatıldığına göre kanser hastalığına yakalanmadan önce spor etiği çok az olan, başarı için her şeyi yapmaya hazır, oldukça bencil ve kendine odaklı yaşayan bir insandır. Bu tarzı ona büyük başarılar getirmediği gibi insanların da ondan kaçmasına yol açmıştır. Kanser olmasıyla birlikte, yaşamında ilk defa alturistik (başkalarını düşünen) bir amaca sahip olmuştur. Lance Armstrong bu hastalığa yakalanınca, başka kanser hastalarına örnek olmak için hastalığı yenmek, bisiklet sporunu kansere karşı bir umut haline getirmek ve bu hastalıkla ilgili araştırmalar için fon toplamak istemiştir. Hastalığa kadar kendisi için yaşamış bu insanın, birden başkaları için yaşamaya başlaması gerçekten büyük bir değişim örneğidir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Stanford hapishane deneyiyle ünlü psikoloji profesörü Philip Zimbardo ve araştırma ortağı John Boyd, Time Paradox isimli kitaplarında özelikle gelecek odaklı yaşayan insanların, diğerlerine kıyasla planlı ve başarılı olduğunu aynı zamanda daha çok yardım edebildiğini söylüyor. Düzgün duran bir ipi arka ucundan iterseniz ip büzüşür. İp önemli ölçüde zamanı temsil eder  ve ipin arka kısmına erişip onu çekip düzeltebilmek mümkün değildir; çünkü yaşanan her ne ise geçmişte kalmıştır. Yapabileceğimiz tek şey, ipi diğer ucundan, gelecekte duran ucundan çekip düzeltebilmektir. Bu örnekten hareketle, geçmişi analiz etmekten ziyade (bu yararsız bir çaba demiyorum), gelecekte ne yapılacağına bakmak, nedenleri bırakıp amaçlara odaklanmak gerek. Neden hastalandığınızı, neden yaşamınızda büyük sorunlar yaşadığınızı bilemem; ama gelecek için büyük amaçlar (kendi kişisel alanımızı aşan amaçlar) edindiğimizde, sorunlarımız ya da hastalıklarımız birer değişim fırsatına dönüşürler. Allah rahmet eylesin, hocam Erkunt Tamer söylemişti: Umut yaşamın yakıtıdır. Ancak umut, kendinizi geniş toplumsal kitlelere adadığınızda roket yakıtına dönüşür. Allah tüm hastalara şifa, tüm büyük sorun yaşayanlara bir açılım fırsatı versin&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-7631084361569409578?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/7631084361569409578/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=7631084361569409578' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7631084361569409578'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7631084361569409578'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2011/08/nedenler-ve-amaclar-20-agustos-2011.html' title='Nedenler ve Amaçlar (20 Ağustos 2011)'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-8371665364303933778</id><published>2011-08-18T05:54:00.003+03:00</published><updated>2011-08-18T06:00:59.324+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='arkadaşlık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yemek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kötü alışkanlık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sevgi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='değişim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='nefret'/><title type='text'>İstediğini değiştir (11 Ağustos 2011)</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;i&gt;“Yaşlanmak değişmek değildir; değişmek kendimiz olmaktır.”&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık bir yıldır Today’s Zaman gazetesine pazar günleri İngilizce yazılar yazıyorum. Bu yazıların çoğunluğu kitap incelemeleri ve özetleri. Özelikle son dönem kitapları hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler ve hangi kitabı çevirelim sorusunu soran yayıncılar için güzel bir kaynak. Normal şartlar altında Today’s Zaman’a yazdığım yazılarla Zaman’a yazdığım yazıların bir ilgisi yok. Ama bu hafta Today’s Zaman’da ele aldığım kitabın içeriği oldukça yararlı. “Change Anything-İstediğini Değiştir” beş yazarın - Kerry Patterson, Joseph Grenny, David Maxfield, Ron McMillan, Al Switzler- kaleme aldığı bir kişisel gelişim kitabı. Yazarlar yaşamlarında kişisel mücadelelerini kazanan ve gerçek değişimler yaratan insanların yaşamlarını inceleyerek beş temel değişim ilkesi belirlemişler: Nefret ettiğini sev, Yapamadığı yap, Suç ortaklarını iyi arkadaşlarla değiştir, ekonomiyi tersine çevir, çevreni düzenle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişisel değişimle ilgili en önemli konu belki de nefret ettiklerimizi sevmek. Pastayı çok seven ve ondan mahrum kalmaktan nefret eden biri asla kilo veremez. “Yaşasın, az kalori alıyorum”, “Yaşasın sağlıklı besleniyorum” demeye başlayan birinin kilo verme imkanı daha fazladır. Çok fazla gündeme gelmese de, birçoğumuz alışveriş yaparken kendine hakim olamıyor, gerekli gereksiz ne varsa alıyor. Satın alma bir mutluluğa ulaşma biçimine dönüşmüş. Eğer satın almamayı ve para harcamamayı sevmeye başlarsak, alışveriş tutumunu almayış-vermeyişe döndürebiliriz. “Yaşasın ders çalışıyorum,” ”yaşasın spor yapıyorum,” “yaşasın ciğerlerim çok temiz” ifadeleriyle kafamızı programlayabilirsek hayatı kolaylaştırabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Change Anything kitabının bence en önemli maddesi, Suç Ortaklarını İyi Arkadaşlarla Değiştir önerisi. Mangal yapmaya bayılan, yemek için dünyanın öbür ucuna gitmeye hazır olan arkadaşlarım var. Change Anything isimli kitap bu gibi arkadaşları “suç ortağı” olarak niteliyor. Bu bahsettiklerim en masum olanları… Sigara içmek, boş boş gezinmek, kağıt ya da okey gibi oyunları sürekli oynamak veya birlikte kafa çekmek gibi konularda suç ortaklığı yapanlar tabi çok daha sorunlu. Yazarlar, suç ortaklarını iyi arkadaşlarla değiştirmek gerekli diyor. Okulda okuyorsanız ve ders çalışmak istiyorsanız, çalışkanlarla arkadaş olmalısınız. Kilo vermek istiyorsanız, yemekle arası çok olmayanlarla arkadaş olmalısınız. Kendinizi geliştirmek istiyorsanız, kişisel gelişimi kendine bir yaşam tarzı olarak seçmiş olanlarla takılmalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomiyi tersine çevirme ilkesi de çok hoş. İnternette Cübbeli Ahmet Hoca’nın oldukça eğlenceli bir videosu var. Diyor ki, “Cennete gitmek bedava, cehenneme gitmek pahalı”. Cehennem için alkol, sigara, gece hayatı için tonla para harcamak gerekir diyor, ama namaz kılmak, oruç tutmak para istemiyor. Yazarların ekonomiyi tersine çevirme ilkesi şöyle yorumlanabilir. Bugün boş oturmak bedavadır; ama yüksek akademik başarının getirisi çok daha fazladır. Kötü beslenmek bugün bize hoş gelir; ama uzun vadede aşırı kilo ve kolestrol sonucu oluşacak hastalıkların tedavisi oldukça bize hem nahoş hem de masraflı gelir. Onun için geleceğe iyi yatırımlar yapmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarların son ilkesi, çevreyi düzenlemek. Evinizde televizyon olursa televizyon izlersiniz, evinize yüksek kalorili gıdalar alırsanız onları tüketirsiniz. Eğer değiştirmek istediklerinizi çevrenizden çıkarırsanız, onlar sizi kontrol etmez. Harvard Üniversitesi’nde katıldığım psikoloji programında aktarılan bir araştırmada ofislerinde atıştırmalık tutmayanların kiloların daha kolay kontrol altında tuttukları ortaya çıkmış.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-8371665364303933778?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/8371665364303933778/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=8371665364303933778' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8371665364303933778'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8371665364303933778'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2011/08/istedigini-degistir-11-agustos-2011.html' title='İstediğini değiştir (11 Ağustos 2011)'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-426398088524167979</id><published>2011-04-24T12:31:00.002+03:00</published><updated>2011-04-24T12:37:54.788+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='uyumlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='farklı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yükselmek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='terfi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yenilik'/><title type='text'>Farkluyum</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" &gt;&lt;i&gt;“Bu dünyada büyük başarılara imza atmanın yolu hem farklı hem de uyumlu olmaktan geçiyor. Ancak farklı olmak karşı çıkmayı gerektirirken, uyumlu olmak kurallara ve topluma boyun eğmeyi gerektiriyor.”&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farkluyum. Yanlış yazılmadı. Evet,“Farkluyum” yazdım. Yaptığım seyahatler ve işim dolayısıyla bir tür zaman makinesinde gibiyim. Hayatının baharında olan gençleri de görüyorum, emekliliğinde ah keşkeler için de vicdan azabı çekenleri de. Bütün bu gözlemlerimin içinde en çok dikkatimi çeken grup, yıldız yeteneklere sahip olanlar. Şaşırtıcı bir şekilde bu yıldız yeteneklere sahip olanların çok azı yükseliyor. Boğaziçi Üniversitesi Mezunları Derneği’nde düzenlediğimiz kurslar sırasında son derece parlak ve yetenekli profesyoneller gördüm. Ancak bu zehir gibi gençlerin çok azı yükselecek. Bütün zekalarına rağmen birçoğu da neden yükselemeyeceklerinin de farkında da değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zehir gibi bu gençler neden yükselemezler? Adı üstünde zehir gibiler de ondan yükselemezler… Çok akıllı ve yetenekli insanların en önemli sorunlarından bir tanesi, çıkıntı olmalarıdır. “Çıkıntı”, düz bir zemindeki fazlalılıktır. Herkes o fazlalıktan kurtulmak ister. Öyleyse kurumların içinde zekamız ve eleştirel gücümüzle farklı olmak aleyhimize işlemektedir. Ahşap bir masanın üstündeki fazlalığı, bir marangoz nasıl rendeyle temizlerse, kurumların ve grupların içindeki fazlalıklarda aynı şekilde temizlenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurumların için de ancak zamanla yükselebilen bir grup da her şeye olumlu şekilde kafa sallayanlardır. Her şeye tamam diyen, hiç yenilikçi bir fikir getirmeyenler, çıkıntılardan biraz daha şanslıdırlar. Çünkü uyumlu olanlar, dikkat çekmezler ve makinenin bir dişlisi olarak organizasyonda tutulurlar. Ne var ki, uyumluluk gri bir renge sahip olmak anlamına geliyorsa, kurumun içinde maaşlarını alsalar da yükselemezler; çünkü hiçbir yaratıcı ve orijinal katkı ortaya koymadıklarından terfi almaları için bir nedene sahip olamazlar. Ancak geleneksel hiyerarşik örgütlerde yine de ses çıkarmadan söyleneni yapan insanlar tercih edilirler ve zaman içinde yükselme şansları da vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki grubu sollayarak geçen bir grup vardır ki, bu grup “Farkluyum” grubudur. Farkluyum grubu, aynı anda hem farklı hem de uyumlu olmayı başaran gruptur. Masa tenisindeki masanın ortasındaki ağ gibidirler. Masanın tamamı düz bir zeminken, masanın ortasına gerilmiş olan ağ dik durarak farklılaşır. Ne var ki, ortadaki ağ, oyuna yeni bir kural sağlamakla kalmaz oyunu daha heyecanlı ve daha fazla yetenek isteyen bir hale getirir. Düz masayla birlikte düşünüldüğünde ağ hem farklı hem de uyumludur. İşletmeler için de ihtiyaç duyulan insan tipi böyledir. Hem organizasyonla su gibi bir akış ve uyum için de olacak hem de farklılığıyla organizasyona değer katacak bireylere ihtiyaç duyulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok yetenekli bir öğrencim, çalıştığı şirketin tüm çalışanlarının katıldığı 500 kişilik bir toplantıda, çok esprili bir şekilde genel müdürün politikasının neden yanlış olduğunu ve neler yapılabileceğini herkesin eğleneceği bir şekilde anlatmıştı. Söylediklerinde haklıydı, yalnız bu konuşma dolayısıyla genel müdür küçük düşmüştü. Bu konuşmayı 500 kişilik bir toplantıda yapacağına, genel müdürü küçük düşürmeyecek bir ifade dizisiyle kendisiyle baş başa olduğu bir toplantıda yapacak olsa belki genel müdürün gözüne girecekti. İşte marifet, farklı olurken bir yandan da uyumlu olmayı başarmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Samanyolu’na güzelliğini veren tek bir yıldız değil, yıldız takımlarının çokluğudur. Yıldızlaşmaktan ziyade, bir takımı yıldızlaştırmak için çaba göstermek 21.yüzyılda başarının anahtarı olacaktır. “Farkluyum” diyebilmek, iletişim becerilerinde ustalaşmayı gerektirirken, bir taraftan da yenilikçi yaklaşımları üretebilecek zihinsel bir sürece girmeyi zorunlu kılmaktadır&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-426398088524167979?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/426398088524167979/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=426398088524167979' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/426398088524167979'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/426398088524167979'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2011/04/farkluyum.html' title='Farkluyum'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-7567520154045555835</id><published>2011-04-05T21:12:00.001+03:00</published><updated>2011-04-05T21:14:36.215+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yenileşim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Atatürk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='innovation'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='andımız'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Reşit Galip'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yenilikçilik'/><title type='text'>Başbakana ve Milli Eğitim Bakanına Açık Mektup 4: Yeni Andımız</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" &gt;“Dr. Reşit Galip Atatürk ile bir akşam yemeği sırasında yaptığı çok sert bir münakaşadan yaklaşık bir yıl sonra şaşırtıcı bir şekilde  Milli Eğitim Bakanı olmuştu, en önemli eseri “Andımız”dı.”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlkokullarda bayrak törenlerinde okutulan “Andımız” metni 1933 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip’in kaleminden çıkmıştır. Söz konusu “And” çocuklarımızı olumlu yönde güdülemeye çalışmaktadır. Ne var ki, andımız 21. Yüzyılda çocuklarımızı odaklamamız gereken gelişme, verimlilik, takım çalışması, buluşçuluk, yenilikçilik ve takım çalışması gibi birçok kavramı içermemektedir. Türkiye’deki genel toplumsal yapı, günlük yaşamın parçası olmuş ve kanıksanmış birçok olguyu sorgulamadan onunla birlikte yaşamaya devam etmektedir. Mevcut andımızla ilgili sorgulanan tek öğe, içindeki Türklük unsurudur. Aslında Andımız’da, bu konudan önce çocuklarımıza hangi kavramları vermeliyiz sorusunu cevaplamalıyız. Sözü uzatmadan önce Reşit Galip’in hazırladığı mevcut andımızı hatırlatmak, sonra da yeni önerimi paylaşmak istiyorum:&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;"Türküm, doğruyum, çalışkanım. / İlkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. / Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. / Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime and içerim. / Varlığım, Türk varlığına armağan olsun. / Ne Mutlu Türküm Diyene!"&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hazırladığım yeni “Andımız”:&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Üretkenim, buluşçuyum, çalışkanım. / İlkem; gelişmek için değişmek, problemleri çözmek, işbirliği yapmak, dürüst ve yenilikçi bir birey olmaktır. / Amacım,  akılcı davranmak ve yaptığım her işin kalitesini sürekli yükseltmektir. /Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda dünya liderliği ve insanlığa hizmet etme hedeflerine durmadan yürüyeceğime and içerim.  / Aklımı ve tüm varlığımı bu yolda kullanacak, Türkiye’nin ismini uygarlık tarihine altın harflerle kazıyacağım.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Verimlilik, üretkenlik, buluşçuluk 21.yüzyılın en temel kavramlarıdır. Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Almanya ve Çin’in dünya ekonomisinde oynadıkları lider rol, üretim miktarları ve buluşçuluklarındadır. Yenilikçilik (innovation) alanında ABD, Japonya ve Almanya dünyada başı çekerken Çin de onların patentleriyle üretim yaparak dünyanın ikinci büyük ekonomisi olmuştur. İhtiyaç duyduğumuz şey buluşlar yapmak ve bunları yaygınlaştırarak yenilik (innovation) üretebilmektir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;20. Yüzyılın son evresi “Değişim” sözleriyle yankılandı, ama ihtiyaç duyduğumuz şey tek başına değişim değil, gelişmek için değişimdir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dünyada problem çözebilen, çatışan değil, işbirliği yapanlar üretim yaparak ilerliyor. Onun için yeni Andımız’da çocukları problem çözmeye, işbirliğine ve gelişim için değişime odaklamaya çalıştım. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kalite olmaksızın üretimin bir anlamı yok. İster ödev yapalım ister otomobil yapalım, hepsini kaliteli yapmamız gerekiyor. Ancak günümüz dünyasında sabit bir kalite düzeyi yetersiz; kaliteyi iyileştirmek ve yükseltmek esas.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Reşit Galip’in yazdığı And’da Atatürk’ün gösterdiği hedefe ilerleyeceğimiz söyleniyor. Atatürk’ün yaşadığı dönemde hedef belli; ama bugünün ilköğretim çocuklarına hedef nedir diye sorduğunuzda türlü türlü cevaplar veriyor. Onun için yeni Andımız’da dünya liderliği hedefini koydum. Dünya liderliği deyince de, emperyalist ve sömürgeci değil, dünyaya uygarlık getiren, buluş ve sistemleriyle dünyaya hizmet eden ve onu koruyan bir liderlik. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yeni Andımız’ın son cümlesi, güncel tartışmaları da temizleyebilir. Türkiye’de etnik kökenimiz ne olursa olsun, bu ülke için çalışmalı ve uygarlık tarihine ülkemizin adını altın harflerle kazımalıyız&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-7567520154045555835?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/7567520154045555835/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=7567520154045555835' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7567520154045555835'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7567520154045555835'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2011/04/basbakana-ve-milli-egitim-bakanna-ack.html' title='Başbakana ve Milli Eğitim Bakanına Açık Mektup 4: Yeni Andımız'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-59724267459334090</id><published>2011-02-08T12:32:00.001+02:00</published><updated>2011-02-08T12:34:23.485+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Avrupa'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='akademik kariyer'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='abonelik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gazete'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Arnavutlar'/><title type='text'>Avrupa Gezisinin Düşündürdükleri</title><content type='html'>Brüksel’de Türklerin yoğun olduğu bir alışveriş caddesi var. Bu caddeye doğru yürürken iki Türk arabadan indi. Biri diğerine dedi ki: “Abiii, bu arkadaki araba nasıl çıkacak, bilemiyorum…” Diğeri cevap verdi: “Boş ver çıkmasın!” Biraz daha ilerledim, bu sefer bir pastaneden iki Türk ellerinde karton kahve bardaklarıyla çıktı. Bu bardakların üstünde plastik bir kapak vardır; bir tanesi bu kapağı aldığı pervasızca yere attı. Bir an bile çevresine bakıp bir çöp kutusu aramadı. Viyana’da bir Türk restoranında bunlardan daha komik bir olay yaşadım. Epeyce bir zamandır et yemeyi azalttım. Bir Ortadoğu yemeği olan Felafel köftesi sipariş ettim. Bir tür lezzetli sebze köftesidir. Bir süre sonra servis geldi. Ama içinde Felafel köftesi yok. Garsona dedim ki, “Siz daha önce hiç Felafel köftesi gördünüz mü?” “Gördüm” dedi. “Peki” dedim, “bu tabakta Felafel görüyor musunuz?” “Abi, felafel kalmamış, ben de sigara böreği koydurdum” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Brüksel’de Zaman Gazetesi’nde Türklerle bir kahvaltı yaparken Arnavutlardan söz açıldı. İki yıldır Arnavutluk’ta Epoka Üniversitesi’nde ders verdiğim için Arnavutlar hakkında birinci elden bilgi sahibiyim. Ancak önce Avrupa’daki Türklerin kafasındaki Arnavut imajını öğrenmek için sustum. Sofradakilerden biri dedi ki, “Avrupa’da en sevilmeyen millet Arnavutlardır, çünkü bütün mafya işleri onlardadır.” Sofrada diğer birkaç kişi de Arnavutlarla ilgili olumsuz örnekler verdi. En son olarak Arnavutluk’ta Epoka Üniversitesi’nde ders verdiğimi, Arnavutların çalışkan, dürüst, gelişmeye açık insanlar olduğunu ve millet olarak da dil konusunda sıra dışı bir yetenekleri olduğunu, Avrupa’da Türklere karşı gerçekten samimi dost bir millet olduğunu vurguladım. Ardından da şunu söyledim: “Bir şeyin en kötüsü, en meşhurudur.” Yukarıda Brüksel’de ve Viyana’da gördüğüm örnekler, olumsuz örnekler. Ne var ki, komik ve bir Avrupalı da bunları görse Türkler deyip bunu anlatır. Doktora yapan, iş hayatında başarılı, profesyonel kariyerleri olan Türkleri değil, kahve bardağının kapağını umursamazca yere atan Türkleri anlatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan iki sonuç çıkarabiliriz. Az sayıdaki örnekle milletleri yargılamamak gerekir. İnsanların genelleme yapmaya yatkın olduklarını dikkate alıp her alanda hepimiz ideal bir performans göstermeliyiz. Çünkü sadece kendimizi değil, hem Türkleri hem de Müslümanları temsil ediyoruz. Hatta Avrupa’daki Kürtler de, kendilerini etnik olarak ayırmaya çalışanlar dâhil, Türk tanımlamasıyla değerlendiriliyor. Yıllardan beri insanların sıra dışı düşünmeleri, sıra dışı yaklaşımlarla başarılı olmaları konusunda çalışıyorum. Ne var ki, insanların sıra dışı olmadan önce iyi bir sıradan olması gerekiyor. Avrupa’da şu anda Zaman gazetesinin bir abone kampanyası var. İstatistiksel olarak Avrupa’nın birçok ülkesinde Türklerin gazete okurları çok düşük. Avrupa’daki Türk toplumunun üyelerine seminerlerde şunu sordum. Belçikalı günlük gazete okuyor mu, Avusturyalı Alman okuyor mu? Cevap belli, tabii ki okuyor. O zaman bu işin standardı, sıradanı bu; her gün eve günlük bir gazete girecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımızın kitap okumasını, akademik olarak başarılı olmasını istiyorsak önce biz okuyacağız. Hasbelkader akademik anlamda ilerledim. Doktora yapmanın yanı sıra New York Üniversitesi, MIT ve Harvard Üniversitesi gibi kurumlarda eğitim aldım. Ağabeyim Agah Arat iki üniversite bitirdi. Ama rahmetli annem ve babam memur bütçesiyle yıllarca eve 4 gazete aldılar. Kapıcımız her sabah torbaya bir ekmek dört gazete bırakırdı. Bu okuyan çocuklar, dört gazete okuyan bir evden çıktılar. Gazete okumak, lüks değildir; su içmek gibi temel bir kültürel ihtiyaçtır. Kitap almadan, gazete okumadan akademik başarısı yüksek çocuklar beklemek, gübresi olmayan topraktan yüksek verim almaya benzer.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-59724267459334090?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/59724267459334090/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=59724267459334090' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/59724267459334090'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/59724267459334090'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2011/02/avrupa-gezisinin-dusundurdukleri.html' title='Avrupa Gezisinin Düşündürdükleri'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-1471862845672367960</id><published>2010-11-11T02:17:00.004+02:00</published><updated>2010-11-11T02:44:31.785+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='MIT'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Chicago'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ODTÜ'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bloomingsdale'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öğrendiklerim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Harvard'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Abdurrahim Düzcan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Boğaziçi Üniversitesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Amerika'/><title type='text'>Başka Bir Dünyadan Haberler…</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;MIT’de Stratejik Yönetim programı ve Harvard Üniversitesi’nde 2 aylık liderlik eğitimi ile New York ve Chicago gezilerimden öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum. İlk olarak Harvard’ı Harvard yapan şey, sınırlı öğrenci sayısı. Harvard Üniversitesi’ndeki öğrenci sayısı 35 bin kadar ve bu sayıyı aşmıyorlar. Okul öğrenci başına yılda ortalama 100 bin dolara yakın gelir elde ettiği halde, geliri ikiye katlama amacıyla kontenjanları ikiye katlamıyorlar. Dünyadaki pek çok üniversite büyüme eğilimindeyken, Harvard stratejik bilimsel bir neden içermedikçe (özel bir bilim dalının ortaya çıkması gibi) yeni bölüm açmıyor. Harvard, ekonomideki bir numaralı kural olan “az olan değerlidir” kuralını işleterek kendini zirvede tutuyor.  Her yıl aldığı öğrenci sayısını artırmadığı için okul erişilmezliğini koruyor. Harvard’da gerçekten entelektüel ve bilgili insanlarla karşılaşıyorsunuz. Sınıf arkadaşım Boston’da yaşayan bir Hintli olan Syed’in İslam tarihi, Fethullan Gülen gibi güncel Türk liderleri hakkındaki bilgisi beni çok şaşırttı. &lt;b&gt;Sohbetimiz sırasında bir de “Ziya Gökalp” hakkında ne düşündüğümü sorunca şaşkınlığım iyice arttı&lt;/b&gt;. İşletme alanındaki Hintli profesörleri saymazsak, Gandhi ailesi dışında bir tane bile Hintli düşünür ya da yazar tanımıyordum.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Boston’u Amerika’nın genelinden, New York’tan ve Londra’dan ayıran en büyük özellik, bu şehrin bir tür Birleşmiş Milletler Merkezi olması. New York’ta da her milletten insan görebilirsiniz, aynı şekilde Londra’da da. Ama Boston’daki kadar okumuş ve eğitimli uluslararası bir grup dünyanın sanırım başka bir yerinde yok. Bu uluslar arası ortam, aynı zamanda uluslararası fırsatların da kapısını açıyor. Bulunduğum süre içinde bir Bolivya Üniversitesi’nden, bir de Güney Kore Üniversitesi’nden ziyaretçi hocalık önerisi aldım. &lt;b&gt;Türkiye’de, Türkiye’nin en iyi okullarında çok uzun yıllar ders verseniz bile, bu tür fırsatlar ortaya çıkmıyor.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Harvard ve MIT, Amerika’nın en gözde iki okulu. Bu okula giden öğrencileri diğerlerinden ayıran en büyük özellik, bu okullara giden öğrencilerin kendilerini bu okullara layık görüp şanslarını denemeleri. Bu okullar elbette çok iyi düzeyde İngilizce, çok iyi sınav neticeleri ve sınav ortalamaları istiyor. Bununla birlikte bu okullara girebilme ihtimali olan pek çok insan dahi, okulların sahip olduğu yüksek imaj dolayısıyla başvurmuyorlar. Dünkü gazetelerde, Türkiye’de bir sınav birincisinin vakıf üniversitelerini değil, Boğaziçi Üniversitesi’ni tercih ettiği haberi yer alıyordu. &lt;b&gt;Büyük bir emek sonucunda yaklaşık bir buçuk milyon kişiyi aşıyorsunuz ve Türkiye birincisi oluyorsunuz. Sonuç, adını dünyada çok az insanın bildiği bir okula yazılıyorsunuz.&lt;/b&gt; ODTÜ’nün yurt dışındaki çağrışımları da iyice şansız. Orta Doğu Teknik Üniversitesi, deyince insanlar bir Arap okulu sanıyorlar. Anne-babalarımızın ve rehberlerimizin çoğu maalesef vizyoner değil, &lt;b&gt;vizyonumuzun Türkiye’nin değil, dünyanın en iyi üniversitelerine girmek olması gerekiyor&lt;/b&gt;. İlköğretim yıllarından başlayan bir hazırlıkla dünyanın en iyi üniversitelerine girmek mümkün.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Perakende pazarlamanın dünyadaki zirvesi sanırım ABD. Öyle ilginç örneklerle karşılaştım ki, anlatması bile zor. Yorumlamadan paylaşıyorum. Chicago’daki Bloomingsdale (dört katlı çok lüks bir mağaza) binasının giriş kapısının çerçevesinde, taşlara Ayet-el Kürsi işlenmiş. Tamamen İslam mimarisinde yapılmış binayı görmek son derece şaşırtıcı. Abdurrahim Düzcan ile içeri girerek binanın öyküsünü sorduk. 1920’lerde yapılmış olan, anladığımız kadarıyla İslam ve Osmanlı sembollerini kullanmayı kendine tarz edinmiş Mason bir grup tarafından yaptırılmış. New York’tan da ilginç iki restorandan söz etmek istiyorum. İsrailli bir çiftin kurduğu Maoz vejeteryan zincirinde Orta Doğu mutfağı, Türk mutfağı olarak sunuluyor. Max Brenner isimli dünyanın en muhteşem çikolata deneyimini sunan restoran da ismiyle Alman gibi duruyorsa da onun da sahipleri İsrail orijinli. Küresel pazarlama, ne nasıl daha iyi pazarlanırsa o kimliğe bürünüveriyor. Özetle, Amerika başka bir dünya.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-1471862845672367960?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/1471862845672367960/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=1471862845672367960' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/1471862845672367960'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/1471862845672367960'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2010/11/baska-bir-dunyadan-haberler.html' title='Başka Bir Dünyadan Haberler…'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-3704259642820651571</id><published>2010-11-09T00:56:00.003+02:00</published><updated>2010-11-09T01:03:10.456+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='binici'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Oruç'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fil'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ramazan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dan Heath'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Chip Heath'/><title type='text'>Filler, Biniciler ve Oruç</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Afrika’da terbiye edilmemiş bir file binip ona yön vermeye çalışanlar, pek fark etmeseler de aynada kendilerini görmüş gibi olurlar. Terbiye edilmemiş isteklere yön vermek, bir fili idare etmeye eş değerdir.&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu yaz Amerika’dan satın alarak döndüğüm kitapların içinde &lt;b&gt;Chip ve Dan Heath&lt;/b&gt;’in kaleme aldığı “Switch” (Değiştir) isimli kitap var. Kitabın alt başlığı çok çekici “&lt;i&gt;Değiştirilmesi zor şeyleri nasıl değiştirirsiniz?&lt;/i&gt;” Türkiye’ye döndüğümde kitaba 25 dolar ödediğime üzüldüm. Çünkü kitabın Türkçe versiyonu Optimist yayınlarından çıkmış ve ofisime ulaşmıştı. Hasan Balcı’nın biyografisini yazmak için Kahramanmaraş’ta bir otel odasında çalışıyordum. Bütün gün çalıştıktan sonra zihnim iyice yorulmuştu ve akşam altı sularında iftarı beklerken bilgisayarın bir tuşuna daha basmak istemiyordum. 2000 yılından beri televizyon perhizi yapıyorum; ama elim kumandaya gitti. Otel odasında televizyonu açtım. Sonra Sanat’ın sesini duydum; “Sen televizyon izlemezsin ki!” Evet, kendi kimliğime çelişen, tutarsız bir şey yapıyordum. Kendimi topladım ve televizyonu kumandasından kapattım. Sehpanın üstünde duran Switch isimli kitabı aldım.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Switch kitabı, bizim &lt;i&gt;Nefis Yönetimi&lt;/i&gt; dediğimiz konuda İslam kültüründen kopya çekmiyorsa bile, tamamen nefis yönetimiyle ilgili çok başarılı bir metafor / örnek bulmuş. Bulduğu metafor &lt;b&gt;fil ve binicisi&lt;/b&gt;. İnsanın güdüleri fil, aklı da binici. Fil çok büyük, binici ise çok küçük. Binicinin işi fili yönlendirmek, ama fil bir şey yaptırmak isterse binicinin onu durdurması çok zor. Binici çok yedin dur diyor; fil ise şu fıstıklı kadayıfın da tadına bir bakayım. Binici kalk çalış diyor; fil şimdi sırası değil diyor. Kitabın cümleleriyle gidersek “akılcı zihin, atletik bir vücut ister, duygusal zihin krema dolgulu çikolata. Akılcı zihin egzersiz yapmak için sabah altıda kalkmak ister, duygusal zihin bir çarşaf ve battaniye kozasının içinde uyuklar. Duygusal yanımız fil, akılcı yanımız da onun binicisidir. Binici ile altı tonluk fil, hangi yöne gidecekleri konusunda fikir ayrılığına düşecek olursa, binici kaybeder.”  Benim oteldeki örneğimde, nefsim televizyon izlemek istedi; ama yapmam gereken kitap okumaktı. Ancak birçok örnekte sanırım hepimiz için nefsimizin istediğini bırakıp yapmamız gerekene odaklanmak çok zor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı, filimizi dizginlemeyi öğrenmek için çok iyi bir fırsat, ne var ki çok azımız Ramazan ayı sonrasına kalacak bir değişim elde ediyoruz. Oruç tutanlar nefislerini  / fillerini 30 gün boyunca dizginliyorlar;&lt;b&gt; ama 30 günün sonunda kişilik ya da davranış değişimi geçiren çok kimse yok. Sanırım böyle bir şeyi fark eden ve hedefleyen de yok.&lt;/b&gt; Kişisel gözlemim şöyle, Ramazan ayında her ne kadar maneviyatımız yükseliyorsa da, sanki birçoğumuz kendimizin daha iyi bir versiyonunu geliştirmek açısından sadece aç kalıyor gibi görünüyor. Böyle söylememin nedeni, öğrenciler 30 gün oruç tuttuktan sonra daha çalışkan olmuyorlar; kendilerini sinirli kabul eden insanlar daha yumuşak ve hoşgörülü olmuyorlar. Sigarayı bırakmak isteyenler sigarayı bırakmıyor; düzensizler düzenli olmuyor; kilo vermek isteyenler yemek düzenlerini değiştirmiyor. Erken kalkmak isteyenler erken kalkmıyor. Halbuki 30 gün boyunca filini dizginleyen insanın sonrasında dizginlemeye devam etmesi gerekmiyor mu?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Nasıl bir iftar yapmalıyız? Mükellef bir sofrada mı, imkanımız olsa da bir büfede mi, mütevazı bir sofrada mı? Bu soruya daha iyi cevap verebilecek benden çok daha alim zatlar var; ama izninizle ben kendi çıkardığım sonucu söylemek istiyorum. Eğer bütün gün nefsimize hakim olmaya çalışıyorsak, oruç açıldığında da fiziksel ihtiyacımızı karşılayacak mütevazı bir iftar yapmalıyız. Kuş sütünün eksik olmadığı bir iftar sonrası, kendinden geçmiş bir şekilde yiyeceklere saldırılan bir iftar sanırım gün boyu yapılan nefis terbiyesinin ruhuna pek uygun değil. Heath kardeşlere göre değişim, fil ve binici aynı yönde hareket etmeyi başardığında mümkün.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-3704259642820651571?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/3704259642820651571/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=3704259642820651571' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3704259642820651571'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3704259642820651571'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2010/11/filler-biniciler-ve-oruc.html' title='Filler, Biniciler ve Oruç'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-7314148582746349283</id><published>2010-11-08T02:30:00.002+02:00</published><updated>2010-11-08T02:35:32.274+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mazeret'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kişilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='değişim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizaç'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kişisel gelişim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gelişim'/><title type='text'>"Mizacım Bu" Ne Yapayım?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large; "&gt;&lt;i&gt;"Kemancılar keman çalmalı, olgun insanlar olgun davranmalıdır. Değiştiremediğimiz tek şey geçmiş, değiştirebileceğimiz ilk şeyse kendimiziz."&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;En çok kızılacak şeylerden bir tanesi, yetişkinlerin başka insanların beğenmediği huyları için “mizacım, bu ne yapayım!” demeleridir. Her yere geç kalmayı adet haline getirenler, evlerini dağınık tutanlar, sır tutamayanlar, dinlemeden çok konuşanlar, çabuk öfkelenenler, hijyene dikkat etmeyenler, aşırı ölçüde başkalarını uyaranlar, başkalarının hayatına müdahale etmeyi alışkanlık haline getirenler, kararsızlar, her şeyden endişe edenler vardır. Belki bunlardan biri de siz de olabilirsiniz. İnsanın hem kendisine hem de başkalarına sıkıntı yaratan bir özelliği olabilir. Bunda bir sorun görmüyorum. Sorun olan insanın bu özelliği fazla sahiplenip sıkıntı yarattığı özelliğiyle ilgili ne yapayım mizacım bu demesidir. Bu korkunç mazeret ile kişi, olumsuzluk yaratan özelliğini değişmez bir nitelik olarak tanımlamaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Açıkçası bu kabul edilemez ve insanın tanımına da uygun olmayan bir yaklaşımdır. Elbette “Mizacım bu ne yapayım” sözüyle yaşayanlar kendi durumlarını çok normal kabul edeceklerdir. &lt;b&gt;Eğer insan yaşadıkça olgunlaşıyorsa, kendi olumsuz özelliklerini değiştirebilmelidir.&lt;/b&gt; Eğer aldığımız eğitimle ya da geçen yıllarla birlikte, aynı berbat davranışlarımızı sürdürüyorsak hiç ilerlemiyoruz demektir. Kişisel olarak eğer ben aynı berbat davranışımı beş yıl sonra yapıyor olsaydım, biri de bana bunu söyleseydi; çok üzülür ve utanırdım. Çünkü taşlar bile zaman içinde havanın, rüzgarın ve suyun etkisiyle pürüzsüzleşiyorlar; diğer bir deyişle gelişip iyileşiyorlar. İnsanın zamanın ve çevrenin geri bildirimiyle değişmemesi, bir taştan bile geri olduğunu düşündürebilir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hayat, hepimizin daha iyi bir versiyonunu geliştirmemiz için bir süreçtir. Bir çocuk hata yaptıysa “çocuk” diyerek belirli ölçüde yaptığı hatayı çocukluğuna bağlayabiliriz. Dünyanın birçok yerindeki yasalar da zaten çocukların işlediği suçları bile ya bağışlamakta ya da çok daha hafifletilmiş suçlarla ele almaktadır. Aynı ceza indirimi yetişkinler için geçerli değildir. Çünkü yetişkinlerin doğru davranışları göstermesi beklenmektedir. Her yetişkinin ana sorumluluklarından biri kendi olumsuz davranışlarını bırakarak olumlu davranışlara geçmektir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Davranış değiştirmekle ilgili en önemli süreçlerden biri, bizim kendimiz ve davranışlarımız hakkımızdaki düşüncelerimizdir. Eğer biz davranışlarımızın değiştirilemeyeceğini düşünüyorsak buna uygun olarak davranışlarımızı değiştiremeyiz. Davranışlarımızı değiştirebilmemiz için önce bizim bunların değişebileceğine inanmamız gerekir. Davranış değişikliğiyle ilgili yaptığım incelemeler de bulduğum ilginç bir bulgu, davranışın dışarıdan değil, içeriden değiştirilebildiğidir. Bazı kapıların dışarıdan anahtar deliği yoktur; bir tek içeriden açılabilir. Bunun anlamı, eşinizi, çocuğunuzu ya da arkadaşınızı değiştiremeyeceğinizdir. Onlar sadece kendileri isterse değişebilirler. Davranış değişikliği, din değiştirmek gibi bir şeydir. Nasıl ki insanlar, zorlamayla din değiştirmez sadece din değiştirmiş görünürlerse, zorlamayla da istenilen davranışı sergilerler; ama baskı olmadığında bildiklerini okurlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dolayısıyla davranış değişikliğindeki birinci adım; “Mizacım bu” savunmasından vazgeçmek. Durumu ve durumun değiştirilebileceğini kabul etmektir. Bir yetişkin olduysak, 25, 30, 35, 40 ya da her kaç yaşta isek, bu yaşta bu davranışı sürdürmenin, bizim gibi akıllı ve olgun bir insana yakışmadığını kabul ederek bu davranışı değiştirmeye çalışmaktır. Kişisel gözlemlerimde “Mizacım bu” savunmasını yapan insanların kendilerini ayrıca “fevkalade akıllı” olarak tanımladıklarını da gördüm. Fevkalade akıllıysak, bu aklın gereğini yapmalıyız.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-7314148582746349283?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/7314148582746349283/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=7314148582746349283' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7314148582746349283'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7314148582746349283'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2010/11/mizacm-bu-ne-yapaym.html' title='&quot;Mizacım Bu&quot; Ne Yapayım?'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-8427097251275254527</id><published>2010-11-07T03:11:00.002+02:00</published><updated>2010-11-07T03:14:57.334+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='solungaç'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='özsaygı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='atmosfer'/><title type='text'>Solungaç</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large; "&gt;&lt;i&gt;“Thomas S. Szasz diyor ki, beden için oksijen neyse, ruh için de özsaygı odur. Bir insanın aldığı oksijen biterse bedeni ölür; özsaygısı biterse ruhu da ölür. Sorun, özsaygımızın kaynağını bulabilmekte.”&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Eski asistanlarımdan biri, “solungaç” diye bir internet adı aldığında ona bunu değiştirmesini söylemiştim. Solungaç sözünün negatif bir çağrışımı olduğunu düşünüyordum çünkü. Yaşamımızda olumsuz çağrışımları olan isimleri, kavramları kullandığımız sürece, bunlar bize de olumsuz bir program yapıyor diye düşünüyorum. BBC’nin hazırladığı “hipnotizma” ile ilgili bir belgeselde şaşırtıcı bir araştırma paylaşılıyor. Belirli bir tedaviden sonra bir hasta grubuna “Placebo-sahte” ilaç, diğer gruba ise gerçek ilaç veriliyor. Bu tür araştırmaların sonucunda sahte ilaç alanlar da iyileşme gösterir genelde. Fakat bu araştırma daha da ilginç bir netice veriyor. Sahte ilaç alanlar, gerçek ilaç alanlardan daha hızlı iyileşmiş. Dolayısıyla insanın inancı bu örnekte gerçek etken maddelerden daha etkili olmuş.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ancak bu yazıdaki amacım, insanın inancının ne kadar önemli olduğunu vurgulamak değil. İnsanların “Solungaç”lara duydukları ihtiyacın altını çizmek istiyorum. Geçtiğimiz günlerde bir arada olduğum bir grup profesyonel çalışan üstünde yaptığım gözlemler, onlar ifade etmeseler de hepsinin birer solungaca ihtiyaç duyduklarını hissettirdi. Solungaç deyince, basit birer burun deliği değil, periskop gibi yukarı çıkan boruları kastediyorum. Soluduğumuz hava o kadar kirlenmiş ki, içinde bulunduğumuz hava tabakasının üstünden oksijen almak gerekiyor. Okul, iş ve aile çevremizdeki bu havasızlık psikolojik olarak bizi çok etkiliyor. Nefes alıp verdiğimiz ortam, temel olarak bütün zamanımızı ayırdığımız işimiz, okulumuz ve ailemiz tarafından belirleniyor. Oksijen yetersiz geldiğinde bunalıma / depresyona giriyoruz. Eğer içinde bulunduğumuz ortamdan yeterince oksijen alamıyorsak solungaçlara ihtiyaç duyuyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir akvaryumdaki bulanık su, nasıl balıkları sarhoş ediyor; bilinçlerini belirli ölçüde kapatıyor ve sağlıklarını bozuyorsa, bulanık ve puslu bir ortam da bizlerin bilincini kapatıyor ve sağlığımızı bozuyor. Ancak uzun birer boruya benzeyen ve temiz hava tabakasından oksijen çekebilen solungaçlar işlevsel değil. Marifet, puslu hava tabakasını temizlemek ya da puslu havanın olmadığı bir yere gitmek.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dünyadaki en büyük sorunlardan bir tanesi ortamdan kaynakları fark etme sorunudur. Nasıl balıklar içinde yüzdükleri suyu fark edemiyorlarsa, birçok insanda ruhlarına yetişmeyen oksijenin aslında o ortamda bulunmadığını anlayamıyorlar. Çalıştıkları şirketi değiştiren birçok kişi, işyerlerini değiştirdiklerinde bir şeylerin değişeceğini zannediyorlar, ama birçok örnekte değişmiyor. Çünkü,  iş dünyasının ilkeleri her işletmede geçerli. Aile ortamlarının oksijensizliğinden kaçmak için evlenen insanlar farkında olmadan, kendi anne-babalarınınki gibi bir aile ortamı kuruyorlar. Çünkü aile ilişkilerindeki kullandığımız ilkelerde aynı, kişiler değiştiğinde (akvaryumlar değiştiğinde) sonuçlar değişmiyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Peki, ne yapacağız? Bu sorunun cevabı önemli ölçüde, kendi yaşamımızı daha derinden sorgulamaktan geçiyor. Bu sorunun herkese uygun hazır bir cevabı yok. Herkes kendi cevabını bulacak; tabi önce bir cevap ihtiyacı olduğunu fark edecek, daha sonra cevabı arayacak.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-8427097251275254527?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/8427097251275254527/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=8427097251275254527' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8427097251275254527'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8427097251275254527'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2010/11/solungac.html' title='Solungaç'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-3238567902263311994</id><published>2010-11-05T22:59:00.003+02:00</published><updated>2010-11-05T23:07:22.875+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kapitalizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aile şirketi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıradışı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mal sahabı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='model'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='pegasus'/><title type='text'>Yeni Kapitalistler</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;&lt;i&gt;“Yeni kapitalistler sıradanı değil farklı olanı, kibri değil tevazuu,  almayı değil vermeyi biliyor; kös kös oturmuyor; farklı olanı, değişik olanı çalışma arkadaşlarıyla keşfediyor, tasarlıyor, uyguluyor.&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;2010 PerYön Kongresi’nde konuşan Ali Sabancı, tüm iş dünyasını temelden sarsacak bir konuşma yaptı. Öncelikle zarif bir şekilde holdingleşmiş aile şirketlerini, daha önceden Strateji Grup Başkanı olduğu Sabancı şirketinden başlayarak eleştirdi. Bu aile şirketlerinin liyakatli seçilmiş insanlar tarafından değil, akrabalık ağının içinde yer almış insanlar tarafından yönetildiğini söyledi. İş dünyasında profesyonel görüntü altındaki “Strateji Raporları”nın geri dönüşümlü kağıtlara basıldığını belirterek aslında bütün bunların göstermelik olduğunu vurguladı. Aile şirketlerinde sağduyunun değil, akrabalık ilişkilerinin hakim olduğunu, danışmanlık şirketlerinin reçetelerinin aile üyelerine değil, sadece çalışan personel için geçerli olduğunu belirtti.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Amerika’da eğitim görmüş Ali Sabancı, sadece Sabancı Grubu içinde değil, dünyanın her yerinde geçer akçe bir insan olduğu düşüncesiyle 35 yaşında grup içindeki Strateji Grup Başkanlığı görevinden istifa ederek Pegasus Hava Yolları’na bir girişimci olarak devralmış. Ali Sabancı ve Pegasus’un Genel Müdürü Sertaç Haybat, yeni bir şirket modeliyle Pegasus Havayolları'nı idare ediyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Pegasus Türkiye’de ilk kez yolcu yerine misafir taşıdığının altını çizen bir şirket. İnsanların ekonomik fiyatlarla da uçabileceğini ispatlayan şirket aynı zamanda Türkiye’nin en büyük hava yolu şirketi THY’nin de fiyatlarını aşağıya çekmeye zorladı.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Pegasus’u yeni tip kapitalist yapan şey, tüketiciye sunduğu hizmet ya da ekonomik fiyatlar değil, kazancını çalışanlarıyla paylaşması. Türkiye’de vergi öncesi karının %10’un çalışanlarıyla paylaşan başka bir şirket yok (en azından benim bildiğim kadarıyla). Bu %10’u daha önce sadece 3 yıldır Pegasus çalışanlarına dağıtırken, Ali Sabancı’nın içinde yer almadığı bir çalışan kurulu, bu karın Pegasus Hava Yolları’nda sadece 1 yılını tamamlamış herkese dağıtılmasına karar vermiş.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Karın çalışanlara dağıtılmasının birçok sonucu var. Birincisi, herkes şirket kar etsin diye uğraşıyor. Sandviç ve su dahil her türlü ikramın ücret karşılığı sunulduğu uçakta, peynirli sandviç kalmamışsa hostes size ton balıklı sandviç de çok güzel diyor. Yakıt hava yolu işindeki en önemli maliyet kalemlerinden biridir. Pilotlar ise yakıt maliyetlerini yönetebilme imkanına sahip. Eğer yıl sonu karı etkileyecekse, nasıl daha verimli bir şekilde uçarım diye düşünürsünüz. Uçakların sabit bir hıza sahip olduğunu düşünenler tamamen yanılıyorlar. Uçakta da gaza basmak mümkün.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Personele dağıtılacak karın bir üst limitinin olmaması, tüm personelin “Mal Sahabı”na dönüşmesine yol açıyor. “Mal Sahabı” Ali Sabancı’nın sunumunun başlığıydı ve yanlış yazılmamıştı. Her holding ve işletme “Mal Sahabı” için çalışırken, Pegasus Hava Yolu çalışanları, “Mal Sahabı”na dönüşmüştü. Yakında Pegasus Hava Yolu çalışanlarının kartvizitlerinde unvan olarak “Mal Sahabı” yazarsa şaşırmayın.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Pegasus’un ilk ve gösterişli sıra dışı hamlesi, uçağa binince yapılan can sıkıcı güvenlik anonslarının bir ana okulu çocuklarının oynadığı bir video film tarafından yapılmasıydı. Sunumda bu çocukların neredeyse tamamının Pegasus Personelinin çocukları olduğunu öğrendim. Bundan daha fazla aidiyet geliştirici ne olabilir ki? Pegasus ta misafirlerden önce, çalışanlar kendilerini “yıldız” gibi hissediyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-3238567902263311994?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/3238567902263311994/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=3238567902263311994' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3238567902263311994'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3238567902263311994'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2010/11/yeni-kapitalistler.html' title='Yeni Kapitalistler'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-7316014510384775225</id><published>2010-11-04T18:31:00.001+02:00</published><updated>2010-11-04T18:37:34.363+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='referandum'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gelişim'/><title type='text'>Referandum ve Çocuk İnadı</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-style: italic; "&gt;"Daha iyi bir yemek önersem size, daha iyi bir çay önersem, daha iyi bir okul önersem, daha iyi bir araba, daha iyi bir ev önersem, daha iyi bir yaşam önersem size, bir çocuk inadıyla cevabınız hayır mı olur?"&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Türkiye’de siyasette her şey çok karışmış. Klasik tanımlamalara bakarsak muhafazakârlar değişimi, ilericiler statükoyu savunuyor. Hâlbuki tanım olarak, muhafazakârların mevcut durumu muhafaza etme çabası göstermesi, ilericilerin de değişimi desteklemesi gerekir. Tarihsel olarak sol düşünce, dünyada, homoseksüelliğin normalliği, evrim ve ateizm gibi toplum açısından uç düşüncelere bile açık liberal bir düşünce alanı iken, Türkiye’de sol eğilimli düşünce her türlü yenilikçi ve özgürlükçü fikirlere kapalı, dediğim dedik bir tutum içinde. Aynı şekilde muhafazakârlar da biraz Amerikan pragmatizmiyle, değişik alanlardaki yenilikçi proje ve fikirlere açık bir kafa yapısına sahip. Hatta muhafazakârların fikri açıklığı bazen öyle ileri gidiyor ki, fikir ve eylem özgürlüğünü en çok benimseyen liberallerle muhafazakârların ayrım çizgisi ortadan kalkıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlerici kabul edilen sol ise, kendini bir çocuk inadına kaptırmış durumda. Çocuklar, bazen inanmadıkları bir şeyi inatçı bir şekilde savunmaya devam ederler. Çocuk savunduğu şeyin yanlış olduğunu bilir; ama bir defa onu savunmaya başladı mı, geri adım atmayı gururuna yediremez ve inatçı bir şekilde onu savunmaya devam eder. Türkiye’de sol çizgideki bazı aydınlar, ki bunların birçoğu dünyanın en iyi okullarında eğitim görmüş, modern ve özgürlükçü çizgideki Batı yaşam tarzının içinde yetişmiş insanlar olmalarına rağmen inatçı birer çocuk gibi fevkalade statükocu bir düşünceyi savunabiliyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Amerika Birleşik Devletleri ve bu ülkenin özelinde New York’un ve Los Angeles’ın en büyük özelliği, her türlü yeniliğe açık olup bu yenilikleri benimsemeleridir. Doktora tezimin konusu, temel olarak şunu sorguluyor: Neden dünyanın en büyük endüstrileri (bilgisayar, otomotiv, uçak, eğlence vb. gibi) Amerika’da ortaya çıkmıştır da, eski kıta Avrupa’da çıkmamıştır? Bu sorunun uzun bir yanıtı var; ama kısaca söylemek gerekirse Amerika’da yenilikçi fikirlere değer veriliyor. Yenilikçi fikrin kimden geldiğine bakılmıyor; işe yarayıp yaramadığına bakılıyor. Ülkede politik görüşlerin üzerinde bir değişim ve gelişim tutkusu var.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Statükocu (değişim karşıtı) düşüncelere çok odaklandığınızda, değişimi getirme sorumluluğunu da başkalarına bırakmış olursunuz. Diğer bir deyişle, bir evin boyanma ihtiyacı varsa, mantıklı insanlar hangi renge boyanacağını ya da hangi malzemeyle boyanacağını tartışırlar; “hayır ev boyanmasın” diye tutturursanız, kendi seçim hakkınızı evin ne renge boyanacağı ile ilgili renk önerileri getirenlere bırakmış olursunuz.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Türkiye’nin en büyük sorunu, genel olarak yanlış bir gündemin peşinde olması. Kişilerden fikirlere bir türlü geçemiyoruz. Gazete haberlerini inceleyecek olursanız, özneler, tümleç ve yüklemlerden çok daha fazla öne çıkıyor her zaman. Medyada Başbakan, Muhalefet Partisi Başkanı, Genel Kurmay Başkanı, Cumhurbaşkanı ve TÜSİAD Başkanı isimleri binlerce defa tekrarlanarak “Kim” sorusunun üstünde duruluyor. Ama medya ve toplumun geniş kesimi, bir ülke açısından çok daha kritik olan “Ne” ve “Nasıl” sorularına odaklanmıyor. Ülke Ne tip projelerle, Nasıl kalkınır; Neler yapılarak, Nasıl dünya liderliği ele geçirilir yerine, bir şeylere Erkan Yolaç’ın ünlü Evet – Hayır yarışması düzeyinde yaklaştığımız için Referandum günü İzmir Marşı ile evlerimize yollanacağız.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-7316014510384775225?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/7316014510384775225/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=7316014510384775225' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7316014510384775225'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7316014510384775225'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2010/11/referandum-ve-cocuk-inad.html' title='Referandum ve Çocuk İnadı'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-8060123398996321547</id><published>2010-11-03T23:14:00.003+02:00</published><updated>2010-11-04T00:07:12.454+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='engelliler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='eğitim'/><title type='text'>Eğitim Her Engeli Aşar</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large; "&gt;"İnsanlar görme engelli, işitme engelli, konuşma engelli, zihinsel engelli, bedensel engelli olabilir; ama mühim olan insanın başarı engelli olmamasıdır. Çok değişik alanlarda yetersizliklerimiz olabilir; ama marifet bunlara odaklanmadan başarmak için azmetmektir."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşi Hayrunnisa Gül, ‘Eğitim Her Engeli Aşar’ kampanyasının öncüsü sıfatıyla Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisindeki bir konuşması dolayısıyla görme engelli milletvekilimiz Lokman Ayva’nın düzenlediği bir toplantıya katıldım. Bu toplantıda engelliler ile ilgili çok önemli konular gündeme geldi.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Milli Eğitim Bakanlığı, görme engelli bir öğretmenin atamasını yapacakken bir bürokrat bu atamanın yapılmasına karşı çıkarak engel olmuş. Daha sonradan durumun ortaya çıkmasıyla bu durum düzeltilmiş. “Düzeltilmiş” diyorum; ama düzeltilmiş olan nedir? Sadece yapılmak istenmeyen bir atama yapılmış. Ama neden bir bürokrat görme engelli bir öğretmeni, atamak istemiyor? Eğer öğretmenlik okulundan mezun olduysa, diplomayı ve öğretmenlik ehliyetini aldıysa onu öğretmen olmaktan alıkoyan nedir? Onu atamak istemeyen bürokratın kafasındaki önyargıdır. İş bununla kalmıyor ki, toplumun içinden kim kendi çocuğunu görme engelli bir sınıf öğretmenine vermek ister ki? Halbuki görme engelli bir öğretmen, tüm öğretmenlik eğitimi boyunca engeline rağmen nasıl etkili bir şekilde öğretmenliği yapacağını planlamıştır. Toplum bu tür konularda öyle önyargılı ki, bırakın çocuğunu görme engelli bir öğretmene teslim etmeyi, çocuğunu engelli bir öğrenciyle yan yana bile oturtmak istemiyor. Engelli olmak başlı başına zor bir işken, bir de başka insanların önyargılarıyla ya da hoşgörüsüzlükleriyle mücadele etmek ayrıca zor bir iş. Engelli olmanın yanı sıra, engelli yakını olmak da çok zor. Engellilerin bakım sorumlulukları bir yana, engelli çocuğunuzla bir otobüse bindiğinizde insanlar çocuğunuza tuhaf tuhaf baktığı anda deyim yerindeyse delirirsiniz. Daha önce yazmıştım. Bir otobüse binen engelli bir yetişkini fark eden, oturan yolcular yanlarındaki boş koltuklara çantalarını koyarak engelliyi yanlarında istemediklerini belli etmişlerdi. Bu insanlara vicdansız diyebilirsiniz; ama önce bu insanların empatilerinin hiç olmadığını vurgulamak gerekiyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Engelli insanlara toplumun alışması gerekiyor. Bir engelli komşumuz, okulda arkadaşımız, iş yerinde meslektaşımız, otobüste ya da uçakta yoldaşımız, alışveriş yaptığımız mağazada müşterimiz veya satış asistanımız ya da yöneticimiz olabilir. Hiçbir engellinin engeli kendi seçimiyle ve tercihiyle gelmemiştir; kaçınılmaz bir şekilde bu engelleriyle yaşamaktadır. Dolayısıyla yaşamları boyunca kendilerine eşlik eden engelleri olan insanlara köstek değil, destek olmalıyız. Engellilerin toplumla bütünleşmesi için ailelerinin onları saklamak yerine, onların öğrenim görebilmeleri için ellerinden gelen tüm çabayı göstermeleri gerekir. Ayrıca engellilere iş vermek için de hazır olmalıyız; çünkü bir engellinin iş bulabilme şansı, sıradan insanlardan bile daha düşük. Bir engellinin kendi ayakları üstünde durması, toplumla bütünleşebilmesi öğrenim görmesine ve çalışmasına bağlıdır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sabah Gazetesi’nden Cemallettin Gürsoy toplantı sırasında çok ilginç bir tespitte bulundu. Samanyolu Televizyonu’ndaki Beşinci Boyut dizisinde kötü insanlar bölümün sonunda hep kötürüm oluyor. Filmin sonunda ya kör oluyorlar ya da kaza geçirip başka bir organlarını kaybediyorlar; dilleri tutuluyor. Bu filmlerin senaryo sonlarını yeniden yazmak gerekir. Zaten toplumda engellilerle ilgili yeterince önyargı var. Bir de diziler dolayısıyla, bu insanlara “Bu kişi engelli, herhalde zamanında ya kendisi ya ailesi büyük bir yanlış yaptı” önyargısı gelişiyor. Kendi engeliyle yaşamaya çalışan kişi, bir taraftan da bu önyargılarla mı boğuşmalı? Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşi Hayrunnisa Gül’ün öncülüğünü yaptığı ‘Eğitim Her Engeli Aşar’ kampanyasının da vurguladığı gibi, eğitim her engeli aşar. Düşünceler eğitimle değişir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-8060123398996321547?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/8060123398996321547/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=8060123398996321547' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8060123398996321547'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8060123398996321547'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2010/11/egitim-her-engeli-asar.html' title='Eğitim Her Engeli Aşar'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-8852017738600856627</id><published>2010-11-01T19:56:00.002+02:00</published><updated>2010-11-01T20:20:11.155+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıradışı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yazmak'/><title type='text'>Yazar mısınız?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large; "&gt;"On yıl boyunca eşinize dostunuza bir öyküyü anlatmaktan bıkmıyorsanız, bu öykü gerçekten çok güzel ve klasikleşmiş bir öykü olmuş demektir."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da şehir hatları vapurunda çok ilginç bir konuşmaya istemeden şahit oldum. Hemen önümde oturan iki adam konuşuyordu. Biri diğerinin çocuğunun liseyi uzak bir doğu ilimizde okuduğunu öğrenince şaşırmıştı. Çocuğu neden İstanbul’da değil de, o kadar uzak bir ilde okutuyordu ki? Çocuğun babası çok ilginç bir cevap verdi. “Bir öyküsü olsun istiyorum” dedi. “Başka şehirde okumak, gözlem yapmak için fırsat verir. Yabancı bir yerde insan zorluk çeker, zorluk olunca üzüntü olur, çözüm olur, keyif olur. Çocuğun bir hikayesi olur. Mezun olunca da o hikayeyi anlatır. Bakarsın yazar olur. İstanbul’da okusa ne olacak? Sıradan bir yaşamı…” Bu babanın düşüncesi gerçekten çok farklıydı. Bulduğu çözümün doğruluğu tartışılır; ama teorisi mantıklıydı. Bir hikayeye sahip olmak için zorluklar, problemler yararlı görünüyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://www.bizyazariz.net"&gt;www.bizyazariz.net&lt;/a&gt; isimli bir site kurdum. Bu site, insanların başından geçen sıra dışı öyküleri derlemeyi ve daha sonra basılı olarak yayımlamayı amaçlıyor. Sıradan insanların her birinin kendilerine göre müthiş öyküleri olduğunu fark ettim. Derler ya “hayatımı yazsam roman olur”, belki roman olmaz ama güzel bir öykü olabileceğini düşünüyorum. Öykü dinlemeye bayılıyorum. Evlenme öyküleri, sınav öyküleri, yolculuk öyküleri, iş başvurusu öyküleri, tatil öyküleri herkesin başından birbirinden ilginç sıra dışı öyküler geçiyor. En güzel öyküler de zamanla unutulmayanlar. Siz de &lt;a href="http://www.bizyazariz.net"&gt;www.bizyazariz.net&lt;/a&gt; adresine başınızdan geçen sıra dışı bir öykü yazabilirsiniz.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://www.bizyazariz.net"&gt;www.bizyazariz.net&lt;/a&gt;’e ilk gelen öykülerden  bir tanesi çok ilginç, Cem Mirza yazmış: "Hayatımın sıradan günlerinde gelecekte neler olacağı hep soru işaretiydi. Üniversitenin bitimine doğru bir kitap fuarında sıra dışı birisiyle tanıştım. Sözlerini elime yazacak kadar etkilemişti beni. Sıra dışı düşünmek gerekli diyordu. Bu karşılaşmadan sonra artık başka birisiydim. Somurtkan ve sıradan düşünen biri değildim artık. Çocukken futbolcu olmak istemiştim; ama artık çok geçti. Ama çok iyi koşuyordum ve hakem olabilirdim. Hakemlik sınavını geçtim. Ama hakemliğimi resmileştirebilmem için en az 5 maça çıkmam gerekiyordu. Okulun bitmesine az kalmıştı. Bu sürede en fazla bir iki maça çıkabilirdim. Sıra dışı bir şey yapmam gerekiyordu. Bir turnuva düzenledim; bir ayda 25 maça çıktım böylece. Şu an üçüncü ligde hakemlik yapıyorum ve hakemlikten futbol oynamak kadar zevk alıyorum.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Birgün E-5 te otostop çekiyorum ama kimse almıyor. Yarım saat geçti aradan. Aklıma hemen sıra dışı bir şey yapmak geldi. Bir kağıda ''yarım saatliğine bir mühendisle yolculuk etmek ister misiniz?'' diye yazdım. Bu fikir tutmuştu. Okul yıllarında otostop çekerken hep bu kağıdı kullanıyordum. Artık bazen lüks marka arabalara biner olmuştum okula giderken... Otostop çektiğim adamlardan biri çok zengindi ve yazılım firması vardı. Bir gün firmaya ziyaretime gel dedi. O gün beni denemek için yazılımlarla uğrastırdılar. Ama ben bu yazılımlardan pek anlamıyordum. Yazılım geliştirmeni dışında başka bir şey deneyebilir miyim dedim. başka bir yol bulmalıydım ve ben bunları satmayı deneyebilir miyim dedim. Tamam dediler normalde ayda 2 tane satılan o programdan ben bir günde 3 tane satınca asla vazgeçmeyecekleri bir eleman oldum. Aradan geçen zamanla alanımda en iyi satış mühendisine döndüm. Arka arkaya 3 ay ayın elemanı seçildim. Nereden nereye eğer o gün o fuara uğramasaydım belki de sıradan biri olarak kalacaktım."&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-8852017738600856627?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/8852017738600856627/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=8852017738600856627' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8852017738600856627'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8852017738600856627'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2010/11/yazar-msnz.html' title='Yazar mısınız?'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-5306665816728208858</id><published>2010-10-31T11:52:00.000+02:00</published><updated>2010-10-31T11:57:29.030+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Nasuh Mahruki'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Everest'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kişisel gelişim'/><title type='text'>Kendi Everestinize Tırmanın</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large; "&gt;"Herkes Everest'e tırmanamayabilir ama herkesin tırmanabileceği bir Everest'i vardır. Marifet bu Everest'i bulmak ve bu Everest'e tırmanmak için kendi en iyimizi ortaya koymaktır."&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Nasuh Mahruki’nin son kitabının başlığı “Kendi Everestinize Tırmanın.” Everest’e tırmanan ilk Müslüman ve Türk Dağcı olan Nasuh Mahruki’nin yaşamı insanlara hizmet etmekle geçmiştir. Kendisi deyim yerindeyse dünyada tırmanılmadık dağ bırakmamıştır. Nasuh Mahruki’nin kurucusu olduğu Arama Kurtarma Derneği (AKUT) yıllardan beri dağda ya da enkaz altında kalan binlerce insanı kurtarmıştır. Nasuh Mahruki ve arkadaşları aksiyon filmlerinde gördüğümüz gibi insanlardır. Bir farkla onların hayatı film değil, gerçektir. Doğu Anadolu’da karın kapattığı bir köy yolunda kar motosikletiyle doğum yapmak üzere olan bir kadını hastaneye yetiştiren bir AKUT gönüllüsüdür. Ünlü bir politikacı ya da sıradan insanlar dağda kaybolduğunda ilk harekete geçenler yine AKUT gönüllüleridir. Bütün bunları niye anlatıyorsun diye sorarsanız, Kendi Everestinize Tırmanın kitabını yazan Nasuh Mahruki’nin sözlerinin çok sağlam temellere dayandığını söylemek istiyorum. &lt;b&gt;Kişisel gelişim kitaplarının yazarlarının ve konuşmacılarının birçoğu hayatları boyunca ciddi hiçbir şey yapmamışlardır. Ne ciddi bir tehlikeyle yüzleşmişler, ne çok önemli kararlar almışlar, ne de çok büyük başarılara imza atmışlardır. Birçoğu yaşadığı ülkenin bile dışına çıkmamıştır, ama başka insanlara yol göstermektedir.&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Nasuh Mahruki, yıllardan beri kişisel gelişim seminerleri de vermektedir. Ama kitap yazmak başka bir şeydir. Bence Nasuh Mahruki bu kitabıyla kişisel gelişim alanına profesyonel bir giriş yapmıştır. Kendi Everestinize Tırmanın başlıklı kitabın içeriğinde yılların dağcılık, keşif ve kurtarma tecrübesi bulunmaktadır. 376 sayfalık kitabı bir çırpıda okudum. Kitabın sayfalarında Nasuh Mahruki ile dağlara tırmandım; buzul çatlaklarına düştüm; Gölcük depreminde bir çocuğu kurtarmaya çalıştım, Antartika’ya gittim, üşüdüm, halüsinasyonlar gördüm, sıcak evime döndüm. Bütün bunlardan Nasuh Mahruki’nin yardımıyla 64 tane ders çıkardım. Onun yardımıyla bulduğum ilk ders “Hayatın İçinde Kendi Yerimi Aramak” oldu. &lt;b&gt;Bir insan olarak bu dünyaya nasıl katkıda bulunabilirim? İyi ve ahlaklı bir insan olarak kendimi nasıl geliştirebilir ve nasıl hizmet edebilirim?&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Nasuh Mahruki’nin bence rehberlik ettiği en önemli derslerden bir tanesi de “İçimdeki en iyi beni aramak” oldu. Nasuh Mahruki içimizdeki en iyi beni bulmanın aslında içimizdeki en iyi beni inşa etmek olduğunu söylüyor. Abraham Maslow’a referansla yapabileceğimizden daha azını yaparsak, bu yaşamın sonunda mutsuz olacağımız belirtiyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kendi adıma kitabın en beğendiğim bölümleri risk yönetimiyle ilgili olan bölümler oldu. Dağlarda ya da kurtarma operasyonlarında riske hazırlanmış, riskle karşılaşmış ve riski yönetmiş sanırım dünyada Nasuh Mahruki’den daha deneyimli çok az insan vardır. &lt;b&gt;Hayatımızın ve kariyerimizin her anının hesaplanabilir ve hesaplanamaz risklerle dolu olduğunu düşünürsek risk yönetmeyi öğrenmemiz gerekiyor&lt;/b&gt;. Nasuh Mahruki’nin birinci sınıf yaşanmış örneklerle açıkladığı risk yönetimi kitabın bence en özel bölümlerinden.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kitabın içindeki 64 dersin her biri, her hafta okullarda bir ders saatinde tartışılacak olsa öğrenciler harika bir odaklanma yaşardı diye düşünüyorum. Toplumumuzda Nasuh Mahruki gibi özü sözü bir, dürüst ve çalışkan,  problem çözen, yardım eden insanlara ihtiyacımız var. Teşekkürler Nasuh. İyi ki varsın.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-5306665816728208858?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/5306665816728208858/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=5306665816728208858' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/5306665816728208858'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/5306665816728208858'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2010/10/kendi-everestinize-trmann.html' title='Kendi Everestinize Tırmanın'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-1656533804585260607</id><published>2010-10-10T13:04:00.002+03:00</published><updated>2010-10-10T13:13:32.449+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='lokman ayva'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='engel'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='başarı öyküsü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='engelliler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='başarı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='körlük'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='görme engelliler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='motivasyon'/><title type='text'>Harikulade Bir Başarı Öyküsü: Lokman Ayva</title><content type='html'>&lt;i&gt;“Kalp gözünün körleşmesi, fiziksel gözün körleşmesinden daha tehlikelidir. Ölümün en güzel yanı, sonunda hepimizi eşitleyecek olmasıdır.”&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Engellilerle ilgili bir yazı yazmaya hazırlanırken Lokman Ayva’nın özgeçmişini de araştırdım ve belki bazılarınızın bildiği harikulade bir başarı öyküsüyle karşılaştım. Bir başka yazıda Türkiye’de engellilerin sorunlarını ve diğer insanların onlara bakış açısını yazacağım.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;1966 Yılında Konya’nın Başköy kasabasında doğan Lokman Ayva 11 yaşında geçirdiği menenjit hastalığı sonucu görme yeteneğini kaybetti. Eğitimine bu sebepten dolayı 5 yıl ara vermek mecburiyetinde kaldı. Lokman’ın babası bir devlet kurumunda odacılık yaparken, şef, ziraat mühendisi gibi elemanlar daireye gelirken oğlunu başkalarından hep saklardı. Böyle bir psikolojide yetişen Lokman, yabancı kişilerle de konuşurken hep kekelerdi. Yaz aylarında açılan bir okuma-yazma kursuna katıldı ve Braille (kabartma) yazıyı orada öğrendikten sonra 1982 yılında Ankara Körler Ortaokuluna başladı ve 1985 yılında bu okuldan mezun oldu. Okula gelene kadar babası, Lokman’ın bir şeyler yapabileceğine pek inanmazdı. Babası, Körler Ortaokulunun kör müdür yardımcısını ve bir İngilizce öğretmenini görünce oğlunun da bir İngilizce öğretmeni olmasını gönülden arzu etti ve bundan böyle daha büyük bir şevkle çocuğunu okutmak istedi. Lokman, hem fizikî bakımdan, hem de ailesinin maddî yetersizliklerinden ötürü çok zorlanmasına rağmen büyük bir azimle eğitime devam etti. Ailesi, yol parası bulamadığı için, çoğu kez komşuların yardımına da ihtiyaç duyardı.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Lokman, Körler ortaokulunda özgüvenini iyice geliştirdi. Öğretmenlerin kendi hayatlarından bahsetmeleri, onu derinden etkiledi. Bir gün rehberlik servisine gittiğinde, heyecandan yine kekeledi. Rehber öğretmenleri, bunun üzerine “madem zorlanıyorsun o hâlde bu problemin üstüne gidelim” dediler. Bunun üzerine tiyatroda çalıştı. Olumsuz psikolojisini yıktı ve kör olduktan sonra hiç tatmadığı başarma duygusunu orada tatmaya başladı. Lokman Ayva, okul yıllarını hatırladığında bir başarı öyküsü hiç unutamaz: “Orta birde fen bilgisinde 10 kişi 2 aldı, bir ben 5 aldım. Öğretmenimiz, herkese çay ısmarladı ve ‘Lokman’ın çayı 2 şekerli olsun’ dedi. Bu benim gerçekten çok hoşuma gitmişti. Bu duygular, benim okulu birincilikle bitirmeme sebep olmuştur”. Lokman, kazandığı bu özgüvenle çok azimli çalıştı ve sadece ortaokulda değil, lise ve üniversitede başarılı oldu. 1988’ de Ankara Bahçelievler Cumhuriyet Lisesi’ni tamamladıktan sonra aynı yıl içinde Boğaziçi Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, İşletme Bölümüne kaydını yaptırdı ve 1993 yılında mezun oldu. 1993-1996 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İşletme Bölümünde ayrıca Yüksek Lisans yaptı. Aradan uzun geçen yıllar sonra şimdi de yine Boğaziçi Üniversitesi’nde doktora yapıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Lokman Ayva, üniversite eğitimi ile birlikte çeşitli şekillerde iş hayatını da sürdürdü. Ancak, kendisi örgütlü kör hareketinin içerisinde yönetici konumlarda bulunmak ve özürlülerin sosyal sorunlarıyla ilgilenmekle ün yapmıştır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sıkıntı içerisinde yaşayan özürlü insanlarımızın yaşadığı problemleri en aza indirgemek isteyen ve onlara müreffeh bir hayat sunma yönünde çaba sarf eden Lokman Ayva, başkanlığını yaptığı Beyaz Ay Derneği bünyesinde engelli insanlarımızın sahip oldukları engelli psikolojilerini yıkarak, normal bir insan gibi hayata adaptasyonları noktasında yoğun çalışmalar sarf etmiştir. Bir mülakatta, “sosyal ve fiziksel sistemler, belirli bir insan tipine göre ayarlanmış. İşte bu bakış açısını değiştirmek için, ya sistem içinde olacaksınız ya da açıyı genişleteceksiniz. Bizler de sistem içinde olamayacağımıza göre açıyı genişletmemiz lâzım” diyen Lokman Ayva bu uğurda çok çaba sarf etmiş ve toplumun özürlülere daha hoşgörülü bakması yönünde bilimsel, sosyal ve siyasî faaliyetlerde bulunmuştur. 3 Kasım 2002 seçimleriyle birlikte Türk siyasî tarihinde ilk defa görme engelli bir kişi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girme şansını elde etmiştir. Milletvekili olduktan sonra TBMM’de yapılacak törende ‘yemin metnini’ nasıl okuyacağını Meclis Genel Sekreterliği’ni soran Lokman Ayva’ya, “Şimdiye kadar hiç böyle bir ihtiyaç olmamıştı. Maalesef öyle bir metin elimizde yok” cevabını aldı. İyi bir hafızaya sahip olan Lokman Ayva, buna rağmen kabartma bir metin hazırlatılmasını talep eder ve yemin töreninde de kabartma metninden yeminini okudu.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-1656533804585260607?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/1656533804585260607/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=1656533804585260607' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/1656533804585260607'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/1656533804585260607'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2010/10/harikulade-bir-basar-oykusu-lokman-ayva.html' title='Harikulade Bir Başarı Öyküsü: Lokman Ayva'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-3718312655345978000</id><published>2010-09-19T15:16:00.001+03:00</published><updated>2010-09-19T15:16:43.869+03:00</updated><title type='text'>Kaderiniz elinizde mi, değil mi?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kiminle evleneceğinize, hangi okula gideceğinize, hangi işe gireceğinize kim karar veriyor? Küll-i irade ve cüzzi irade diye ilkokuldayken din dersinde bir kavram öğrenmiştim. Küçük şeylere biz insancıklar karar verirken, büyük şeylere Allah karar veriyor. Kaderle ilgili birçok tartışma olsa da, evlilik, okul ve iş gibi bazı temel konularda bizim inisiyatifimizin çok az olduğunu düşünüyorum. Bu konulardaki son kararlar bizim elimizde olmasa da olası en iyi ve hayırlı seçeneklere ulaşmamız bizim cüzi irademizin gayretlerine bağlıdır. Ramazan ayında Kahramanmaraş’ta Güvenmez ailesine iftar için misafir olduğum zaman bu konu yine gündeme geldi. Yine o görüşümü tekrarladım. Hangi okula, hangi işe gireceğimiz, kiminle evleneceğimiz bizim elimizde değil dedim ve bu fikrimi teyit eden Muhsin Güvenmez’in öyküsünü öğrendim.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Muhsin ve ağabeyi henüz 12-13 yaşındayken Alata Teknik Bahçıvanlık Okulu sınavlarına girmek üzere Adana’dan Mersin’e gittiler. Muhsin, ağabeyi Mehmet'ten bir yaş küçük olmasına rağmen ilkokulu ağabeyiyle birlikte o sene bitirdi. Mersin’in Erdemli ilçesinde sadece ortaokul düzeyinde eğitim veren bu okul, onların erken yaşta meslek edinmelerinin tek yoluydu. Okula gidip müdürün odasına çıktılar. Biz sınavlara girmek istiyoruz dediler. Müdür yaşlarını sordu. Muhsin’e dönüp bu sene 1950 doğumluları değil, 1949 doğumluları alıyoruz dedi. Ağabeyiyle bakıştılar. Muhsin bu okulun sütçülük şubesinde o sene öğrenci olamadığı için işçi olarak girdi. Ağabeyi de sınavlara girip kazandı. Bir sene çabuk geçti. Ağabeyi ikinci sınıfa geçmişti. Muhsin kendini gireceği Türkçe, matematik ve biyolojiden oluşan 3 aşamalı okula giriş sınavına hazırladı. Artık sadece sınava girecek,  geçecek ve okulun işçisi değil, öğrencisi olacaktı. Karnesini alan ağabeyiyle yaz tatilinde çalışmak üzere babalarının yanına tekrar döndüler.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Muhsin’in kafasında sadece o sınav vardı. Okumayı o kadar çok istiyordu ki yolculuk sorunu ve yer bulamama gibi olasılıkları en aza indirmek amacıyla sınav tarihinden 3 gün önce Mersin’e gitmeye karar verdi. Otobüs mersin otogarına doğru giderken mersinin girişinde olan Teknik Ziraat Müdürlüğü’nün önündeki bahçede bir kalabalık olduğunu fark etti. Hemen otobüsü durdurup indi ve koşarak kalabalıktan birisine bu kalabalığın nedenini sordu ve o şok edici cevabı duydu. O gün o saatte okulun giriş sınavı yapılıyordu. Muhsin sınav tarihini yanlış biliyordu. Tekrar dönüp sınavın nerede yapıldığını öğrendi. Koşarak okula vardığında sınav çoktan başlamıştı. Sınava gireceği sınıfın kapısına geldi. Sınıfa girmek istedi, ama kapıdaki görevli onu içeri almadı. İçeride gözetmen olarak Müdür Recep Meriç bulunuyordu. Sıraların arasında gezinip duran müdürle göz göze gelmek için hizalı bir şekilde dışarıda bekliyordu. Sonunda Muhsin’i fark eden müdür kapıya kadar geldi. “Hayırdır, Muhsin” dedi. Muhsin heyecanlı heyecanlı sınava girmek istediğini, sınav tarihini 3 gün sonra sandığı için geç kaldığını söyledi. Onu sınava aldıkları takdirde 20-25 dakikadır içeride sınav olan öğrencilerle birlikte çıkacağını belirtti. Buna rağmen müdür gelecek seneki sınava girebileceğini söyledi. Bunun üzerine zaten bir senedir okumayan Muhsin eğer o sene okula kayıt yaptıramazsa hiçbir zaman okuyamayacağını anlattı. Müdür gözlerinden okuma aşkı fışkıran bu kan ter içinde kalmış öğrencinin gözlerine bakarak biraz daha düşündükten sonra beklemesini istedi. Öğrenciler sınavdan çıktılar. Muhsin merakla müdürün yanına koştu. Müdür “seni bu sınavdan sıfır aldın varsayıyoruz. Normalde üç sınavdan herhangi birisine giremeyen öğrenciler diğer sınavlara da giremiyor. Ama sana öğleden sonraki matematik ve biyoloji sınavlarına girme hakkı tanıyorum, yeterli puanı alırsan, belki bir ihtimal kazanırsın’’dedi. Öğleden sonraki iki sınava da giren Muhsin yeterli puanı alarak okula kayıt yaptırma hakkı kazandı. Okula kaydını, sevinci içi içine sığmayarak yaptıran bu okuma aşığı çocuk Alata Teknik Bahçıvanlık Okulunu birincilikle bitirdi. Bu öyküdeki Külli İrade, küçük Muhsin’i sınava üç gün önce gönderiyor; cüzi irade ise sınavı kazanabilmek için elinden gelen iyi şekilde hazırlanıyor. Ama Külli irade istemezse, üç gün önce de olsa yola çıkan otobüsün lastiği patlar, Küçük Muhsin o sınava yine giremez.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Not: Evlilik, iş ve okulla ilgili benzer öyküleriniz varsa gönderirseniz okumak isterim.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-3718312655345978000?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/3718312655345978000/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=3718312655345978000' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3718312655345978000'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3718312655345978000'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2010/09/kaderiniz-elinizde-mi-degil-mi.html' title='Kaderiniz elinizde mi, değil mi?'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-1715250097891932488</id><published>2010-05-09T15:52:00.000+03:00</published><updated>2010-05-09T15:53:50.409+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yeni'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='keşif'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='üniversite'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hatalar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='korkmak'/><title type='text'>Özer'in Öyküsü</title><content type='html'>İlkokulun birinci günü Özer’i okula babası götürdü. Okula varınca babası, “Özercim, okul eve çok yakın. Akşam çıkınca kendin gel.” Dedi. Küçük çocuk biraz endişelendiyse de, “tamam baba” dedi. Okul bitip dışarı çıkınca sokakları karıştırdı. 10-15 dakika bir sokaktan çıkıp öbürüne girdi. Ne yapsa sonuçsuzdu; evin yolunu bulamıyordu. O endişe halinde sokağın köşesinde bir oyuncakçı dükkanı gördü. Oyuncakçı dükkanına girdi; trenlere, Legolara baktı. Korkusu biraz geçmiş ve sakinleşmişti. Sonunda evin yolunu buldu ve eve gitti. Eve geç kaldığını annesi ve babası fark etmemişti. O akşam odasına çekildiğinde günün bir incelemesini yaptı. “Ne olmuştu?” “Sabah babası bildiği yoldan onu okula götürmüştü, iyi de olmuştu; böylece okula zamanında varmıştı. Akşamsa yeni yollara girip kaybolmuştu; ama bir dükkan keşfetmişti. Eğer başka yollara sapmasa oyuncakçıyı bulamayacaktı . Öyleyse zaman kısıtlı iken bildiğimizi yapmaktan şaşmamalıyız. Ancak zaman varsa yeni yolları, yeni seçenekleri denememiz gerekir.” Özer bu anlayışı, bir yaşam düsturu olarak benimsedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlkokuldayken hiç reklamı olmayan, kimsenin dinlemediği müzikleri dinlemeye ve izlemediği filmleri izlemeye, kimsenin okumadığı kitapları okumaya başladı. Altıncı sınıfa geldiğinde İngilizce öğrenmesi gerektiğini hissetti. Ailesinin teşviki olmadan bir İngilizce kursuna yazılacaktı. Para lazımdı. Babasına sorarak evdeki eski kitapları tezgah açıp satmak istedi. Babasının onayıyla bulduğu tahtalardan bir tezgah hazırladı. İşler iyi gitti ve neredeyse tüm kitapları sattı. Kazandığı parayla kursa yazılmadı ama, gitti daha fazla eski kitap aldı. Eğer parayı kursa yazılmak için kullansaydı, ikinci ayın taksidini ödeyemezdi. Bu arada Üsküdar ve Kadıköy belediyelerinin açtığı ücretsiz Flüt, tiyatro ve bilgisayar kurslarına yazıldı. Okulda oldukça popülerdi, çünkü hem güzel sanatlar alanındaki gelişen yetenekleriyle insanların dikkatini çekiyordu hem de okuduğu farklı kitaplar ve izlediği farklı filmler sayesinden hep anlatacak ilginç bir şeyleri oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liseye geldiğinde bir İstanbul Kaşifi oldu. Elindeki mavi kart (günümüzün sınırsız akbili) ile otobüsle bütün İstanbul’u defalarca gezdi. Bütün müzeleri, kasırları ve kenar mahalleri. Lise ikinci sınıfa geldiğinde konserlere, balelere, tiyatro gösterilerine gitmeye başladı. Her etkinliğe giderken de yanında bir kayıt cihazı da götürürdü. Bu kayıt cihazı sayesinde gösterinin müziklerini evinde tekrar dinlerdi. Lise sonda üniversiteye de hazırlanması gerekiyordu ama Özer bir gün geziyor, bir gün üniversite hazırlık kursuna gidiyordu. Kimse onun üniversite kazanacağını beklemiyordu. Sınav sonuç belgesinde Kastamonu’da bir okula girdiği yazılıydı. Kastamonu’ya gittiğinde okuldaki arkadaşlar batsın bu dünya modundaydı. Hepsi yeniden sınava girmeye ya da yatay / dikey geçiş yapmayı düşünüyorlardı. Özer’se Kastamonu da olduğuna çok mutluydu. Çünkü İstanbul onun için bitmişti. Kastamonu da ise keşfedecek çok şey vardı. 30’a yakın evliyanın mezarı, tarihi camiler, tipik Osmanlı evleri ve Türkiye’nin manen en sevilen dağı: Ilgaz Dağı. Kısa sürede Kastamonu’yu keşfetti. İlgili bir turizm vakfından aldığı onayla gönüllü turizm rehberi oldu. Bu rehberlik işi onu binlerce kişiyle tanıştırdı. Hem rehberlikten bahşiş alıyordu; hem de en iyi restoranlarda turistlerle bedava yemek yiyordu. Kastamonu’nun itibarlı bir insanı olmuştu. Birinci yılında İstanbul’lu bir işadamı onu çok sevdi ve onu İstanbul’a staja davet etti. İkinci yıl Belçika’lı bir aile yaz tatili için Belçika’ya, üçüncü yıl Amerikalı bir aile Kuzey Karolayna’ya. Dördüncü yıl okul bitince hemen askere gitti. Askerden dönünce hiç iş aramadı. İş onu arıyordu çünkü. Sosyal becerileri fevkalade gelişmiş, İngilizce konuşan, Avrupa ve Amerika görmüş, kültürlü, problem çözebilen bir insandı çünkü.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-1715250097891932488?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/1715250097891932488/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=1715250097891932488' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/1715250097891932488'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/1715250097891932488'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2010/05/ozerin-oykusu.html' title='Özer&apos;in Öyküsü'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-6455861091801625133</id><published>2010-04-10T20:49:00.003+03:00</published><updated>2010-04-10T20:54:15.611+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='doğal kaynaklar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Maldiv'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='başarı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='petrol'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk okulları'/><title type='text'>Başarının Yeni Sırrı: Doğal Olmayan Kaynaklar Geliştirmek</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large; "&gt;Bazıları zengin bir ailede ya da zengin bir coğrafyada doğar; ama marifet sıfırdan kalben, manen ve maddeten zenginleşmek ve başkalarına yardım etmektir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;10 günlük bir seyahat ve Sıra Dışı Anne-Babalık, Sıra Dışı Öğretmenlik Teknikleri başlıklı konuşma programları için Sanat Arat ile birlikte Sri Lanka ve Maldivler'e gittik. Bu seyahatten edindiğim bazı izlenim ve düşünceleri paylaşmak istiyorum. Önce İstanbul’dan Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkenti olan Abu Dabi hava limanına uçtuk, oradan aktarma ile Sri Lanka’ya geçecektik. Uçaktan inince hava limanına girdiğimizi sanarken bir de baktık ki, Duty Free Shop-Vergisiz Alışveriş merkezinin içindeyiz. Tamamen satışa odaklanmış bir hava limanı. Hava limanı içinde yer hizmetlerinin ulaşımı için kullanılan araçlar BMW’nin en lüks ve en son modelleri.  Normalde bu tür arabalar, daha sıradan ve fonksiyonel olur. Hava Limanındaki alışveriş merkezinde yerel hediyelik eşyaları saymazsak Birleşik Arap Emirliklerine ait hiçbir şey satılmıyor. Petrol zengini bu ülke, paranın gücüyle müthiş bir mimari yapılaşmaya ve gösterişe sahip; ama bu gösteriş daha çok kabuk düzeyde; içi pek dolu görünmüyor. Sanat Arat soruyor: Bir gün petrolleri biterse ya da dünyada petrole ihtiyaç kalmazsa ne yapacaklar?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sri Lanka, İngiliz sömürgesi bir ada olmaktan çıktıktan sonra çok fazla gelişememiş. İngiliz Sömürgesi oldukları dönemde eğitim dili İngilizce iken, 1980’lerin başında yerel lisan olan Sinhala diline çevriliyor. Eğitim dili Türkiye’de oldukça tartışmalı bir konudur. Bu konuya yaptığım seyahatlerden bakınca manzara farklı görünüyor. Anaokulundan ya da ilkokuldan başlayan ve İngilizce olarak yapılan bir eğitim çocukların ana dili gibi İngilizce öğrenmesine yol açıyor. Bir ülkenin vatandaşlarının çoğunun İngilizce konuşması küresel dünyaya daha iyi uyum sağlamalarına yardım ediyor. Ticaret, turizm ve eğitim açısından bugün için geçerli dil İngilizce. Sanat Arat soruyor; “Neden İngilizce? Neden başka bir dil değil?” Bu sorunun cevabı basit, ekonomik ve siyasi olarak üstün olan ülke (Amerika) kendi dilini dünya dili yapıyor. Olasılıkla Sinhala dili, hiçbir zaman dünya dili olmayacak. Türkçe’nin bir gün dünya dili olma olasılığı var. Bu konuda en büyük etkiyi dünya çapında yayılmış Türk okulları oluşturuyor. Dünyanın dört bir köşesindeki Türk okulları, bu ülkelerin vatandaşlarına çok üst düzey seviyede Türkçe öğretiyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Maldivler, Hint Okyanusu’ndaki muhteşem, dünyadaki cennet buraları denecek kadar güzel adalarıyla ünlü. Adaların kıyılarında binlerce rengarenk balık ve mercanlar var. Dünyada profesyonel ekipman olmadan balıklarla yüzebileceğiniz nadir yerlerden biri. Türkiye’de ortalama turist başına harcama 659 dolarken, Maldiv’de ortalama turist başına harcama 755 dolar. Maldivler yaklaşık 100 dolar daha fazla kazanıyor. Maldivler’de bir üniversite yok. Maldiv ekonomisinin tamamı turizme dayanıyor. Bu arada neden Maldiv’de "turist başına gelir", Türkiye’den daha yüksek? Bunun nedeni basit, Allah Maldiv’e bir lütufta bulunmuş; tabiat güzelliklerinin en güzelini vermiş. Biz Türkler olarak ülkemizin tabiat güzelliklerine aşık olsak da Maldivler’deki gibi bir okyanusumuz ve adalarımız yok. Ama dikkat ederseniz Türkiye’deki turist başına harcama sadece 100 dolar kadar düşük. Türkiye’de Maldiv’de hiç üniversite olmamasına karşın Türkiye’de 100’e yakın sayıda üniversite var. Türkiye’de biz doğal güzelliklerimizin üzerine binden fazla 5 yıldızlı tatil köyü yaptık. Türkiye’nin dünyada bir başarısı varsa, bu başarılar bilgi ve çalışkanlıkla hayata geçirilen projeler sonucunda ortaya çıkmıştır. Anlayacağınız marifet, petrol kaynaklarının üstündeki Birleşik Arap Emirlikleri ya da dünyanın en güzel adalarının üstündeki Maldivler gibi coğrafi olarak avantajlı bölgelerde doğmak değil, doğduğumuz yer neresi olursa olsun, bilgi, çalışkanlık ve yaratıcılıkla dünya çapında başarı elde etmek. Sri Lanka ve Maldivler’deki Türk okullarındaki yönetici ve öğretmenlerimiz de bulabildikleri en iyi kaynakları çalışkanlıklarıyla birleştirip eni iyi eğitim hizmetini vermeye çalışıyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-6455861091801625133?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/6455861091801625133/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=6455861091801625133' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/6455861091801625133'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/6455861091801625133'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2010/04/basarnn-yeni-srr-dogal-olmayan.html' title='Başarının Yeni Sırrı: Doğal Olmayan Kaynaklar Geliştirmek'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-6959306058430971649</id><published>2010-01-03T12:34:00.005+02:00</published><updated>2010-01-03T12:44:38.711+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yeni yıl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='muhasebe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='2009'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='planlama'/><title type='text'>2009’da Neler Öğrendim?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Her yıl başı, o yıl neler öğrendiğimin kişisel bir muhasebesini yapıyor ve paylaşıyorum. Birçok okurum beni takip ederken, kendi öğrendiklerini de yazıyorlar. Siz de deneyebilirsiniz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ocak&lt;/span&gt; / Çalışanlarını kollayan işletmelerin, işletmelerini kollayan çalışanların &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;a href="http://meliharat.blogspot.com/search/label/insanc%C4%B1l%20kapitalizm"&gt;İnsancıl Kapitalizm&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;i hayata geçirebileceklerini, huzurun paradan daha önemli olduğunu ama insanların bunu anlamadığını, ruhu fakir olanların stokladığını, ruhu zengin olanların paylaştığını öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Şubat&lt;/span&gt; / Esneklik göstermesini, yumuşak bir yaklaşım göstermesini bilmeyen annebabaların çocuklarını kaybettiklerini, keskin sözlerin niyetleri temsil etmediğini ve niyetlere değil bu sözlere cevap vermenin çıkmazlar oluşturduğunu; korku filmi izlemek yerine memurların üst düzey bürokratları kızdıracak bir şeyler yapmasının daha dehşet verici olduğunu öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Mart&lt;/span&gt; / Manisa’daki muhteşem mekan Ayn-ı Ali’de, Dr. Ömer Karakaş ile İkinci Murat’ın neden padişahlığı 12 yaşındaki oğluna bıraktığını, buna karşılık küçük bir şirketi bile 20 yaşındaki oğullarımıza neden bırakamadığımızı öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Nisan&lt;/span&gt; / Genç insanların hata yapabildiğini, hata yapanlara ne kadar sancılı olsa da hatalarını söylemek gerektiğini, ama zaman tanımak gerektiğini, insanları değişebildiğini, olgunlaşabildiğini hatırlamak gerektiğini öğrendim. Sıra Dışı Yaşam Becerileri'nin "Her yeni insan hayatımıza verilen bir hediye olabilir" düsturunu hiç akıldan çıkarmamak gerektiğini yoksa önemli bir genç ile tanışamayacağımı öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Mayıs&lt;/span&gt; / En büyük yoksulluğun &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;umutsuzluk&lt;/span&gt; olduğunu, Yüce Allah’ın bazen hiç beklenmeyen anda umut cinsinden rızkını verebildiğini öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Haziran &lt;/span&gt;/ Türkiye’de karşılaşabileceğim belki de en müthiş iki kişisel gelişim öyküsünün &lt;a href="http://meliharat.blogspot.com/2009/07/kucuk-beyzadan-hayat-dersleri-en-super.html"&gt;Elazığ'da Beyza Yıldırğan'ın kelimelerine&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://meliharat.blogspot.com/2009/06/inanlmaz-oyku.html"&gt;Esra Gülmez'in çocuklarını eğitme mücadelesinin kendi yaşam serüvenine sığacağını&lt;/a&gt; şaşırarak gözyaşları içinde öğrendim. (Meraklısı benim yazımlarından araştırabilir.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Temmuz&lt;/span&gt; / Projesi olan insanları zamanının az, üretmekten aldıkları keyfin çok olduğunu, yaz aylarının kitap okuma ve yazma projeleriyle güzelleştiğini öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ağustos&lt;/span&gt; /Ağrı Dağı’nda dağ suyundan yapılmış bir çorbanın kararlı bir dağcıyı durdurabileceğini, başarı için kondisyondan çok hırsın önemli olduğunu, kanser denilen illetin bazen teşhisten hemen bir ay sonra şaka yaparcasına bir insanı alıp götürebileceğini öğrendim. Ölümü erteleyemeyeceğimizi ama düzenli olarak yüzerek daha kaliteli bir şekilde yaşayabileceğimizi; uzun yaşamanın sırrının zengin bir sosyal ilişki ağıyla birlikte kendi işimizi kendimizin gördüğü bir köy evinde yaşamak olduğunu öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Eylül&lt;/span&gt; / İftar hazırlamanın, iftar etmekten daha güzel olduğunu, görmenin ve kokuların insanı doyurduğunu, hafif bir iftar yemeğinin ağır bir iftar yemeğine kıyasla özellikle sofradan kalktıktan sonra insanı çok daha fazla mutlu ettiğini öğrendim. İnsanın özellikle başkaları için ettiği duaların kabul olduğunu öğrendim. İzmir'deki en güzel serüvenlerden birinin Karşıyaka'dan Kuş Cennetine kadar bisikletle giderek yaşandığını öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ekim &lt;/span&gt;/ İyi niyetle ama olgun olmayan ortaklarla başladığımız işbirliklerinin başarı şansının çok küçük olduğunu, Türkiye'deki en güzel maceraların seyahatlerle yaşanabildiğini öğrendim. Türkiye'nin en berbat çay içme deneyimlerinden birinin şaşırtıcı bir şekilde Rize'de ÇayKur Çay Bahçesi'nde yaşanabileceğini, en güzel mıhlamanınsa Ovit dağında acemi bir aşçının elinden çıkabileceğini öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kasım &lt;/span&gt;/ Antalya'nın konseptinde tabela olmayan 5 yıldızlı bir otelinin sudan bir sebeple müşterilerini mutsuz edebildiğini, buna karşılık Denizli'nin ünlü helvacısı Hacı Şerif'in küçük ve sıra dışı tatlarla insanları mutlu edebildiğini öğrendim. İnsanın kendine demir gibi sağlam bir kardeşin nereden ve nasıl çıkacağını hiç tahmin edemeyeceğini öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Aralık &lt;/span&gt;/ Danimarka'dan başlayarak tüm Avrupa'da Türklerin kendilerini en üst düzeyde eğitmeleri gerektiği halde, eğitimden uzak durarak Avrupa'nın işçisi olarak kalmayı kabullendiklerini, Arnavutluk'un şaşırtıcı bir şekilde Türkiye'den daha fazla Avrupa ile bütünleşebileceğini, sıradan bir Arnavut'un kolayca İtalyanca, Yunanca, Türkçe ve İngilizce öğrenebildiğini öğrendim. Hayalini kaybeden bir insanın her şeyini kaybedebildiğini, onun için insanın hiç bitmeyecek hizmet etme hayalleri kurması gerektiğini öğrendim.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-6959306058430971649?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/6959306058430971649/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=6959306058430971649' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/6959306058430971649'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/6959306058430971649'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2010/01/2009da-neler-ogrendim.html' title='2009’da Neler Öğrendim?'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-182888425468661029</id><published>2009-12-20T13:36:00.002+02:00</published><updated>2009-12-20T13:45:06.578+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='marka'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fiyat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sadakat'/><title type='text'>Kimler Marka Olamaz?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=" text-align:justify;font-size:20px;"&gt;Hikayesi olmayan marka olamaz. Fark edilecek bir yönü olmayan marka olamaz. Müşterisine arka çıkmayan marka olamaz. Paralı ya da parasız reklam yapmayan marka olamaz. Çalışanı işini sahiplenmeyen maka olamaz. Can sıkıcı olanlar marka olamaz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marka Konferansı'nın onuncusu düzenlendi. İlk dört yıl üst üste bu toplantıya katıldığımda kendim için oldukça ilginç bilgiler toplamıştım. Sonraki yıllarda asistanlarımı göndererek konferansta sunulan bilgileri edinmeye çalıştım. Konferans günü ben de eğitimde olduğum için asistanım Şule Genç'in programa katılmasını sağladım. Konferans’ın bitişinden hemen sonra buluştuk ve neler olduğunu sordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şule’nin konferansla ilgili ilk yorumu size ilginç gelebilir: "Marka Konferansından çok bir Marka Partisi idi." Ayşegül Yürekli'nin organize ettiği bu toplantı için bu yorumu duymak aslında normaldi. Ayşegül Hanım ve ekibi, yıllardır modern pazarlama kavramlarını iyice sindirmiş olmalılar. Bugün markalaşma çok önemli ölçüde etkileşimi ve eğlenceli olmayı da içeriyor. Bir marka eğlenceli olabildiği ya da can sıkıcı olmadığı ölçüde hızlı tutunuyor. Marka konferansı ilk başladığı yıllardan beri çok rağbet görüyor. Bunun nedenlerinden bir tanesi de hem ayrıntılara hem de eğlenceye önem verilmesi. Elbette bir konferansın en önemli özelliği, yeni bilgilerin sunulmasıdır. Onu da dünya çapında uzmanlar, danışmanlar ve yöneticilerle yapmaya çalışıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marka Konferansı'nın daha önceden tanımlanmış bir konuşmacı listesi olmasına rağmen sıra dışı bir şekilde birçok sürpriz isim de bu yılki etkinliğe katılmış. Hülya Avşar ve İclal Aydın gibi isimler de Marka Konferansı'nda görünen sıra dışı isimlerden. İnsanın aklına neden böyle bir şey yapıldığı geliyor. Neden bu kadar markalaşmış iki isim, programda yer almadığı halde, programa dahil ediliyor? Bunun birçok nedeni vardır; ama benim yorumum sonucuyla ya da "&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Müşteri Sadakati&lt;/span&gt;" ile ilgili olacak. Belirli bir işle ilgili standartları sağlarsanız müşteri memnuniyeti yaratırsınız. Ama müşteri beklentilerini aşarsanız Müşteri Sadakati yaratırsınız. Bu restoranlarda sipariş etmediğiniz halde gelen ve ücreti alınmayan ikramlar gibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konferansta Dean Aragon ve Guy Murphy, "Marka Ego"sundan söz etmişler. Bugün Türkiye'de birçok marka ve markanın yöneticisi, komik ve anlamsız bir böbürlenme içindedir. "Biz şöyle büyüğüz, biz böyleyiz" diye hem kendi aralarında hem reklamdan tutun üretime kadar her türlü tedarikçiye kocaman bir fil egosuyla yaklaşırlar. Bu fil egosunun yoğun olduğu tutum insanları ve tedarikçileri kırarken yeni fikirlerin ve mantıklı eleştirilerin de gelmesini de engeller. Jonathan Bank'in Türkiye'deki tüm girişimcileri ilgilendiren bir tespiti var. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ucuzluk markaya hareketlilik getirir; ama farklılaştırmaz.&lt;/span&gt; Birçok marka fiyatla oynayarak kendini farklılaştırmaya çalışıyor. Ama insanlar, ucuza değil, farklı ve kaliteli olana yöneliyorlar. Tüm ülkelerde gelir piramidinin en alt ve geniş olan diliminde düşük gelirliler yer alır; onlara hitap edebilmenin yolu gerçekten de ucuz olmaktır. Ne var ki, bir şey çok ucuzladığında o markanın gerçek alıcıları markayı terk ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Martin Roll isimli bir konuşmacı, Singapur Hava Yolları'nı neden bir marka olarak beğendiğinin altını çizmiş: Bir yolculuk sırasında bir bebek avazı çıktığı kadar ağlıyor. Hosteslerden biri, bebeği annesinden alıyor ve hostes kabinine götürüp pışpışlayıp uyutuyor. Normalde bir hostesin görevi, ağlayan bir bebeği susturmak değildir; iş tanımında yazmaz. Ama markasıyla ve müşteri hizmeti özdeşleşmiş bir hostes iş tanımına bakmaz. Stefan Segmeister, yaptığı konuşmada 7 yıl çalışıp 1 yıl dinlendiğini/kendini yenilediğini anlatmış. Bence ilginç. Ama toplum ortalamasının çok üstünde.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-182888425468661029?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/182888425468661029/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=182888425468661029' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/182888425468661029'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/182888425468661029'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2009/12/kimler-marka-olamaz.html' title='Kimler Marka Olamaz?'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-5409613429196548659</id><published>2009-11-22T02:01:00.001+02:00</published><updated>2009-11-22T02:03:03.704+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şaka'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kalkmak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='girişimcilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='eğitim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='düşmek'/><title type='text'>Kalkmak İçin Düşmek Gerek!</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Artık çok yaramaz bir öğrenciydi. Sürekli olarak eşek şakaları yapardı. Bir keresinde sınıftaki öğretmen sandalyesinin üstüne zamk sürmüştü. Hoca derse geç kalınca başka bir öğrenci öğretmenin taklidini yapmak için öğretmenin yerine oturunca bir daha sandalyeden kalkamamıştı. Pantolon sandalyeye yapışmış çocuk sandalyeden kalkabilmek için pantolonunun o bölümünü kesmek zorunda kalmıştı. Bu işi Artık’ın yaptığı öğrenilince, Artık “öğretmenin arkadaş sizin taklidinizi yaparak sizinle alay edecekti. Ben de ona bir ders vermek istedim.” diyerek bir de üste çıkmayı başardı. Artık aynı zamanda sürekli top peşinde koşan, hiç ders çalışmayan bir çocuktu. O güne kadar sınıfları kopya çekerek ya da öğretmenlerin hoşgörüsüyle geçmişti. Her yıl en az üç dört dersten bütünlemeye kalıyordu. Bütün yaz da o bütünlemelerin telaşıyla geçiyordu. Lise birinci sınıfa gelince işler iyice ters gitti. Bütün derslerden kalmıştı ve o yılki kural gereği, sınıf tekrarı yapması gerekiyordu. Kendi sınıf arkadaşlarından kopacaktı. Artık bu sonucun oluşacağını elbette biliyordu; ama inanmak istememişti. Sınıfta kalınca hem kendisi, hem de ailesi çok üzüldü. Ama bu gerçeği değiştirmek mümkün değildi. Artık ilk kez bir yaz tatilinde ders çalışmadan ve bütünleme sınavlarına hazırlanmadan rahat bir tatil yaptı. Tatilin sonunda, “Keşke ben her yıl dersleri okul döneminde versem, yazın da rahat rahat tatil yapsam.” diye düşündü. Her gün sistemli bir şekilde ders çalışıyor ve sınavlarda sınıfın en iyi notlarını alıyordu. Artık değişmişti. Kalkabilmek için düşmek gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bora ile Pınar, mutlu bir çift gibi görünüyordu. Güzel bir evleri vardı. İkisi de çalışıyordu. Sabah işe gidiyor; akşam işten geliyorlardı. Yıllar böyle geçti. Yaşamları iyice sıradanlaştı. Ev, iş, alışveriş derken günler birbirinin aynısı şeklinde geçiyordu. Özellikle Bora bir şeylerin ters gittiğini düşünmeye başladı. Her şey iyi gibi görünüyordu; her şeyin normal gitmesi Bora da bir şeylerin ters gittiği fikrini uyandırmıştı. Bora’nın bir asker arkadaşı, ısıtma endüstrisinde iyi iş var dedi ve yeni teknoloji bir ısıtma cihazını üretip satmak için Bora’ya ortaklık teklif etti. Bora maaşlı çalışıyordu. Girişimci olmayı hiç düşünmemişti. Arkadaşı işi öyle güzel anlattı ki, Bora sonunda işten ayrılıp bu ısıtıcı üretimi ve satışı işine girmeye karar verdi. Bir önceki yıl Türkiye’de bir şirket, ısıtıcı işinden trilyoner olmuştu. Düşük maliyetli bir ısıtıcı yapacaklar ve onunla çok para kazanacaklardı . Birikmiş tüm paralarını bu işe yatırdı. Üç ay sonra ilk mallarını piyasaya çıkardılar. Ne var ki, piyasa bekledikleri gibi değildi. Ne kendileri ne de başka ısıtıcı üreticileri ısıtıcı satamıyorlardı . Havalar bir türlü soğumuyordu. İnsanlar değil, evde ısıtıcı kullanmak kapı pencere açık oturuyorlardı . Bora masraflara çok uzun süre katlanamadı. Para bitmişti. Ortağıyla işi kapatmak zorunda kaldılar. Bu süre içinde Bora depresyona girmişti. Bütün bu süreçte Pınar kocasına destek olmuştu ve yaşadığı başarısızlıktan ötürü onu suçlamamıştı. Evin gelirini Pınar sağlıyordu. Bora işe yaramamaktan ve başarısızlığından ötürü çok rahatsızdı. Bunalımı ilerledi ve bir gün avucuna aldığı hapları tam ağzına atacaktı ki, Pınar mutfakta onu gördü ve “Ne yapıyorsun!” diye bağırdı.  Bora elindeki hapları bıraktı; ağlamaya başladı. Bora ve Pınar bir psikiyatri doktoruna gittiler. Pınar, Bora’yı teselli edebilmek için ona sürprizler yapıyor; eskisine göre çok daha fazla ilgi gösteriyordu. Nişanlılık dönemi tadında bir ilişki düzeyini yakaladılar. Bora yeniden bir işe girdi, birkaç ay sonra eski sıradan hayatlarına dönmüşlerdi. Bora artık sıradan yaşamlarından hiç şikayet etmiyordu. Bir şeylerin değerini anlamak için bazen kaybetmek gerekiyordu.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-5409613429196548659?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/5409613429196548659/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=5409613429196548659' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/5409613429196548659'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/5409613429196548659'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2009/11/kalkmak-icin-dusmek-gerek.html' title='Kalkmak İçin Düşmek Gerek!'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-3238991736862423267</id><published>2009-11-21T20:10:00.003+02:00</published><updated>2009-11-21T20:27:08.441+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hayat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bilet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='otobüs'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hırsızlık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çocuk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='eğitim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dürüstlük'/><title type='text'>Ne Olmak İstiyorsunuz?</title><content type='html'>&lt;p style="margin: 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:'Times New Roman';"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:130%;" &gt;İnsanın ne ölçüde dürüst olduğu, kendini yalnız sandığında anlaşılır. İnsanlar, büyük bir şey çalmakla küçük bir şey çalmanın ikisinin &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:130%;" &gt;&lt;span style="font-family:'Times New Roman';"&gt;birden &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:'Times New Roman';"&gt;hırsızlık olduğunu &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:'Times New Roman';"&gt;farkında değildir. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0pt; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:'Times New Roman';"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Trabzonlu bir okurumun babası soruyor: “Dürüstlük eğitimi verilebilir mi?” Kısa bir an düşünüp kurs yaparak dürüstlüğü öğretmenin çok zor olduğunu söylüyorum. Çünkü dürüstlükle ilgili sorunların birçoğu çocuklukta kök buluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 yaşında ilköğretim öğrencisi bir çocuk otobüse binerken bilet atmalı mıdır, atmamalı mıdır? Fiili uygulama da birçok anne-baba çocuğuna bilet parası ödemeden otobüse / metroya / vapura biniyor. Çok fazla kabul etmek istemesek de aslında, kamusal bir malı belirli ölçüde çalmış oluyoruz. Marketten alışveriş yaparken izin almadan fazladan poşet alıyor muyuz? Taşıma ihtiyacının dışında ve izin almadan poşet aldığımızda yine belirli ölçüde bu poşeti çalmış oluyoruz. Bütün bunları gören çocuk da farkında olmadan nasıl davranılması gerektiğini öğreniyor. Ancak bu öğrenme, davranışı kapsarken, davranışın niteliğini kapsamıyor. Çocuk, tıpkı anne-babası gibi bu davranışın dürüst bir davranış olup olmadığını sorgulamıyor. Benzer şekilde büyüyen çocuk, sonunda okuldan mezun oluyor. Okuldan yeni mezun olan çocuk okulu bittiği halde öğrenci kimliğini kullanarak, öğrenci indiriminden yararlanıyor ve bunu yaparken hala belirli ölçüde hırsızlık yaptığının farkında değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın dört bir tarafında önemli olduğunu sandığımız meseleleri konuşurken, en önemlilerini ıskalıyoruz. Birçok anne-babanın çocuklarıyla ilgili amacı, çocuklarının bir meslek ya da iş sahibi olarak para kazanmaları. Çocuk da benzer bir şekilde bir baltaya sap olmak istiyor. Birçok öğrenci üniversite tercihi yaparken, istediği mesleği değil, çok para getirecek olanı tercih ediyor. Anne-baba da ilginç bir şekilde çocuğunun kendisine çok para getirecek mesleği tercih etmesini onaylıyor. Hatta daha az gelirli olabilecek meslek tercihlerini reddediyor. Çünkü günümüzde birçokları için yaşamın temel amacı para yoluyla sahip olmaktan ibaret.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neredeyse hiçbir anne-baba görmedim ki, farkında olarak ve vurgulu bir şekilde çocuğunun “iyi bir insan” olmasını istesin. Aynı şekilde neredeyse hiçbir genç görmedim ki, ne olmak istiyorsun diye sorduğumda “İyi bir insan olmak” istiyorum desin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi başka bir şeyi sorgulayalım; sahip olmak ile iyi bir insan olmak arasındaki fark nedir? Sahip olmak demek, insanın dışarıdaki varlıkları kendisine bağlamasıdır; iyi bir insan olmaksa insanın içten bir dönüşüm geçirmesidir; iyi bir insan olmak, insanın niteliğidir. Sahip olduklarımızı bu dünyada bile bir yerden bir yere taşımak çok zor; evleri, arabaları, elbiseleri örneğin Türkiye’den Amerika’ya gidecek olsanız çok zor götürürsünüz ya da götüremezsiniz. Kefenin cebi olmadığı için öte aleme de gitmiyor. İyi bir insan olma niteliğini ise tamamen çıplak dahi olsak dünyanın her yerine kolayca götürebilirken, öte aleme de taşıyabiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya dürüstlük tartışmasından örneklerle gelmiştik. Çok kimsenin bağlantı kuramadığı şey şudur. Otobüse bilet atmadan binmenin hırsızlık olduğunu fark eden bir çocuk, ders çalışması gerektiği halde yararsız başka işlerle uğraşmasının bir tür kendi zamanını çalmak olduğunu düşünebilir. Hz. Peygamberimiz (S.A.S) dürüstlükte eşi olmayan bir insandı; onun için Muhammed-ül Emin lakabıyla tanınmaktaydı. Bugün çocuklarımızı üniversite sınavına hazırlamadan önce, dürüst ve iyi bir insan olarak yetiştirmeliyiz. Dürüst ve iyi bir insan üniversite sınavına zaten gereği gibi hazırlanacaktır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-3238991736862423267?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/3238991736862423267/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=3238991736862423267' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3238991736862423267'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3238991736862423267'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2009/11/ne-olmak-istiyorsunuz.html' title='Ne Olmak İstiyorsunuz?'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-6024357365078655928</id><published>2009-11-09T10:51:00.004+02:00</published><updated>2009-11-09T11:11:37.214+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yükselmek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinirlenmek'/><title type='text'>Yüksekte misiniz, Alçakta mı?</title><content type='html'>&lt;center&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2738/4084752183_6397a5ea66.jpg" /&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İnsanlar yaşlanıyorlar; ama olgunlaşmıyorlar. Kucaklamayı, hoş görmeyi ve sabretmeyi öğrenemiyorlar. Kızıyorlar; suçluyorlar, parmakları kabahatli olarak hep başkalarını gösteriyor; yetmiyor bazen yumruklarını sallıyorlar. Bazen haklılar da. Karşılarındaki kişi kendilerini delirtiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, başka bir yol var. Sinirden delirmek, sürekli başkasına kızıp onu suçlamanın, tartışmanın dışında bir yol var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Bey, araba sürerken aniden sağ sokaktan bir araba üstüne fırlıyor; neredeyse kaza olacak yan sokaktan fırlayan arabanın içindeki yaşlıca sürücü kadın açık bir şekilde hatalı. Ahmet Bey pencereyi açar ve bağırır: "Allah cezanı versin kadın, sokaktan ana yola böyle mi çıkılır!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam kurt gibi acıkmış bir şekilde akşam eve gelir; hayalinde harika bir yemek vardır. Ancak karısının yemek için eti pişirdiğini ama yemeğin yanına pilav ya da makarna gibi tamamlayıcı bir şey hazırlamadığını fark eder.  Açlıktan gözü döner ve karısına bağırır: "Kadın, bütün gün evde oturuyorsun, akşam eve geliyorum, bir yemek hazır değil. Ne iş yapıyorsun sen bu evde!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otobüs oldukça doludur. Yeni binen yolcular, ortadaki bir öğrenci grubu sohbete dalarak ilerlemediği için önde sıkışıp kalırlar. Yeni binen bir amca, çocukların sohbet edip ilerlemediğini görünce kızar: "Katır tepesiciler, yürümek için illa otobüse bir katırın binip sizi tepmesi mi lazım?" Çocuklardan biri: "Yoo, amca. Sen de binsen olur." deyince adam bastonunu çocuğa doğru sallamaya başladı. "Yol açın da şu çocuğun hakkından geleyim."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet, Hasan ile buluşacaktır. Ne var ki, Hasan geç kalır. 10 dakika, 20 dakika geçer ama Hasan gelmez. Hasan’a telefon açar. Hasan telefonu meşgule alır. Bu arada 30 dakika geçer. Ahmet, beklediği için iyice kızar. Buluşma saatinden 35 dakika sonra Hasan gelir. Ahmet gözlerinden ateş çıkarak: "Sen ne biçim bir insansın, geç kaldığın yetmiyormuş gibi haber de vermiyorsun."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş yaşındaki Osman’ın ailesi Ömerlere misafirliğe gitmiştir. İki çocuk oyun odasında bir treni paylaşamamaktadır. Osman, "bırak biraz da ben oynayım" der. Ömer de "deminden beri sen oynuyorsun." diye karşılık verir. Ardından Osman, Ömer’in elindeki treni almaya çalışır. İki çocuk birbirlerine girerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir anne-baba çocuğu bir kusur işlediğinde onun çocuğu olduğunu bilir ve eğilerek çocuğunu kucaklar. Eğilip kucaklayabilmenin bağışlayabilmenin sırrı, daha yüksekte olmaktır. Onun için yaşından bağımsız olgunlaşmış insanlar, diğer insanlar yüksektedir. Yüksekte oldukları için kucaklamayı bilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar için sokaktan fırlayan yaşlı bir kadın soför sadece kararlıdır. Eşleri yemeği hazırlayamadıysa kalkıp ona yardım ederler. Otobüstekiler ilerlemiyorsa "Çocuklar sohbeti bırakıp ilerler misiniz?" derler. Geç kalmış birisinin mutlaka bir nedeni vardır. Arkadaşları bir oyuncağı vermiyorsa, başka bir oyuncakla da oynayabilir.  Ancak eğer yükselemiyorsa karşısındakiyle bir tür güreş müsabakasına girer. Yaşamımızdaki gerilimi düşürmenin aklen, zihnen ve bedenen ilerlemenin yolu yükselmektir. Sadece güçlü olanlar bağışlayabilir; sadece yüksekte olanlar kucaklayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görsel kaynağı: &lt;a href="http://www.flickr.com/photos/martinturner/4084752183/"&gt;http://www.flickr.com/photos/martinturner/4084752183/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-6024357365078655928?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/6024357365078655928/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=6024357365078655928' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/6024357365078655928'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/6024357365078655928'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2009/11/yuksekte-misiniz-alcakta-m.html' title='Yüksekte misiniz, Alçakta mı?'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://farm3.static.flickr.com/2738/4084752183_6397a5ea66_t.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-9120063073150671823</id><published>2009-08-15T18:17:00.004+03:00</published><updated>2009-08-15T18:27:32.954+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='odaklanmak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kurs'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zaman planlaması'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zaman harcamak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='evcil hayvan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>İnsan İştahlı İnsan</title><content type='html'>Nurhan'ın ailesi, Nurhan'ın bütün becerilerinin ortaya çıkmasını istiyordu. İlkokul ikinci sınıfta Nurhan'ı bir mandolin kursuna gönderdiler. Nurhan mandolin ile ikinci ayın sonunda ünlü "Love Story" filminin şarkısını çalabiliyordu. Ailesi Nurhan'ın bu performansına hayran olmuştu. Annesi bir arkadaşını ziyaret ettiğinde, arkadaşının kızının kendi kategorisinde yüzme madalyası aldığını öğrendi. Eşiyle görüşerek Nurhan'ı da bir yüzme programına yazdırdı. Üç ay sonra Nurhan küçük bir yarışmada ikinci oldu. Annesi-babası yine çok mutluydu. Bu arada babası bir dergide evde bir hayvan beslemenin çocuklarda sosyal becerileri geliştirdiğini okudu. Nurhan ile evcil hayvanların satıldığı bir dükkana gittiler; Nurhan'a beğendiği bir köpeği aldılar. Ona "Köpük" adını verdiler. İlk başta Köpük'e bakmak çok zor oldu. Çünkü hayvana evde nereye dışkılayacağını öğretemediler. Köpük bir insan gibi sözden anlamıyordu. Bir gün evdeki halıya katı dışkısını yapınca, annesi babasına "Bu hayvanı getirmesini bildiğin gibi, pisliğini temizlemesini de biliyor olmalısın." dedi. Babası da Nurhan'a "Kızım, Köpük'ü senin sorumluluk duygunu geliştirmesi için aldık; sen temizlemelisin." dedi. Nurhan, hiç sitem etmeden halıyı temizlemeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nurhan, her sabah erkenden ve akşamda okuldan gelince köpeği gezdiriyordu. Ancak köpeği gezdirmek için sabah oldukça erken kalkıyordu. Aksi takdirde okula yetişemiyordu. Bu arada mandolin çalışması gerekiyordu. Öğretmeni bir sürü ödev veriyordu. Her gün yarım saat çalışması gerekiyordu. Nurhan çok çalışkandı ve ödevini yapmak için çok çabalıyordu. Bu arada hem okulun derslerini yetiştirmek, hem mandolin çalışmak, hem de köpeği gezdirmek Nurhan'ın tüm zamanını alıyordu. Hafta sonu da yüzmeye gidiyordu. Derken okuldan bir yazı geldi. Okulda hafta sonu öğleden sonraları, küçük bir ücret karşılığı takviye ders verilecekti. Nurhan'ın anne-babası da "Aman kızımız geri kalmasın" diyerek bu derslere de kayıt yaptırdılar. Böylece Cumartesi sabahları,  Nurhan önce köpeği gezdiriyor, ardından yüzmeye gidiyor; sonra da okulun takviye derslerine gidiyordu; dönünce de köpeğini gezdiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlkokul dördüncü sınıfa geldiğinde sınıf arkadaşlarından bir tanesi olan Mahir, kendi şehirlerinde satranç şampiyonu olmuştu. Mahir'in başarısı tüm okulda konuşuluyordu. Bütün sınıf arkadaşları, Mahir ile aynı sınıfta olmaktan gurur duyuyordu. Nurhan, Mahir'in en az kendisi kadar meşgul olduğunu biliyordu. Kendisi de çok meşguldü ama ne müzikte kayda değer bir başarısı vardı. Ne de yüzme de şehir çapında bir başarı elde etmişti. Köpük'e de yeterince zaman ayıramıyordu. Onu her sabah ve akşam gezdiriyordu; ama evdeyken müzikle uğraştığı için ya da ders çalıştığı için onunla tam ilgilenemiyordu. Bir teneffüste Mahir'in yanına gitti ve satrançtaki başarısının sırrını sordu. Mahir de "Basit bir numaram var. Yaptığım işe bir hayvan gibi yaklaşıyorum." dedi. Nurhan bu cevaba çok şaşırdı, "nasıl yani?" dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Çok basit. &lt;b&gt;Hayvanların bir numarası vardır. İki tane değil.&lt;/b&gt; Örneğin, kaplumbağanın evi sırtındadır. Köpekler çok iyi koku alır. Baykuşlar gece görebilirler. Yarasalar sonar sistemiyle ilerler. Çitalar çok hızlıdır. Kaplanlarda çok yırtıcıdır. Zürafaların boyu da çok uzun. Filler çok büyüktür. &lt;b&gt;Ama bu saydıklarımın hiçbiri iki işi aynı anda yapmazlar.&lt;/b&gt; Örneğin Baykuş hem gece görüp hem de yılan gibi sokmaz. Filler çok büyüktür ama Çitalar gibi hızlı koşmazlar. Kaplumbağaların evi sırtındadır ama köpekbalığı gibi yırtıcı dişleri yoktur. Köpekler çok iyi koku alır; ama kirpi gibi dikenleri yoktur." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bütün bunların senin satranç başarınla ne ilgisi var?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ben bir tek satrançla uğraşıyorum. Babam bana tenis de oynamamı önerdi; aynı zamanda ata binmemi de ve bir yabancı dil kursuna gitmemi de. Ekonomik durumumuz da bütün bu kursları karşılamaya müsait. Açıkçası benim de ilgimi çeken konularda kurslardı bunlar. Ama hayvanları başarılı kılan tek bir iş yapmaları. Ben de tek bir işe kafayı takarsam, bunda başarılı olabileceğime inandım. İlkokul birinci sınıftan beri satranç oynuyorum. Oyunu zevkle oynuyorum ve daha uzun yıllar, belki de dünya şampiyonu oluncaya kadar sürdürmeyi düşünüyorum. Ama eğer ikinci bir işe elimi atsam başarısız olurdum. Başarılı olmak için komik ama hayvan gibi davranmak lazım. İnsan gibi olunca çok cephede savaşıp kaybediyoruz. Hani konudan konuya atlayanlara derler ya 'Maymun iştahlı', bu söz gerçeği yansıtmıyor; &lt;b&gt;asıl 'insan iştahlı' demek lazım. Çünkü sıradan bir insan odaklanmayı bilmiyor.&lt;/b&gt;"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-9120063073150671823?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/9120063073150671823/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=9120063073150671823' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/9120063073150671823'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/9120063073150671823'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2009/08/insan-istahl-insan.html' title='İnsan İştahlı İnsan'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-2251028586999861132</id><published>2009-08-07T00:26:00.002+03:00</published><updated>2009-08-07T00:40:58.728+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tünel'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bakış açısı'/><title type='text'>Tünel Bakış Açısı</title><content type='html'>İnsan psikolojisi oldukça ilginç çalışıyor. Özellikle çocuklar ve gençler bazen yaşadıkları küçük dünyayı büyük dünya zannediyorlar. Örneğin, bir genç kendisini yetersiz hissediyor. Çevresindekiler de verdikleri olumsuz geribildirimlerle gencin bu düşüncesini destekliyorlar. Aslında söz konusu genç sıradan performansın biraz üstünde performansa sahip. Ama bunu fark edecek durumu yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tüneli içinden, dünya ne kadar görünürse o kadar görünüyor. Yeterince ışık ve hava yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen de iki kardeş arasındaki sorunlar da aynı şeye yol açıyor. Altlı üstlü ranzada kalan iki kardeş, birbirleriyle iyi de geçinebilirler; kötü de. Hepimiz birbirimize benzemek zorunda değiliz. Ama farklılıklarımız da bir geçimsizlik kaynağı olmak zorunda değil. Öyle olduğunda da bu dünyanın çok küçük bir parçası. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen bir spor turnuvası, bu turnuvadaki insanlar için hayatın en önemli noktası oluyor. Bir satranç turnuvasında, bir anne maça girerken şöyle sesleniyor: "Bu maçı kaybedersen eve giremezsin." Halbuki sayısız çocuk var ki, hayatlarında bir satranç taşına bile dokunmamış. Ya da sayısız turnuva yapılıyor. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Birinde başarılı olamazsan bir başkasında başarılı olabilirsin.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversite öğrencileri de bazen tünel bakış açısına kilitleniyorlar. Okulda işler iyi gitmiyor; aileleriyle işler iyi gitmiyor; sosyal yaşamlarında işler iyi gitmiyor. Aslında birkaç küçük değişiklik ve çabayla iyi de gidebilir ama onlar tünel bakış açısına kilitlenmiş şekilde başka hiçbir şeye bakamıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir lise öğrencisi hormonlarının etkisiyle bir genç kıza ya da genç erkeğe aşık oluyor. Bir şekilde arkadaşlık etmeye de başlarsa bu ilişkideki tüm sorunlar, dünyanın en büyük sorunlarına dönüşüyor. O kadar ki, bu gençler, başka hiçbir şeyi düşünemiyor. Afrika'daki açlık, Ortadoğu'daki savaş, Türkiye'nin ekonomik sorunları ya da yaşamın bin bir türlü güzel yüzü, güzel bir şiir ya da güzel bir şarkı veya güzel bir yemeğin lezzeti, sahip olduklarımızın güzellikleri veya değişik fırsatlar gündeme giremiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tünel nedir? Tünel, bazen bir dağın içinden geçer ve bir kestirmedir. Eğer çok uzunsa ve biz çok yavaşsak diğer arabaların tozu, egzoz dumanı bize o tüneli yaşanmaz hale getirir. Bir yol bulup çıkmak da çok zor olabilir. Bazen bir tünel bacası bizi rahatlatır. Bazı tüneller de bir boru formundadır. İster bir dağın içinde olsun; ister boru formunda olsun tünelin dışında koca bir dünya vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı tüneller yılan gibi dolanır dururlar. Tünelin ucundaki ışık da görünmez yani. Tünel bir iki aydınlatma biriminin ışığıyla loş kalır. Böyle durumlarda insan, çok az ışık geldiği için dış dünyayı tamamen unutur. Onun için aklı başında insanlarla takılmak ve zaman geçirmek, tünel bakış açısının belki de en önemli panzehirlerinden biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarıda koca bir dünya var. Bizim küçücük dünyalarımızın kocaman zannettiğimiz minicik sorunları bize fark ettirmese de dışarıda koca bir dünya ve bu dünyanın sonsuz rengi ve lezzeti var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tünel bakış açısına kilitlenenlerdenseniz, ister bir baca açarak, ister bir kazmayla bu tüneli kırarak, isterse koşar adım tünelin sonuna varmak için koşarak harekete geçmek ve büyük dünyanın sonsuz ışığına ulaşmak gerek.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-2251028586999861132?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/2251028586999861132/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=2251028586999861132' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/2251028586999861132'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/2251028586999861132'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2009/08/tunel-baks-acs.html' title='Tünel Bakış Açısı'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-7312507472408250655</id><published>2009-07-26T18:46:00.002+03:00</published><updated>2009-07-26T18:55:09.744+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sonuç'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='neden'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sorunlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hatalar'/><title type='text'>Farkındalık ve Sorun Avcılığı</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Spot: Her insan ilginç bir şekilde kendinin fanatiğidir; mantıksız da olsa kendinin fanatik taraftarıdır ve tamamen hatalı ve yenilmiş olsa da, yenilmediğini iddia eder. Fanatik kendini iyileştiremez.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yere geç kaldığımız için sorun yaşıyorsak, planlama becerilerimizde ve zaman kullanma alışkanlıklarımızda sorun var demektir. Birçok insan bir yere geç kaldıktan sonra, eğer gittiği yere kabul edilmişse geç kalma olayını sorgulamadan yaşamına devam eder. Halbuki insan geç kalma olayını iyice sorgulasa yaşamında devrim yapabilecek bir sürü şeyin farkına varır. Gittiği yere geç kalan kişinin (eğer geç kalma rutine dönmüşse) verdiği sözleri tutmakla ilgili bir sorunu vardır. Ayrıca sözlerini yerine getiremiyorsa, bir sürü insanla da sorun yaşıyordur. O sorunları da birer birer inceleyecek olursa kendini geliştirecek birçok fırsatın farkına varır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişisel gelişim nereden başlar sorusunun birçok yanıtı olsa da, en önemli yanıtlardan bir tanesi, insanın kendisinin farkında olmasından başlar. İnsanın kendini geliştirmesi, olumsuz özelliklerini ortadan kaldırırken, olumlu özelliklerini pekiştirmesi anlamına gelir. Diğer bir deyişle, iyi yaptığımız ve olumlu sonuç getiren davranışlarımızı çoğaltacağız ve olumsuz sonuçlar getiren davranışlarımızı (bazen de yapmadıklarımızı) değiştireceğiz. İşe, değiştirmemiz gereken davranışlarımızdan başlayabiliriz. Ne var ki, çok az kişi değiştirmesi gereken davranışların farkındadır. İnsan her zaman her durumda kendini haklı görme eğilimi gösteriyor. Dolayısıyla kim bir sorun yaşarsa yaşasın kendi açısından sorunu değerlendiriyor ve karşı tarafı haksız buluyor. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sorunu düşündüğü ya da başkasına aktardığı zaman da kendi açısından görüyor ve kendisinin haklı olduğuna ilişkin deliller yetersiz de ve mantıksız olsa da, o delil kırıntılarını kendini haklı çıkarmak için kullanıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimizi geliştirmek için sorunları samimi bir şekilde masaya yatırmalıyız. Bir sorunu masaya yatırabilmek için, bir sorun avcısı gibi yaşamımızdaki irili ufaklı sorunları belirlemek için bir çaba içine girmeliyiz. Ardından bir dizi sorun yakalarız. Okulda olumsuz sınav neticeleri, işyerinde yetiştirilmemiş işler, arkadaşlarla ya da ast-üstlerle ve aile üyeleriyle sorunlarımız olabilir. Birisiyle ilişkimizde bir sorun varsa, o soruna az ya da çok bizim de katkımız vardır. Dolayısıyla yaşamımızda herhangi bir konuda yaşadığımız sorunu samimi bir şekilde incelediğimizde, o sorunun bir davranışımızın ya da yapmadığımız bir davranışın sonucu olarak o sorunun ortaya çıktığını görürüz. İlişki sorunlarının dışında performans sorunları da olabilir. Diyelim ki, dersler kötü gidiyorsa ya da raporlar yetişmiyorsa, olasılıkla bu kötü gidiş bizim tembelliğimizin, zamanı iyi kullanamamamızın; yanlış bölümde çalışıyor – okuyor olmamızın, önceliklerimizi belirlemede başarısız olmamızın bir sonucu olabilir. Dolayısıyla her sorunu ameliyat masasına yatırdığımızda sorunun içinde kendimizi buluruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı yazarlar ve danışmanlar, her şeyin insanın içinde olduğunu düşünüyor. Her şey insanın içinde değil. İnsanın içindekiler dış dünya ile ilişkiye girdiğimizde ortaya çıkıyor. Bir dağa tırmanmaya kalktığınızda kararlılık düzeyiniz, dağa bir ekip olarak çıkıyorsanız arkadaşlarınızla uyum beceriniz ortaya çıkıyor. Bir arkadaş toplantısına gittiğinizde giyim kuşam seçiminizin doğru olup olmadığını, orada yeni tanıştığınız insanlarla bir sohbet başlatıp başlatamadığınız da ortaya çıkıyor. Başlattığınız sohbetler, birden bire şiddetli bir tartışmaya ve iddialaşmaya dönüşüyorsa orada bir ilişkiyi makul bir düzeyde tutamadığınıza ilişkin bir işaret oluşuyor. Dışarıya çıktığımızda kendimizi tanıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok insan hastalandığı zaman ilaç içip onu iyileştirmeye çalışıyor. Hastalıkların neredeyse tamamı, bizim yaşam şeklimizden (yeme içme alışkanlıkları, stres düzeyi, spor yapma/yapmama) kaynaklanıyor. Vücuttaki ağrılar, acılar, şişler, ateşlenmeler, kızarıklıklar bizim yaşam şeklimizdeki hataların habercisiyken, günlük yaşamdaki tartışmalar ve sorunlar bizim kişiliğimizdeki ya da davranışlarımızdaki hataların habercisidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-7312507472408250655?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/7312507472408250655/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=7312507472408250655' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7312507472408250655'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7312507472408250655'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2009/07/farkndalk-ve-sorun-avclg.html' title='Farkındalık ve Sorun Avcılığı'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-8437217621546422569</id><published>2009-07-09T23:50:00.002+03:00</published><updated>2009-07-10T00:04:00.287+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hayat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='olumlu düşünmek'/><title type='text'>Küçük Beyza'dan Hayat Dersleri: En Süper Anne, Benim Annem</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Spot: Yaşamda bir çok insan neyin değerli, neyin değersiz olduğunu şaşırıyor. Dikkatimizi ve enerjimizi değerli olana odaklamakta Küçük Beyza’dan öğreneceklerimiz var.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elazığlı 10 yaşındaki Beyza Yıldırğan’ın ödüllü kompozisyonunu paylaşmak istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Yağışlı karanlık bir gece geçirdiğimiz kaza küçücük mutlu ailemizin üstüne bir kabus gibi çöktü. Kazadan ben ve babam burnumuz bile kanamadan kurtulurken, anneciğim maalesef ağır bir şekilde yaralandı. Onu bana uzun zaman göstermediler. Nasıl göstersinler ki yaşama şansı sadece yüzde yirmiymiş. Ağır bir iç kanama geçiriyormuş. Bu nedenle annemin yanında sürekli kalan ve onu en çok gören kişi anneannemdi. Bense dedemle birlikteydim. Sürekli hastaneye gidiyor ama çoğu zaman annemi görmeden dönüyordum. Dedem inanılmaz fedakârlıklar yapıyordu benim için ama onun yerini hiçbir şey dolduramıyordu. Ona en çok ihtiyaç duyduğum bir zamanda onsuz büyüyordum, az değil altı yıl. O günlerle ilgili ilk aklıma gelen kaza sırasında annemin ayağından fırlayan botuna sahip çıkmış ve ona sıkı sıkı sarılmış olduğumdu. Hastanedeydik, polis amcalar elimden botu almaya çalıştıkça daha çok sarılıyor annemin, annemin deyip ağlıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün yine hastaneye gittik, ben yine içeri giremedim. Çok huzursuzdum. Dedem beni birilerine emanet etti ve içeri girdi. Bir süre arkasından üzgün gözlerle baktım. Birden bir kedi dikkatimi çekti. Bembeyaz tüyleri, kahverengi gözleri olan bir kediydi. Her şeyi unuttum uzun bir süre onunla oynadım. Saatler su gibi akmış; ben ise farkında bile olmamıştım. Sanki birileri anneciğime duyduğum özlemi dindirmek için onu özel olarak yollamıştı. Derken dedeciğim geldi elimden tuttu eve doğru yürümeye başladık. Kedicik bizi birkaç sokak takip etmişti. Sonra gözden kayboldu. Hüzünlenmiştim. Birden kendimi toparladım. Ben üzülürsem annem hissedebilirdi. Dedem hep öyle diyordu ya… Yemeğini yemezsen annen üzülür. Ağlarsan annen üzülür.  Üzülmeyecektim çünkü annemi o kediden daha çok seviyordum. Yine bir gün hastane dönüşü evdeydik. Her zamanki gibi sadece dedem ve ben… Birden elektrikler kesildi. Öylesine karanlıktı ki… Annemin olmasını çok istedim o anda… Durumu fark eden dedeciğim aceleyle bulduğu mumu yaktı. Gölgelerin ilgimi çektiğini görünce bana gölge oyunları yaptı. Yarı karanlık odada kah duvarda bir köpek beliriyor, kah kanat çırpan bir kuş… İnanılmaz güzeldi. Günlerdir bu kadar güldüğümü ve mutlu olduğumu hatırlamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sabah dedemin telaşlı bir şekilde beni kaptığı gibi hastaneye götürdü… O gün bizi içeri alırken hiç zorluk çıkarmadılar. Yukarı çıktık çığlıklar geliyordu.  “Sökün şu makineleri, ölmek istiyorum, kurtulmak istiyorum! Artık bu acılara dayanamıyorum.” Derken kapı açıldı. Anneciğim bembeyaz örtüler arasında en son gördüğümden beri inanılmaz değişmiş bir haldeydi. Ben sadece sesini benzettiğim bu kadına şaşkın şaşkın acaba gerçekten o mu diye bakarken doktor amca beni ona doğru uzattı ve adeta onu paylayarak: “ Sen kendin için yaşamayacaksın zaten. Şu kucağımdaki yavrun için yaşayacaksın.” dedi. Annem benim yüzümdeki masum ifadeyi görünce ağlamaya başladı. Sadece o da değil orada bulunan ben de dahil herkes… Ben hem ağlıyor hem de anneme takılı olan makinelerin hortumların ne işe yaradığını soruyordum. Hortumlardan birinden kanlı bir sıvı geliyordu. Doktor amca adının diren olduğunu söylediği bu hortumlar ile annemin içinde temizlik yaptıklarını ve kirleri çıkardıklarını söyledi. Sesimi çıkarmadım ama direnden de yaptığı işten de nefret etmiştim. Annem o günden ve o sözlerden sonra hayattan kopmakta iken hayata dört elle, sevginin verdiği güçle yeniden sarıldı ve benim için yaşadı. Neticede geçirdiği sekiz ameliyattan sonra anneciğim şimdi çok iyi. Ancak akciğerinin biri hava kaçıran bir balon gibi -tüm uğraşılara rağmen- söndüğü için alındı. Akciğerin olması gereken yerde şimdi büyük bir boşluk var. Ben işte bu boşluğu  kocaman sevgimle doldurmaya çalışıyorum. Anneciğimi davranışlarımla, eğitim hayatımdaki başarılarımla mutlu ederek yaşadığı acıları unutturmak en büyük hedefim… Beş kilogramdan fazla kaldırması yasak olduğu için anneciğim beni asla kucağına alıp sevemese de yavrusunu kucağında taşıyan bir anne gördüğümde yüreğim hep sızlasa da O, hayatta ya bu her şeye değer. &lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-8437217621546422569?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/8437217621546422569/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=8437217621546422569' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8437217621546422569'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8437217621546422569'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2009/07/kucuk-beyzadan-hayat-dersleri-en-super.html' title='Küçük Beyza&apos;dan Hayat Dersleri: En Süper Anne, Benim Annem'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-7255859739712184111</id><published>2009-06-28T14:29:00.003+03:00</published><updated>2009-06-28T14:46:50.851+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mantık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sonuç'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='rasyonellik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='akıl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='neden'/><title type='text'>Rasyonellik – Mantık Yürütme</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Problemler, belirli bir nedenin sonucunda ortaya çıkarlar. Çaydanlıktaki suyun kaynamasına yol açan, çaydanlığın altındaki ateştir. Üşümemize neden olan, havanın soğuk olmasıdır. Bir sınavdan iyi sonuç alamamamızın nedeni, yeterince hazırlanmamış olmamızdır. Gerçekleşen her şeyin olmasına yol açan başka bir neden vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çocuk geç uyandıysa, geç yatmıştır. Geç yatmasının nedeni, televizyondaki bir programa takılmasıdır. Televizyondaki programa takılmasının nedeni, onun en sevdiği yıldızın programda olmasıdır. Bir sonuç, birçok olayın birbirine neden olmasıyla ortaya çıkıyor. Bu örnekte çocuğun geç uyanmasına arka arkaya birçok şey neden olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir problemi çözmek için problemin kaynağını bulmak ve bu nedeni ortadan kaldırmak gerekir. Bir eve yüksek su faturası geliyorsa, muhtemelen bir yerde bir su kaçağı vardır. Bu su kaçağına yol açan delik bulunur ve tıkanırsa su faturaları düşer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir problemin kaynağını bulmak için kullanılan temel soru "neden" sorusudur. Problemle karşılaşıldığında "Neden bu olur?" diye sorulduğunda, bu soru bizi bir başka nedene götürür. Bulduğumuz cevaba bir kez daha "Neden?" diye soracak olursak yeni bir cevap daha buluruz. Temel sorumuz olan "Neden?" sorusunu sormayı sürdürürsek sonunda gerçek nedene erişiriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin bir evde müzik seti sık sık bozuluyor. Neden bozuluyor? Çünkü sık sık sigortalar atıyor. Peki neden sigortalar atıyor? Çünkü sigortalar bazen kısa devre yapıyor. Neden sigortalar kısa devre yapıyor? Çünkü sigorta kutusuna bazen bir miktar su geliyor. O zaman da kısa devre yapıyor. Neden sigorta kutusuna su geliyor? Çünkü çatı akıyor. Neden çatı akıyor? Çünkü çatıdaki kiremitlerden bir tanesi kırık, su oradan geliyor. Kiremit neden kırık?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü anten takmaya gelen usta kiremite bastı kırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu örnekte kiremidi değiştirdiğimiz zaman, müzik setinin bozulma sorununu ortadan kaldırmış oluyoruz. Müzik setinin sık sık tamirciye götürmek bir çözüm değil ya da sigortaları değiştirmek. Kök neden ortadan kaldırıldığı zaman kalıcı çözüm sağlanmış oluyor. Kök nedeni ortadan kaldırabilmek içinse arka arkaya "neden?" diye sormak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mantık yürütmede sapılabilecek yanlış bir yol da vardır: Yetersiz done ve bilgiyle bir sonuca varmak. Bir film ekibi, çölde çekim yapıyormuş. Oradan geçen bir yerli yönetmene demiş ki, "Yarın yağmur yağacak. Hazırlıklı olun!" Yönetmen çekimi iptal etmiş. Gerçekten ertesi gün sağnak yağmur yağmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen yerlinin yaptığı uyarıya bayılmış ve sekreterine bu adamdan para karşılığı her gün hava tahmini almasını istemiş. Gerçekten adam hava tahmini veriyor ve tüm tahminleri de doğru çıkıyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok önemli bir çekim öncesi yönetmen yerliye bizzat sormuş: "Yarın hava nasıl olacak?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerli omzunu silkmiş. "Bilmiyorum, radyo bozuldu."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu küçük fıkradaki yönetmen, yerlinin hava raporunu doğru söyleyince onun özel bilgi toplama yolları olduğu sonucuna varıyor. Gerçekçi bir sonuca ulaştıracak akıl yürütme, neden sonuç ilişkisiyle birlikte, bu neden sonuç ilişkisini açıklamaya yeterli ve doğru bilgi ile gerçekleştirilir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-7255859739712184111?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/7255859739712184111/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=7255859739712184111' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7255859739712184111'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7255859739712184111'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2009/06/rasyonellik-mantk-yurutme.html' title='Rasyonellik – Mantık Yürütme'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-489455895150720262</id><published>2009-06-27T18:46:00.003+03:00</published><updated>2009-06-27T18:55:03.851+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='inanmak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='başarı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='azim'/><title type='text'>İnanılmaz Öykü</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Spot: Henry Ford demiş ki, "Dünyadaki en büyük keşif, bir insanın yapabileceğini düşünmediği bir şeyi yapabilmesidir." Dünyada bizi sınırlayan şey, bizim düşüncelerimiz ve bizim kararlı olmayışımızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elazığ'da doğan ve yaşayan küçük Esra, ilkokulu bitirdikten sonra çok iyi Anadolu Liselerini tutturmasına rağmen ihtilal öncesi ortamın karışıklığını öne süren babası tarafından okuması engellendi. Esra, çok genç yaşta evlendirildi; ardından üç çocuk annesi oldu. İlk oğlu Emrah'ın Anadolu Lisesi sınavlarında iyi bir netice alacağını düşünürken, Emrah 100 sorudan sadece 15 net çıkarabildi. Anne Esra şok olmuştu. Bu durumu kabul edemiyordu. İlkokul mezunu olduğu halde, oğluna çok tempolu bir şekilde ders çalıştırmaya başladı. Önce kendisi öğreniyor; ardından oğluyla birlikte çalışıyorlardı. Ailedekilerin ve çevredekilerin bu çabalardan çok fazla umudu yoktu. Ne var ki, Emrah sömestre tatilinden sonra netlerini 100 soruda 96'ya kadar çıkardı. Girdiği sınavda Türkiye'de ilk 500'e Elazığ'da ilk 5'e girdi. Dershanesinde ise 120'cilikten birinciliğe yükseldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne Esra çok sevinçliydi. Ehliyet almak üzere bir kursa yazılmaya gitti. Kurstaki görevli eğitimin durumunu sorunca ilkokul mezunu olduğunu söyledi. Görevli de kendisine dışarıdan mı bitirdiğini sordu. Bu olay Anne Esra'nın yüreğini burktu. Hem eğitim durumu sorulduğunda neden "Ben Üniversite mezunuyum." diyemiyordu ki. Kurstan eve döndükten sonra eşi ile konuştu. "Ben" dedi, "ortaokulu, liseyi bitirmek istiyorum. Üstelik üniversiteye gitmeyi düşünüyorum." Eşinin de desteğini alan bir taraftan üç çocuklu bir ailenin sorumluluğunu üstlenen Anne Esra dışarıdan ortaokul ve lise bitirme sınavlarına girmeye karar verdi. Karar verdikten sonra çok kısa bir sürede iki ay içinde önce ortaokul diplomasını ardından  ise lise diplomasını almaya hak kazandı. Oğlunu sınavlara hazırlarken tüm okul içeriğini öğrenmiş ve çok zorlanmadan sınavları geçmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi sıra üniversite sınavındaydı. Üniversitede örgün eğitim yapan bir bölümü kazanmak, açık ortaokul ve liseyi bitirmeye benzemezdi. Ancak kendisinin sınavı kazanacağına inancı tamdı. 1995 yılında Fırat Üniversitesi Sosyoloji Bölümünü kazanarak üniversite öğrenimime başladı.  Üç çocuk annesi bir kadın nasıl üniversite okuyacaktı? Vizeler, finaller derken okulu uzatmadan 1999 yılında iyi bir dereceyle mezun oldu. Master yapmak istiyordu. Bu kadarı da uçuk bir hayaldi, bir anneydi o. Anneler master yapmaz, çocuk büyütürdü. Derken 1999 yılında mezun olduktan hemen sonra aynı bölümde yüksek lisans öğrenimi görmeye başladı. 2001 yılında yüksek lisans öğrenimimi tamamladı ve yine aynı yıl aynı bilim dalında doktora programına kabul edildi. 2007'nin Ağustos ayında doktorasını tamamladı. Küçük Esra, önce Anne Esra olmuş, ardından Öğrenci Esra olmuş ve doktoranın tamamlanması ile birlikte Dr. Esra Hanım olmuştu. Doktora tezi oldukça ilginçti; televizyonun ev kadınlarının gündelik yaşamlarını nasıl etkilediğini araştırdı. Kadınların yaşamlarında televizyon dizilerinin etkisi o kadar ilginçti ki, tezi ulusal gazetelerde bile haber oldu. Bu arada mezun olduktan sonra Elazığ'da Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı değişik okullarda sınıf öğretmeni olarak görev yaptı. Şu anda özel yetenekli çocukların eğitim gördüğü Elazığ Bilim ve Sanat Merkezi'nde rehberlik biriminde öğretmenliğe devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Esra Gülmez'in büyük oğlu Emrah Bilkent Uluslararası İlişkiler Bölümü'nü bitirdi. Şu anda Hollanda'da çalışıyor. İkinci oğlu Yunus Taha Hacettepe Eczacılık'ta öğrenci, Üçüncü oğlu Emre ise Amerika'da Berkeley Üniversitesi'nde öğrenci. Zorluklardan, imkansızlardan, sınavların zorluğundan şikayet etmek isteyen varsa, bu yazıyı duvarını asıp tekrar tekrar okusun. Kocaman bir teşekkür size Dr. Esra Hanım hepimizi yüreklendiren öykünüz için.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-489455895150720262?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/489455895150720262/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=489455895150720262' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/489455895150720262'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/489455895150720262'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2009/06/inanlmaz-oyku.html' title='İnanılmaz Öykü'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-250793178047900311</id><published>2009-06-18T08:53:00.002+03:00</published><updated>2009-06-18T08:55:32.826+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='özgüven'/><title type='text'>Kendine Güvenmek</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İnsanlar kendileri hakkında genellemeler yapıyorlar. Bazı insanlar kendilerini özgüvenli buluyor. Bazıları da “benim kendime hiç özgüvenim yok.” diyor. Bunların sınırını aşan genellemeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında herkesin kendine güvendiği konular vardır. Örneğin, bir anne topluluk önünde konuşmaktan korkabilir; ama hızlıca güzel bir yemek hazırlamakta çok iyi olabilir. Çok iyi olduğu bu konuda da özgüveni yüksektir. Bir öğrenci matematikte kendine hiç güvenmezken bisiklete binmekte kendine fazlasıyla güvenebilir. Bir profesyonel, sunum yapmakta ya da bilgisayarda özel bir programı kullanmakta kendini iyi bulmayabilir; ama otomobil sürerken kendini ralli şoförü gibi becerikli hissedebilir. Öyleyse bir insanın genel olarak özgüveninin yüksek ya da düşük olduğu sonucuna varamayız. Kendimizi başarılı bulduğumuz konularda özgüvenimiz yüksek, başarısız bulduğumuz konularda özgüvenimiz düşüktür değerlendirmesi akla yatkın geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok insan, özgüven belirli bir beceri ve performans alanıyla ilgili olmasına karşın, kendisiyle ilgili yaptığı genel bir değerlendirmede kendini özgüveni yüksek ya da düşük buluyor. Bu durum kişinin kendini değerlendirirken odaklandığı alanlarla ilgilidir. Kişi eğer kendi özgüven derecesini değerlendirirken başarısız olduğu alanları dikkate alırsa kendini özgüveni düşük bir birey olarak değerlendiriyor. Öyleyse insanların kendi iyi oldukları alanları daha çok düşünmesi, kendileriyle ilgili toptancı çıkarımlarını iyileştirecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni kalkıştığımız bir işte başarılı olmamız, yılmadan çabalamamız genel olarak özgüven seviyemizin yüksek olmasıyla ilgili. Çocukluğundan itibaren onurlandırılan ve olumlu sıfatlarla tanımlanan ve dolayısıyla kendileri hakkında pozitif inanışları olan bireyler kalkıştıkları işlerde diğer insanların yaşadıkları sorunları yaşıyorlar. Aynı tür bir işte özgüveni düşük insanlarda aynı sorunları yaşıyorlar. Ancak özgüveni genel olarak yüksek olan sorunu rahatça aşarken, özgüveni düşük olanı sorun boğuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, bir kişi otomobil sürmeyi öğrenirken debriyaj ve vitesi eş zamanlı hareket ettirmesi gerekir.   Özgüveni yüksek kişi, bu eylemi daha kolay yaparken, özgüveni düşük kişi bir türlü bu eylemi yapmayı başaramaz. Burada kendini besleyen bir döngü vardır. Özgüveni yüksek kişi, sürekli olarak “bu işi ben hallederim” diye yaklaşıyor ve işini hallediyor; hallettikçe de özgüveni daha da çok gelişiyor. Özgüveni düşük kişinin de başına tersi geliyor. Dolayısıyla aldığımız sonuçları, kendimiz hakkındaki düşüncelerimiz belirliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurgusal olarak insanın bir tane iyimser meleği, bir tane de onu sürekli eleştiren ve her şeyin ters gideceğini söyleyen bir kötümser meleği olur. Özgüveni yüksek insanların iyimser melekleri çok gevezedir ve o kişiyi olumlu davranışlara sürürkler; özgüveni düşü insanlarınsa kötümser melekleri gevezedir. Kötümser melekler de kişi frenler ve olumsuz fısıldamalarla kişiyi beceriksiz hale getir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman kulağımızı iyimser meleğin yapıcı sözlerine açmalı ve kötümser meleğimizi de susturmalıyız. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-250793178047900311?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/250793178047900311/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=250793178047900311' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/250793178047900311'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/250793178047900311'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2009/06/kendine-guvenmek.html' title='Kendine Güvenmek'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-4878075741106596906</id><published>2009-05-31T17:52:00.002+03:00</published><updated>2009-05-31T17:54:23.370+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fırın'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kural'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sınır'/><title type='text'>Kurallar ve Sınırlar</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Her konuda özgür düşünmeyi ve özgür hareket etmeyi savunurum. Hatta bu konuda çevremdeki insanlar iflah olmaz, gerçek bir özgürlük savaşçısı olduğumu düşünürler. Özellikle zihinlerimizde o kadar fazla kısıtlama var ki, insanları zihinlerindeki kısıtlamalardan kurtaracak örnekler vermeye çalışırım. Ne var ki, bazı kurallar ve kısıtlamalar da özgürlüğümüzü geliştirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, fırında bir yemek pişirecek olsak, fırının kapağı pişen yemeğin sınırını çizer. Eğer fırının kapağı kapanmazsa o yemek fırınlanmış olmaz. Belirli bir süre için saydam fırın kapağının kapanması, yemeğin o müthiş lezzete ulaşmasına yol açar. Ama süreyi aşan bir fırınlama (sınırlama ve pişirme), yemeğin yanmasına yol açar. Ham yiyecekler, belirli bir kısıtlama-sınırlama ile fırınlanacak olursa tadından yenmez olur; ancak süre ve ısı açısından kısıtlamanın da ölçülü olması gerekir. Ardından fırından çıkarılan yemek özgürlüğüne kavuşmuş olur; ancak deyim yerindeyse kızgındır. Tıpkı zor şartlar altında pişen bir insanın özgürlüğüne kavuştuğunda ilk anda sinirlerinin hala bozuk ve kızgın olması gibi. Yemeğin uygun bir süre demlenmesi ve yenilebilir kıvama gelmesi gerekir. İnsanlar da belirli kısıtlamalarla piştikten ve demlendikten sonra olgunlaşır ve özgürleşir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni telefonla arayan insanların sıklıkla duyduğu birkaç söz vardır. “Sesinizi duyduğuma sevindim; şu anda bir görüşmedeyim; bir dakika içinde mesajınızı alabilir miyim?” Bu ifade görüşmenin sınırını çizer. Telefon görüşmesi hızlı bir şekilde sona erecek şekilde mesaj alışverişi olarak gerçekleşir. Karşı tarafın zihni berraklaşır ve ne diyecekse kestirmeden onu söyler; ben de ona cevabını veririm. Eğer telefonu açan kişinin bir telaşı varsa ve bunu belirtmezse, konuşmayı seven insanlar, konuşmayı uzatır da uzatır; bir türlü sadede gelemez; karşısındaki kişi de gerilmeye başlar, ne desem de bu konuşmayı bitirsem diye. Bir türlü doğru giriş cümlesini bulamaz ve konuşma yıpratıcı bir telefon görüşmesine döner.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyal zekası yüksek insanlar, bir ilişkinin en başında bu ilişkinin kurallarını belirleyelim de, sonradan başımız ağrımasın diye bir yaklaşım gösterirler. Eşler, anne-baba çocuklar, ortaklar, patron ve çalışanlar, çalışma arkadaşları arasındaki neredeyse tüm sorunların kaynağı düzenleyici kural ve sınırlamaların olmamasıdır. Her ilişki kendine ait bir anayasaya sahip olsa ve insanlar bu anayasalara uysalar; uymadıklarında daha önce onayladıkları bu anayasalar hatırlatılsa hayat son derece kolay olur. Özellikle çocuk yetiştirme sürecinde, çocukların da kendi kararlarıyla kabul ettikleri kurallar, çocukların ileriki yaşamlarında kurallarla yaşamaya alışmasına yardım eder. Örneğin top oynama ya da çizgi-film seyretme ile ilgili kuralları okul öncesinde edinen çocuk, öğrencilik yıllarında arkadaşlarıyla da ilişkilerine kendi kendine kurallar getirebilir. Eğer diğer çocuklar da bu kurallara uymayı başarabilirse son derece keyifli arkadaşlıkları olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurallar ve kurallara uyma davranışı, toplumsal ve ilişkisel düzenin kaynağıdır. Kuralları sorgulayarak daha iyisiyle değiştirmeye ve geliştirmeye gerek var; gelişme böyle sağlanıyor. Bununla birlikte daha iyisini bulup ortaklaşa kabul edinceye kadar da eski kurala uymanın düzenin kaynağı olduğunu da unutmamalıyız. İlişkilerdeki anarşi, ilişkilerdeki kuralsızlığın bir sonucudur.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-4878075741106596906?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/4878075741106596906/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=4878075741106596906' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4878075741106596906'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4878075741106596906'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2009/05/kurallar-ve-snrlar.html' title='Kurallar ve Sınırlar'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-4823154806077464864</id><published>2009-04-02T14:20:00.001+03:00</published><updated>2009-06-18T08:58:53.718+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insancıl kapitalizm'/><title type='text'>İnsancıl Kapitalizm-4</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tango isimli dünya çapındaki konfeksiyon mağazaları zinciri, harika koleksiyonlar sunuyordu. Kadınlar Tango’ya girdiklerinde kendilerinden geçiyorlar; deyim yerindeyse mağara devrindeki avcılar gibi ürünleri hedef alıyorlar ve ürünleri diğerinden önce avlamaya çalışıyorlar. Bu mağazada fiyatlar da oldukça uygun fiyatlı; kalite pek iyi değil; ama kadınların da bu mağazadan almaya niyetli oldukları şeyleri ömür boyu giymeye niyetleri yok. Tango’da çalışanlar asgari ücretle çalışıyorlar. İşleri çok yoğun ve çok yoruluyorlar. Tango’da da pek değer verilmiyorlar. Müdür "Güler yüzlü olun" diyor; ama kendisi çalışanlara karşı hiç güler yüzlü değil. Müdür elemanlara ne hatır soruyor; ne de herhangi bir ricalarında anlayış gösteriyor. Bütün bunlara rağmen bu insanlar için ismi bilinen bir marka kuruluşta çalışmak bile çok iyi. Çünkü asgari ücretle bile olsa iş bulmak çok zor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tango açıldığından beri, aynı caddenin işlek olmayan kısmındaki Ayşe Pezekoğlu’nun butiğinin işleri kötü. Ayşe Hanım, mallarını Osmanbey’den alıyor. Malları kendisi seçiyor. Ancak Tango mağazası kadar büyük toplu alışveriş yapamadığı için uygun fiyattan alamıyor. Ayrıca kendi tasarım ekibi olmadığından, Osmanbey’e mal veren mağazaların tasarımcısının zevki olan ürünlerin içinden tercihte bulunmak zorunda kalıyor. Ayşe Pezekoğlu’nun butiğinde çalışan Zehra, müşterinin ne istediğini çok iyi biliyor. Ancak Zehra’yı hiçbir zaman satın alma sürecine dahil etmediğinden Ayşe Pezekoğlu dükkanda gitmeyen ürünleri alıyor. Zaten caddenin işlek kısmında olmadığından çok müşteri gelmiyor ve gelen müşteriler de dükkanda ürünleri çok beğenmiyor. Ayşe Pezekoğlu’nun işleri kötüye gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tango’dan alışveriş yapan genç kadınlar arasında bu mağaza bir efsane. Öyle mükemmel bir pazarlama yapılmış ki, Dilara isimli genç bir müşteri, kendisine hayaliniz ne diye sorulduğunda, “Bir köyde yaşamak istiyorum; içinde bir Tango mağazası, bir de DVD’ci olsun yeter.” diye cevap veriyor. Dilara üniversiteyi bitirip iş aramaya başladığında Tango’nun eleman aradığını keşfediyor. Tango’nun muhasebe bölümünde işe başlıyor. Kuruluş, karı maksimize edebilmek için ürünleri sezon sonu indiriminde kalmayacak şekilde ithal ediyor. Aynı zamanda şirkette maliyetleri en altta tutabilmek için inanılmaz bir gayret var. Dilara’nın yöneticisi Nermin hanım da dengesiz bir insan ve sık sık bölüm çalışanlarını hırpalıyor. Ancak şirketin maliyetleri düşürme gayreti sırasında Nermin Hanım da kriz bahane edilerek işten çıkarılıyor. Dilara’nın Tango’ya bakışı değişiyor. Nermin Hanım’ı çok sevmese de, o çok sevdiği ürünleri satan kuruluşun pek de insani olmayan bir şekilde Nermin Hanım’ı çıkarması rahatsız ediyor. Nermin Hanım, 47 yaşında üniversite mezunu bir kadın. Muhasebe müdürlüğü pozisyonları için müracatlar da bulunuyor. Ancak büyük kuruluşların hemen hepsi 30-35 yaş aralığında genç muhasebe müdürleri arıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe Pezekoğlu sonunda butiği kapatmak zorunda kalıyor. Ne iş yapacağını bilmiyor. İş aramaya başlıyor. 43 yaşından sonra dükkanı kapatmış lise mezunu bir kadın ne yapabilir ki? Şirketlerin hepsi genç ve üniversite mezunu insanlar istiyor. Ayrıca Ayşe Hanım’ın kurumsal bir şirkette çalışma tecrübesi hiç yok. Bu arada Tango’nun Nermin Hanım’ı işten çıkaran İnsan Kaynaklarından Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Serkan Bey de işten çıkarılıyor. Serkan Bey de 40 yaşında. Oğlu özel okulda okuyor. Taksitlerini hala ödediği bir villada oturuyor. Kriz ortamında Tango’daki maaşını ona verecek bir şirket bulabileceğini pek düşünmüyor. Bu arada Dilara, farkında olmadan ofis hırsızlığına başlıyor. Ofisten paket kağıt, zımba taşımaya başlıyor evine. Üstelik bütün özel görüşmelerini de şirket telefonundan yapıyor. Bu arada gazetede daha iyi bir iş fırsatı görünce görüşmeye gitmeye karar veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe Pezekoğlu, Nermin Hanım, Serkan Bey, Dilara ve Zehra tamamen birbirlerinden habersiz olarak bir iş görüşmesi için Kadıköy’den Karaköy’e giden bir şehir hatları vapurunun farklı kompartımanlarına oturuyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-4823154806077464864?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/4823154806077464864/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=4823154806077464864' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4823154806077464864'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4823154806077464864'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2009/04/insancl-kapitalizm-4.html' title='İnsancıl Kapitalizm-4'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-1733527082122183388</id><published>2009-03-13T18:53:00.002+02:00</published><updated>2009-03-13T19:23:16.169+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sorgulama'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yapıcı eleştiri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yıkıcı eleştiri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='eleştiri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='düşünce'/><title type='text'>Yapıcı ve Yıkıcı Düşünme</title><content type='html'>Eleştirel düşünme, gelişmenin anahtarıdır. Eleştirilebilen bir şeyin geliştirilebilen bir tarafı vardır. Dolayısıyla her türlü eleştiri bir tür hediyedir. Eleştiriler yapıcı ve yıkıcı olarak ikiye ayrılabilir. Yapıcı eleştiriler, herhangi bir şeyin geliştirilebilir yönüne dikkat çeken eleştirilerdir. Yıkıcı eleştirilerse, sadece yıkmak ve yok etmek için getirilen eleştirilerdir. Yıkıcı eleştirilerin yaygınlığı, yapıcı eleştirilerin değerinin anlaşılmasını engellemiştir. Aslında yıkıcı eleştirilerden de öğrenilecek bir şeyler vardır; ancak yıkıcı eleştiri getiren kişinin düşmanca tavrı, bu eleştiriye uğrayan kişiyi duygusal olarak bozguna uğratır ve eleştiriden yararlanabilecek durumu kalmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu araba çok sarsıyor" dediğimizde aslında bir eleştiri getirmiş oluruz. Ancak bu eleştirinin söylenme şekli, yapıcı ya da yıkıcı eleştiri olmasını belirler. "Bu araba çok sarsıyor" dediğimizde, arabada düzeltilmesi gereken bir tasarım hatası olduğunu ya da değiştirilmesi gereken bir parça olduğunu söylemiş oluruz. Arabanın sahibi, gerekli değişiklikleri yaptığında arabanın sarsılması sona erecektir. Bununla birlikte "Bu araba çok sarsıyor" sözü, bir şikayet olarak ya da "Senin araban beş para etmez" anlamına gelen bir aşağılama olarak da söylenmiş olabilir. Bu şekilde söylendiyse yıkıcı eleştiri sınıfına girer. İnsanları zaten üzen ve eleştirilerden uzak durmak istemelerine yol açan bu aşağılama türünden eleştirilerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eleştirel düşünme, sorgulamayı ve daha iyisini istemeyi talep etmeyi ve alternatifini önermeyi içerir. Bununla birlikte eleştirel düşünme bazen şikayetlerle karıştırılır. Örneğin, yoğun kar yağışı yolları kapattıysa, "Allah kahretsin, neden kar yağıyor" demek; &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;herhangi bir değişikliğe yol açmayacak gereksiz bir şikayettir&lt;/span&gt;. Getirilecek eleştiri;  bir iyileştirme / geliştirme önerisi içermese de değişiklik yapılabilir bir konuda olmalıdır. İnsanoğlunun kar yağışına bulabildiği bir çare yoktur. Biz istesek de, istemesek de kar yağacaktır. Bizim yapabileceğimiz tek şey yolları açık tutmakla ilgilidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eleştirel düşünmeyi, yıkıcı eleştirilerden ve şikayetlerden ayırmalıyız. Eleştirel düşünmenin bir akışı vardır. Öncelikle &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;var olanlar eleştirilir&lt;/span&gt;. Bu anlamda çevremizde olanlar ve bazen olmamaları dolayısıyla sorun olarak var olanlar incelenir.  Aynı zamanda rutin olarak yaşamımızda var olanlarda sorgulanır.  Aşağıdaki soru seti, eleştirel düşünme için kullanabileceğimiz bir soru setidir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu neden var?&lt;br /&gt;Bu neden yok?&lt;br /&gt;Bunun daha iyisi olamaz mı? &lt;br /&gt;Bunun daha pratik olanı yok mu? &lt;br /&gt;Bu tamamen olmadan yaşayamaz mıyız? &lt;br /&gt;Başka bir koşul olsaydı, daha iyi olur muydu? &lt;br /&gt;Bu nesnenin / sistemin / kavramın olmaması neyi değiştirir? &lt;br /&gt;Bunun olması mantıklı mı?&lt;br /&gt;Bu olması gereken bir şey mi? Yoksa bir şekilde yaşamımıza bir gün girmiş ve o günden beri var mı? &lt;br /&gt;Sorgulanması ve yaşamımızdan çıkarılması mı gerekiyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eleştirel soru setinin kullanımını birkaç değişik konuda inceleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden bütün dersler okullarda yapılıyor? Derslerin bazı bölümleri, müzelerde işlenemez miydi? Örneğin tarih dersi müzede olamaz mıydı? Coğrafya dersinin bazı kısımları açık havada işlenemez miydi? Belgeseller neden ders olarak gösterilmez?  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden okul servislerinde öğrenciler için emniyet kemeri olmaz? Öğrenciler, emniyet kemeri taksalardı daha güvenli seyahat etmezler miydi? Üstelik serviste emniyet kemeri takma alışkanlığı kazanan çocuk yetişkinliğinde de bu bu alışkanlığı sürdürmez miydi? Emniyet kemeri, inmeyi binmeyi zorlaştırmaz mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deri mont giymek hayvan severleri kızdırıyor da, neden deri ayakkabı giymek kızdırmıyor?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-1733527082122183388?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/1733527082122183388/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=1733527082122183388' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/1733527082122183388'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/1733527082122183388'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2009/03/yapc-ve-ykc-dusunme.html' title='Yapıcı ve Yıkıcı Düşünme'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-3243855605538015394</id><published>2009-03-11T22:13:00.003+02:00</published><updated>2009-03-11T22:17:50.044+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zayiflamak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='olgunluk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kilo'/><title type='text'>Zayıflamak ister misiniz?</title><content type='html'>Kilo probleminiz varsa önce bunun nedenini bilmekte fayda var. Yaptığım incelemelerde insanın gereğinden fazla kilo almasına yol açan yüz kadar neden buldum. Bununla birlikte bu yüz nedenden bir tanesi diğer doksan dokuz nedenden çok daha etkili. İnsan yemek yemeyi bir tatmin amacı olarak kullanıyor. Yaşamımızdaki başarı ve mutluluk açığını yemek yiyerek gidermeye çalışıyoruz. Eşimizle mutlu değiliz ya da işler yolunda gitmiyor; istediğimiz gibi bir eğitim alamadık; sofraya oturduğumuzda bu eksiklikleri telafi etmek için hiç doymayacakmış gibi yemek yiyoruz. Aslında bizim yemeğe değil, başarıya, mutluluğa, hayatımızda düzene/düzelmeye ihtiyacımız var. Kadınların kilo almasının temelinde eşlerinin, çocuklarının onları mutlu etmemesi var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahatma Gandhi'nin yemek ve olgunlaşma ile ilgili çok özel bir sözü var. "İnsan ruhu ne kadar fazla olgunlaşırsa, o kadar az yemek yer." İnsanın yemek yeme tutumu, bir tür olgunluk ölçer gibi çalışıyor. İhtiyaç duyduğundan fazlasını yiyorsan olgun değilsin. Nefsine hakim olabiliyorsan olgunsun. Müthiş bir ölçü. Başbakan da olsan, profesör de olsan, sanatçı da olsan, öğretmen de olsan fark etmez. Olgun olabilmen için yemekle ilişkini sağlıklı bir düzene oturtman gerekiyor. Yani büyük unvanlara ulaşmış olman ya da seksen yaşına gelmiş olman seni olgun yapmıyor. Sofrada kendine hakim olamayan biri, yaşamındaki diğer seçimlerde doğru olanı yapamayabilir ya da yanlış olanı da bilebile yapabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gereğinden fazla kilo alma konusunda bir istisna var. İlaç etkisiyle kilo alma. Bazılarımız kullandıkları ilaçların etkisiyle kilo alıyorlar. Bu durumun olgunlaşmayla bir etkisi yok. Kortizon tedavisi gören bir kişi, ilacın etkisiyle aşırı kilo alabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk yemeklerini biz dünyanın en güzel yemekleri sansak da, Türk yemekleri monoton bir yapıya sahip görünüyor. Örneğin klasik bir Türk yemeği mönüsü yapalım  Mercimek çorbası, pilav ve kuru fasulye. Mercimek çorbasından içtiğiniz birinci kaşıkla ikinci kaşık arasında bir fark yoktur. Çorba bitinceye kadar aynı monoton tadı vermeye devam eder. Restoranlarda az çorba denilen miktar, aslında insan için yeterli olabilecek bir miktardır. Fasulye yerken de durum fark etmez; birinci kaşıkla son kaşık arasında bir fark yoktur. Aynı monoton tat devam eder. Pilav için de durum aynıdır. Sofrada çeşitlilik (demokrasi) olmayınca tatmin duygusunu miktarı çoğaltarak çözmeye çalışıyoruz. Halbuki insan az yediğinde tadı damağında kalır. Okinawa adasında 100 yıldan fazla yaşayan insanların yemek kürü, günde 20 çeşit gıda almak. Adada yetişen otların çoğunluğunu oluşturduğu yeşillikleri tüketiyorlar. Biz de yemek yerken miktarı değil, çeşidi artırmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemek yerken tat almayı da bilmiyoruz. Yemek sofralarında gördüğüm şey şu: İnsanlar ağızlarındaki lokmayı yutmadan, çatallarına aldıkları yeni bir parçayı ağızlarına götürüyorlar. Yediğinizin lezzetini anlayabilmek için ağzın boş olması gerekiyor. Yemek yerken acele edilmesinin de temel nedeni, yine başarı / mutluluk açlığımızı bir an önce yatıştırmak isteği. İnsanlar, eğer ağızlarındaki lokmayı bitirip yeni bir lokma alsalardı yemek yeme süresi kendiliğinden uzayacak ve daha az yenilerek tatmin duygusuna ulaşacaktık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okull İstanbul’da sık sık misafirlerime ya da ekip arkadaşlarıma kahvaltı hazırlarım. Sofraya insanların gözünü tatmin edecek kadar her şeyi bol bol koysam da, kahvaltılıkları olabilecek en küçük şekilde doğrarım. Peynirler, salatalıklar, domatesler ya da biberler, çatala gelebilecek büyüklükte ama alışılagelmedik ölçüde küçük doğranırlar. Yediğimiz küçük de olsa büyük de olsa aynı etki de tat bırakıyor. Birçoğumuz da sadece tatmin olmak için yemek yediğimizden bu küçük parçalar çok fazla yenmese de insanın daha fazla damak tadına ulaşmasına yol açıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-3243855605538015394?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/3243855605538015394/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=3243855605538015394' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3243855605538015394'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3243855605538015394'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2009/03/zayflamak-ister-misiniz.html' title='Zayıflamak ister misiniz?'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-3884931143565650532</id><published>2008-03-16T00:11:00.001+02:00</published><updated>2008-03-16T00:12:40.973+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dip'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Seth Godin'/><title type='text'>Dipte kalanlar ve dibi geçebilenler</title><content type='html'>Dünyaca ünlü pazarlama otoritesi Seth Godin “Dip” isminde, fiziksel olarak küçük, mesaj olarak büyük bir kitap yazmış. Dip, sürekli olarak içinde yer aldığımız bir eğriye verilen bir isim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Godin, günlük yaşamımıza hakim olan bir şablon yakalamış. Hemen her alanda yaşadığımız bir sorunu çok açık bir şekilde ortaya koymuş. 1 milyon kişinin katıldığı ve sadece 20 bin kişinin kazanacağı bir sınav düşünelim. Sınav için hazırlanan bir milyon kişiden gerçekten hazırlananları diyelim ki günde 20 soru çözüyor. Giderek performansları iyileşiyor. 20 sorudan 30 soruya, 30 sorudan 40 soruya çıkıyorlar. Ancak 50 soruya ulaştıklarında artık zor gelmeye başlıyor. Daha az televizyon izlemek, daha az arkadaşlarla görüşmek ve daha çok çalışmak gerekiyor. Günde 50 soru yapma çabası acıtıyor ve artık günlük çözebildikleri soru miktarını azaltamıyorlar. 50 soru ve yukarısı aşılmaz bir uçuruma dönüşüyor. İşte sınava hazırlanan 1 milyon kişiden belki 998 bin kişi, bu uçurumdan yukarı bir türlü çıkamıyorlar. Ders çalışmanın getirdiği acıya dayanamıyorlar. Ancak 2 bin kişi kararlı davranıyorlar, giderek çözdükleri soru miktarını artırıyorlar. 50 sorudan 100 soruya, 100 sorudan 200 soruya, 200 sorudan 300’e doğru yükseliyor. Elbette günlük çözülen her soruyla oluşan fazladan yük artıyor bir kısmı 300 soruyu çözmeyi sabitliyor ve bu seviyede kalıyor. Çünkü o kadar çok soru çözmek beyin kaslarını acıtıyor. Bu arada sınavda ilk 50’ye aday olanlar kararlı bir şekilde devam ediyorlar ve beyin kasları isyanda etse günde 700 soruyu görüyorlar. Bu da onlardan birini sınav şampiyonu yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı sistem sporda da geçerlidir. Ortalama bir basketçi günde 6 saat antrenman yapıyorsa, yıldız bir basketçi günde 12 saat çalışma yapıyor. Zaten yıldız sporcu olmakla, sıradan bir sporcu olmanın arasındaki temel fark da budur. Sıradan yüzbinlerce sporcu, sıradan antrenmanlarını yapıyorlar ve o sıradan antrenmana bile katlanmak güç gerektiriyor. Yedinci saate dayanabilmek güç, kararlılık ve irade gerektiriyor. Sonuçta o uçurumu aşamadığınız zaman sınıfta kalıyorsunuz. İşte sadece o acıya katlanabilenler yıldız bir sporcu oluyorlar. Derin yarığı aşacak güçte, kararlılık ve iradede olanlar ilerliyorlar. O derin yarığı aşabilenlerin sayısı genel toplumun çok çok küçük, iki haneli rakamlarla ifade edilebilecek kadar küçük bir bölümü. Derin yarığı aşmayı başaranlar sert ve dik bir yokuşa geliyorlar; ama hızını bir defa alanlar yokuşun zirvesine gitmeyi başarıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki şablon her yere oturuyor. Yabancı dil öğrenmeye, tıp alanında başarıya, dağcılığa, ticari yaşama, satışçılığa… Belirli bir alanda başarı için gerekenlerin ilk başlangıç kısmını yapabilenler çok olsa da daha sonra enerjileri tükeniyor; daha ileri gidemiyorlar ve sıradan insanlar olarak kalıyorlar. Bu kitap çantamdayken arka arkaya yaptığım seyahatlerde dört defa arka arkaya okudum. O dipte kalanlardan olmamak için daha çok çalışmak istedim / daha gayretliyim şimdi. Dip noktanın neresi olduğunu görüyorum; zirveyi de seçebiliyorum. Bu yazıyı okuyanların dibi aşarak, zirvede kalabilmelerini diliyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-3884931143565650532?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/3884931143565650532/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=3884931143565650532' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3884931143565650532'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3884931143565650532'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2008/03/dipte-kalanlar-ve-dibi-geebilenler.html' title='Dipte kalanlar ve dibi geçebilenler'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-8216384869569685083</id><published>2007-12-16T22:41:00.000+02:00</published><updated>2007-12-16T22:51:13.084+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='angarya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yöneticilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ast'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='işletme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İleti Topluluğu'/><title type='text'>Yöneticilik Bir Angarya mı?</title><content type='html'>&lt;p&gt;Birçok insanın yönetici olmak istediğini görüyorum. Aslında aklı başında biri, yöneticilik işinin bir angarya olduğunu bilir ve bu işten uzak durur. Özellikle coğrafyamızda yöneticilik, insanlara talimat vererek iş yaptırma şeklinde uygulanmaktadır. Birçok yönetici, kendi elemanlarından gelen sorulara, telefonlara, e-postalara cevap vermekten ya da günlük sorunlardan iş yapamamaktadır. İşyerinde ortaya çıkan tüm sorunlarla yönetici ilgilenmek zorundadır. Birçok işyerinde sıradan bir yazışma, sıradan bir toplantı, sıradan bir karar bile yönetici olmadan alınamaz. Bazıları güçleri kendilerinde öyle bir toplarlar ki, çalışanlar tuvalete bile sormadan gidemezler. Böylece yönetici, bir sürü gereksiz konuyla uğraşır. Bu durumda olan bir kısım yönetici öğlen yemeğine bile çıkacak zaman bulamaz. Yıllık iznini son beş yıldır kullanamayan da sayısız yönetici vardır. Aslına bakarsanız bu insanlar yönetici unvanını taşıyan, ama çağdaş anlamda yöneticiliği bilmeyen insanlardır. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yönetici kendi işini hafifletebilmek için işlerini çalışanlar arasında bölüştürebilir. Bu durum delegasyon / delege etmek olarak adlandırılır. Eğer söz konusu işler, gerçekten idari bir yetenek gerektiriyorsa, bu yeteneğe sahip olmayan insanlara bu işleri yaptırmak doğru olmayabilir. Eğer bu işleri yapabilecek yetenekte iseler, delege etmekten vazgeçip bu işleri astların iş tanımlarına eklemek ve kalıcı olarak sorumluluğu ve yetkiyi onlara vermek daha mantıklı olacaktır. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;İdeal bir yönetici, kendisine ihtiyaç duyulmayan bir sistem kurar. Ne var ki, birçok yönetici vazgeçilmez olma fikrinden ötürü de böyle bir sistem kurmamayı tercih eder. Elbette birçoklarının böyle bir sistem kuracak bilgisi / becerisi de olmayabilir. Bir kısmı da elemanların yetersizliğinden yakınarak, işi onlara bıraksam da yapamıyorlar diye kendini savunur. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yöneticinin yeni işi, astlarının muhakeme becerilerini geliştirerek kendi kendilerine karar alabilecek bir düzeye getirmektir. Bu da önemli ölçüde yöneticinin koçluk fonksiyonuna bürünmesini gerektirir. Koçluk, koçluk yapılan kişilerin potansiyelini ortaya çıkarmak ve geliştirmek anlamına gelir. Yöneticisine bağlı çalışanlar, yönetici onlara talimat vermeden doğruyu bulabiliyorlarsa yöneticinin zamanı boşa çıkar ve yönetici rahatlar. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Talimat vererek iş yaptırmaktan bir adım ötesi, çalışanların işleri kendi kendilerine yapması ise, iki adım ötesi de çalışanların yeni fikirlerle işi geliştirmesidir. Aslına bakarsanız sayısız insan da iş hayatında fikrinin sorulması için can atmaktadır. Çünkü fikri sorulan insan değerli kabul edilir. Dolayısıyla çalışanların fikirleriyle katkıda bulunma gibi bir motivasyonu vardır. Sayısız işletmede bu motivasyon çok kötü şekilde harcanmakta ve çalışan ters-motivasyona girmektedir. Çalışanlar fikirleriyle ve uygulamalarıyla işi geliştirecek olursa, bağlı oldukları yönetici de onlarla birlikte ilerler. Ne var ki, yönetici kendisine rakip olabilecek bir astı birçok örnek de istememektedir. Onun için vasat performansta bir departmana rastlama olasılığı daha fazladır. Sıradan bir yönetici ve sıra dışı davranma isteği ve potansiyeli olan ama bu potansiyelleri ortaya çıkmayan çalışanlar, şirketin ileri gitmesini de engellerler.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Birçok yönetici, astların potansiyellerini geliştirmeyi istese de yangın söndürmekten diğer bir deyişle güncel sorunlarla boğuşmaktan bu tür koçluk gibi işlevi yerine getirmeye zaman bulamaz. Koçluk işlevini yerine getirebilmek de ayrıca özel bir bilgi ve yetenek seti gerektirmektedir. Yönetici bu yetenek setine de sahip değilse, yapabildiği en iyi işe yangın söndürmeye odaklanır. Kendi işinin yangın söndürmek değil, yangın çıkmayan bir ortam oluşturmak olduğunu da bilmeden angaryasını taşır durur. &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-8216384869569685083?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/8216384869569685083/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=8216384869569685083' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8216384869569685083'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8216384869569685083'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2007/12/yneticilik-bir-angarya-m.html' title='Yöneticilik Bir Angarya mı?'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-432130676027374890</id><published>2007-12-01T19:03:00.000+02:00</published><updated>2007-12-01T19:05:40.810+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='etkisiz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='değişim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iyileştirme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tepkisel'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İleti Topluluğu'/><title type='text'>Etkisiz İnsanların 7 Tipik Özelliği</title><content type='html'>&lt;p&gt;Amerikalı bir araştırmacı, etkisiz insanların 7 tipik özelliği nedir diye merak etmiş ve aşağıdaki sonuçlara ulaşmış. Yedi temel özelliğin başlıkları araştırmacıya, başlıkların altındaki açıklamalar da bana ait. &lt;b&gt;&lt;i&gt;“Tepkiseldirler.”&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Gelişme ve değişim yaratmak yerine, başkalarının yaptıklarına tepki verirler. Bir şeyler olur ve üstüne konuşurlar ya da harekete geçerler. Bu tepkisel yaklaşımlar, önemli ölçüde sorgulanmayan bir kültüre, kısa vadeli çıkarlara dayanır. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;“Açık bir hedefle çalışmazlar.”&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Geleceğe ilişkin açık ve net bir hedefleri bulunmaz. Tepkisel yaklaşımlar aslında, hedefsizliğin bir sonucudur. Vizyon, yapılan işin kendisidir. İşin nasıl yapılacağı, ne olduğundan daha önemlidir. Üstelik “işi yapmak gerçekten gerekiyor mu” sorusuyla uğraşılmaz, hatta bu soru çoğu zaman akla bile gelmez. Nasıl sorusu, ne ve niçin sorularını önemsizleştirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;“Acil olan şeyi en önce yaparlar.”&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Neyin öncelikli olduğunu hiç belirlemediklerinden, öncelikli yapılması gerekenler geniş zaman dilimleri içinde yapılmazlar, vadeleri bittiğinde, artık bu işler acil işlere dönüşür. Tıpkı dersini zamanında çalışmayıp kendini başka şeylerle oyalayan öğrencilere benzerler. İş teslim zamanı (öğrenci örneğinde sınav günü)geldiğinde kriz içine girerler; acilleşen işlere odaklanırlar. Kriz süreci (iş teslim, iş bitirme süreci) bir şekilde sona erip yeni döneme girildiğinde ders alıp geleceği hedefe göre planlamak yerine, rehavet içine girerler. Bu rehavet ortamı içinde geleceğin krizlerini ortaya çıkaracak işleri yaparlar ya da yapmadıkları işler geleceğin krizlerini ortaya çıkarır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;“Kazan / Kaybet anlayışı hakimdir.”&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kafalarında mutlaka kazanmak anlayışı hakimdir. İşte, apartmanda, siyasette ve diğer ortamlarda, diğerleri her zaman rakiptir. Rakiplerle birlikte kazanmak yerine herkesin kaybetmesi yeğdir. Bu hayatta ya kazanırsınız, ya kaybedersiniz. Başka türlüsü olamaz. Birlikte Kazanma (win-win) masal kitaplarında anlatılan bir hikayedir. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;“İlk önce anlaşılmayı isterler.”&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kendileri mutlaka haklı, hatta en haklı olduklarından önce kendileri konuşmalıdırlar. Diğerleri onların kıymetli mesajlarını anlamalı ve dinlemelidir. Zaten diğerlerinin söyleyecekleri çok da fazla değerli bilgileri yoktur. Kendi söylediklerine odaklı olduklarından hiç kimse birbirini dinlemez ve saatlerce yapılan toplantılardan güçlü olanın kararıyla çıkarlar. Ama herkesin kafasında hala kendi fikri vardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;“Eğer kazanamıyorsa, taviz verir.”&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Çok kötü kaybetmektense, az kaybetmeyi tercih ederler. Bu birlikte kazanma anlayışına yakın görülebilir, ama aslında ilgisi yoktur. Kıran kırana bir kazan / kaybet mücadelesinden sonra, hala iki tarafın da kaybettiği “başarılı” bir modele varılamamışsa, taraflardan birinin kaybettiği ideal modele ulaşılmış demektir. Artık diyalog içinde birlikte kazanma anlayışını gerçekleştirecek zemin kalmamıştır. Taraflardan birinin galibiyeti kabul ediliyorsa, diğer taraf en az zararla durumu kurtarmak için taviz vermeye başlar. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;“Değişimden korkar ve iyileştirmelerle ilgilenmez.” &lt;/i&gt;&lt;/b&gt; &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Durum ne kadar kötü olursa olsun, ortaya çıkacak bir değişimden sonra durumun daha kötü olmayacağına ilişkin bir garanti yoktur. Değişimden konferanslarda söz etmeyi çok severler, ama kendilerini değiştirmeye ihtiyaçları yoktur. Onlar zaten mükemmeldir. İyileştirmelerle ilgilenmezler; “damlaya damlaya göl olur” onlara ait bir atasözüdür ve sadece söylendiği dönem için geçerlidir. Büyük bir kriz ortaya çıkmadıkça değişmezler.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ne dersiniz, bir birey olarak sizde bu özellikler var mı, varsa ne yapmayı düşünüyorsunuz? Ben, kendi hesabıma kara kara düşünüyorum. &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-432130676027374890?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/432130676027374890/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=432130676027374890' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/432130676027374890'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/432130676027374890'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2007/12/etkisiz-insanlarn-7-tipik-zellii.html' title='Etkisiz İnsanların 7 Tipik Özelliği'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-5140647453343580501</id><published>2007-11-27T12:35:00.000+02:00</published><updated>2007-11-27T12:50:11.095+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zaman planlaması'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='erken kalkmak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='düzen'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='eşik beceriler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İleti Topluluğu'/><title type='text'>Eşik Beceriler</title><content type='html'>&lt;p&gt;Uzun yıllardır yakın çevremdeki genç insanları gözlüyorum. Oldukça da şanslı olduğumu söyleyebilirim. Hepsi iyi niyetli ve zeki insanlar. İyi birer üniversite öğrencisi / mezunu insanlar bunlar. Genel olarak sosyal becerileri iyi, insanlarla rahat diyalog kurabiliyorlar; kafaları çalışıyor; karmaşık bir meseleyi hızlıca anlıyorlar. Bazısı anlamaktan öte yeni bir şey de üretebiliyor. Ancak birçoğunun potansiyellerini kullanabilme konusunda bazı basit (bana göre basit) eşikleri atlamakta güçlük çekiyorlar. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bunlardan birincisi planlama. Birçok genç gününü, yarınını, hafta sonunu planlamaktan aciz. Örneğin, “Pazar günü Ahmet ile buluşacağız.” diyor. Ne zaman ve nerede buluşacağı belli değil. Pazar günü gelinceye kadar netleştirmiyor. Pazar günü de Ahmet telefonunu bir yerde unutuyor, iletişim kurulamıyor; sonuçta da görüşme gerçekleşmiyor. Bu basit örnek, iş ve sorumluluk için de geçerli. Örneğin, pazartesi akşamına bir sunum hazırlayacaksanız ve günlerden Cuma ise, Cumartesi-Pazar gezip tozmaz, sunum için çalışırsınız. Böylece Pazartesi günü yetişti yetişmedi derdi olmaz. Pazartesi gününe kadar yapmazsanız bir de elektrik filan kesilirse sunum gerçekleşemez. Komik ama “temel planlama becerileri” diye seminerler düzenlemek gerekiyor. Çünkü gençler önceliklerini belirleyemiyor. Aslında sorumsuz da değiller, bir iş yetişmediğinde vicdan azabı da çekiyorlar; mahcup da oluyorlar ama sonuç değişmiyor. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Planlama becerisi eksikliği ile at başı giden bir başka sorun da, geç kalkmak. Üç yaşından beri sabah 5-6 civarında kalkan biri olarak, diğer insanların kalkış saatleri hep anormal gelmiştir. Diyeceksiniz ki, “seninki anormal.” Peki diyelim ki, erken kalkmak anormal; ama ciddi avantajlar veriyor. Güne erkenden hazırlanabiliyorsunuz. Size ekstradan üç saat zaman veriyor. İster oku; ister trafik başlamadan yola çık, ister bisiklete bin; ister bir kahvaltı toplantısı yap.. Şimdi bir genç düşünün; zeki, sosyal becerileri iyi ve sorumluluk sahibi; ama geç kalkıyor (geç deyince saat 10:00’da değil, 08:00’de kalkıyor). Bu arkadaşımız bu uyku düzeniyle, yaşamda çok güçlük çeker. Gideceği yere yetişemez, işlerini yetiştiremez, okuması gerekenleri okuyamaz; bakması gereken internet sitelerine bakamaz. Az uyumak demiyorum; ama erken kalkmak başarı için gereken zamanı bize veriyor. İsterseniz gece saat 22:00’de yatın. Birçoklarının gece saat 22:00-24:00 arasını verimli kullandığını söylemek çok zor. Televizyon ya da internet başındalar. Ama zannetmeyin ki, televizyonda belgesel izliyor ya da İnternet’te araştırma yapıyor; büyük olasılıkla zaman öldürüyor.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yine bu gençlerden birisiyle bir toplantı yapacaksınız; o genç geç gelirse ona yüklediğiniz değer düşüyor. “Çok akıllı, çok iyi ama bir toplantıya zamanında ulaşmaktan aciz.” Bir yere dakik varıp varmadığınız sizin planlama ve problem çözme becerilerinizin düzeyini gösterir. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Eşik becerilerden biri de giyim kuşam. Asistanlarımdan biri, her zaman çok şık giyinir. Onu tanıdığım günden beri bir gün tıraşsız, bir gün üstünde uyumlu ve ütüsüz bir kıyafet olmadan görmedim. Zamanlamaya dikkat eder. Verdiği sözleri tutar. Sosyal becerileri de gayet iyi. Kendini sürekli geliştiriyor. Kafası da çalışıyor. Sonuç: Birçok kuruluştan genç yaşına rağmen liderlik, yöneticilik teklifleri alıyor. Bütün bu söylediklerime dikkat eden başka bir genç arkadaşımız da Türkiye’nin zirve noktalarından birinde danışman oldu. Net anlaşılması için söyleyeyim: Bu iki arkadaşımız bütün zeka ve sosyal becerilerine rağmen, eğer planlama, zamanlama, erken kalkma, giyim kuşam konularında titiz olmasalardı, bugün ulaştıkları başarılara ulaşamazlardı.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=617156"&gt;http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=617156&lt;/a&gt; &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-5140647453343580501?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/5140647453343580501/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=5140647453343580501' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/5140647453343580501'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/5140647453343580501'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2007/11/eik-beceriler.html' title='Eşik Beceriler'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-3024555908778175251</id><published>2007-10-29T02:55:00.000+02:00</published><updated>2007-10-29T02:57:02.999+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='pkk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bayrak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='problem'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sembol'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='facebook'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='başörtüsü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='problem çözme'/><title type='text'>Sembollerle Problem Çözme</title><content type='html'>&lt;p&gt;Türk toplumu, sembollerle yaşayan bir toplum. Türlü türlü anlamları olan bıyıklar, türlü türlü anlamları olan sakallar, şapkalar ve elbette başörtüsü toplumun gündemini şekillendiriyor. Ulusal bir sorun olduğunda bayrak asmaya, yürüyüş yapmaya son derece meraklıyız. Bu sembollere bir yenisi daha eklendi. Siyah kurdele. Televizyondaki spikerlerden biri, bu siyah kurdelenin çok derin anlamlar içerdiğini belirtiyor. Sembolik anlam dünyamız bir miktar daha zenginleşiyor. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ancak akıllarda asılı kalan soru şu. Bu semboller problem çözmeye yarıyor mu? Bir üniversite öğrencisi, sadece bir takım sembolleri kullanarak derslerini öğrenerek sınavlarında başarılı olabilir mi? Ya da bir dükkan sahibi, sadece Türk bayrağı asarak satışlarını artırabilir mi? Bir ev kadını, balkonuna Türk bayrağı asarak evinin temizlenmesini sağlayabilir mi? Facebook isimli devrimci internet oluşumunda (Anlaşılması için en basit şekilde açıklamaya çalışayım: bir tür eski dostlarla kontağınızı tazeleme sitesi) herkes kendi resmi yerine siyah kurdele ya da Türk Bayrağı koyuyor. Acaba bu çaba, PKK saldırılarını nasıl durduracak? Herhalde PKKlılar özellikle bu Facebook isimli sitedeki olanları görüyorlarsa çok eğleniyorlardır. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Cumhuriyet Bayramı’nın 13 şehit verdiğimiz günlerin üstüne gelmesi, ülkedeki yürüyüşlerin ve mitinglerin sayısını artırdı. Televizyonlar, gazeteler bu miting ve yürüyüş haberleriyle dolu. Ama bu yürüyüşler ve mitingler, PKK terörünü nasıl durduracak? Ayrıca bir araya gelecek yüz binler ya da milyonların güvenliği nasıl sağlanacak, ayrıca terör eylemlerine hedef oluşturmayacak mı?&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Daha ötesi yapılması çok istenen ve beklenen sınır ötesi harekat, PKK’yı bitirecek mi? 1982 yılından beri, Türk Ordusu PKK’yı yok etmek için yurt içinde ve dışında mücadele ediyor. Birçok kez de Irak’a girerek, gerek uçaklarla, gerekse karadan harekatlar yapıldı. Yeni bir harekat, acaba son harekat olacak mı? Bir intikam arayışıyla Türkiye’nin Irak’a girmesi acaba, satranç oyununda rakibin bizi üstüne çekmek için düzenlediği bir hamlenin sonucunda daha zor bir duruma düşmemize yol açabilir mi? Daha ilginç bir soru 25 yıldır bir problemi kaba kuvvetle çözemiyorsanız, acaba bu problemin bundan farklı bir yöntemle çözülmesi gerektiğine işaret ediyor olabilir mi?&lt;/p&gt; &lt;p&gt;PKK lideri Abdullah Öcalan hapiste olduğu halde, (başı olmayan yılan hareket edemez) PKK nasıl hareket ediyor? Neden PKK terör saldırıları ve sözde Ermeni soykırımı yasa tasarılarının onaylanması, ABD’nin hiç istemediği “Türkiye’nin İran ile enerji anlaşması” yapmasının ardından geldi? &lt;/p&gt; &lt;p&gt;İstanbul’un nüfus açısından Türkiye’nin kamburu olduğunu düşündünüz mü? 80 şehirli bir ülkede, kabaca 80 milyon nüfus var. İstanbul’da abartarak söylüyorum 20 milyon insan yaşıyor. Düşünün ki, her şehrimizde 1 milyon kişi yaşasaydı, İstanbul’da trafik sorunu olur muydu? Esas soru şu: Eğer Hakkari’de ve diğer Doğu ve Güney Doğu illerimizde 1 milyon nüfus olsaydı, bu şehirler gelişmiş birer şehir olarak insanlara eğitim, iş ve sağlık imkanları vermez miydi? Çalışacağı iyi bir işi olan, gidecek kaliteli hastanesi olan, çocuklarına verebileceği kaliteli eğitim imkanı olan insanların olduğu yerde teröre geçit olur muydu? &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Toplumumuz öyle bir rüzgara kaptırmış ki kendini bu tür soruları düşünmek yerine, sembollerle problem çözme arayışına gidiyor. Sembollerle problem çözülseydi, matematik sorularını çözmek için öğrencilere ihtiyaç olmaz; sadece eksi, artı, eşittir, büyüktür işaretlerini yazar problemleri çözerdik. &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-3024555908778175251?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/3024555908778175251/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=3024555908778175251' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3024555908778175251'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3024555908778175251'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2007/10/sembollerle-problem-zme.html' title='Sembollerle Problem Çözme'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-8610274395734498073</id><published>2007-09-09T13:06:00.000+03:00</published><updated>2007-09-09T13:18:22.435+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ikinci şans'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İleti Topluluğu'/><title type='text'>İkinci Şans</title><content type='html'>&lt;p&gt;Her yeni doğan gün aslında insanlara yeni bir yaşam kurmak ve değişmek için ikinci bir fırsat veriyor. Bir dergi bu konuları işlediğim İkinci Şans başlıklı seminerimle ilgili söyleşi yaptı. Ondan bazı bölümleri paylaşmak istiyorum. &lt;/p&gt; &lt;p style="font-weight: bold;"&gt;Seminerinizin ismi “İkinci Şans”. Niçin seminerinize böyle bir isim seçtiniz?&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İkinci şans her şeye yeniden başlama fırsatıdır. Birçok insan yaşamında ikinci bir şans ister. Sıklıkla ikinci şans, bir başarısızlığın ardından istenir. Bir sınavda başarısız olursak ikinci şans isteriz. Eşimizle sorunlar çözülmez hale geldiğinde, keşke evlenmeseydim ya da başkasıyla evlenseydim deriz. İşimizi yönetirken başarısız olursak, keşke öyle yapmasaydım da, şu şekilde yapsaydım deriz. Bazen çok öfkelenir, kırarız birisine. Başa dönmek için ikinci bir şans isteriz. Her seferinde alternatif hareketi yapabilmek için ikinci bir şansı isteriz. &lt;/p&gt; &lt;p style="font-weight: bold;"&gt;İkinci şansın içinde bulunduğumuz dönemle bir ilişkisi var mı?&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İçinde bulunduğumuz 2000’ler, tam bir değişim dönemi. Daha önceki yaşama alışkanlıklarımız, iş yapma yöntemlerimiz işe yaramıyor. Hatta bugün yaşanılan sorunların birçoğu, eski yaşama alışkanlıklarımızı bugüne ve geleceğe taşımamızdan kaynaklanıyor. Hala eski usullerle çocuk yetiştiriyor, çalışıyor, müşterilerimize hizmet veriyoruz. Geçmişin alışkanlıklarında ısrar edenler mutsuzlar, başarısızlar, zarar ediyorlar... İşte bunların hepsini değiştirmek için ikinci bir şansa ihtiyacımız var. &lt;/p&gt; &lt;p style="font-weight: bold;"&gt;Her zaman ikinci bir şans verilmiyor ama?&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Son şansınızı kullandığınız zaman ikinci bir şans verilmez. Son şansa gelinceye kadar uzun bir süreç vardır. İnsanoğlu aslında bir bilgisayar oyununda olmayı çok ister. Bilgisayar oyunları, oyuncuya birkaç hak verir. Ekranda iki-üç tane adam resmi olur; hata yaptıkça adamlar biri eksilir; ama oyuna devam edersiniz. İşte son adama geldiğinizde artık devam edeceğiniz bir şey kalmaz; orada oyun biter. Bizim ihtiyaç duyduğumuz şey son şansa gelmeden ikinci şanslarımızı kullanabilmek. İşte benim seminerimin de amacı bu.&lt;/p&gt; &lt;p style="font-weight: bold;"&gt;Başarılı olan insanların ya da kurumların da ikinci bir şansa ihtiyacı var mıdır?&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başarı, oldukça bakış açısına bağlı değişen bir kavram. İş yaşamında genel müdür yardımcılığına kadar yükselmiş, yüksek gelirli, makam sahibi bazı insanlar bile, yeniden başlasaydık başka türlü yapardık diyorlar. Yaşam her zaman değişik alternatifler sunar, diğer alternatifi seçmiş olsaydık belki bugün olduğundan daha mutlu ve başarılı olacaktık. &lt;/p&gt; &lt;p style="font-weight: bold;"&gt;Peki ikinci şanslarımızı kullanabiliyor muyuz?&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Harika bir soru. Birçok örnekte ikinci bir şans verilmesine rağmen ikinci şansımızı da kullanamıyoruz. İkinci şansı kullanmak demek, ikinci seferinde yeni bir şey yapmak demektir. Çoğu zaman ikinci bir şans verildiğinde, aynı şeyi yapıyoruz. Aynı insanlar, aynı metotla farklı sonuç alamazlar. Farklı sonuçlar almak için yeni ve farklı şeyler yapmayı denememiz gerekiyor. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sizce insanlara ikinci bir şans veriliyor mu?&lt;/span&gt; &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bir başkasına ikinci bir şans tanımak konusunda çok bonkör değiliz. İnsanlar kendi hatalarının telafisi için ikinci bir şans istiyorlar ama başkalarına ikinci bir şans vermek istemiyorlar. Bu çelişkiyi de çözmemiz gerekiyor. İş dünyası açısından bakıldığında, iş dünyasında sonuçlar belirli bir sürece yayıldığından hemen her zaman ikinci şans oluyor; bununla birlikte piyasanın verdiği her şansı ikinci şans sanmak saflıktır. Piyasa kişi ve kurumlara çok kısa sürede son şansını kullandırır ve işlerini bitirir. &lt;/p&gt; &lt;p style="font-weight: bold;"&gt;Peki, herkes için ikinci şans sayılabilecek bir şey var mı?&lt;/p&gt; &lt;p&gt;“Yarın”, ikinci şanstır. Elbette yen bir şey yapacaksınız. Zararın neresinden dönülürse kardır diye bir söz vardır. Yarın ya da bir sonraki an, değişmek ve istediğimiz sonuçları almak için ikinci fırsattır. Yarın, işimizi yapış şeklimizi, eşimize, ailemize, arkadaşlarımıza, müşterilerimize davranış şeklimizi, yaşamımızı kurgulamak ve değişmek için ikinci bir şanstır. Bu şansını kullanamayan kişi ve kuruluşların, son şanslarını kullanamadıklarında isimleri telefon rehberlerinden silinecektir. &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-8610274395734498073?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/8610274395734498073/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=8610274395734498073' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8610274395734498073'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8610274395734498073'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2007/09/ikinci-ans.html' title='İkinci Şans'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-7680546758568009431</id><published>2007-09-03T10:43:00.000+03:00</published><updated>2007-09-03T10:45:04.127+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='arkadaş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kara delikler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İleti Topluluğu'/><title type='text'>Arkadaşlarınızı Seçiyor musunuz?</title><content type='html'>Arkadaş edinme birçok örnekte tesadüfen oluyor. Üniversiteye ya da liseye ilk gittiğimizde yan yana oturduğumuz, ilk tanıştığımız kişi arkadaşımız oluyor. Ya da okula giderken yolda birlikte yürüdüğümüz kişi arkadaşımız oluyor. Askerde koğuşta ranzada yatan kişi arkadaşımız oluyor. Bu ve benzeri durumları birçok kişi yaşıyor. Özetle arkadaşlarımızı seçmiyoruz; arkadaşlarımız yanımıza yakınımıza düşen kişilerin arasından oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın arkadaşlarımız bunalımlı tiplerse bizi de bunalıma sürüklüyorlar. Eğer kitap okumayı seviyorlarsa biz de kitap okumayı seviyoruz. Sinemayla ilgileniyorlarsa biz de sinemayla ilgileniyoruz. Sürekli futbol konuşuyorlarsa biz de futbol konuşuyoruz. Hani insan ne yerse odur derler ya, arkadaşımız kimse biz de biraz ona benziyoruz. Bir de kara delikler var. Onlardan uzak durmak gerekiyor. Sürekli eleştiriyor ve bütün enerjimizi emerek bitiriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tesadüfen edindiğimiz arkadaşlardan iyi anlaştıklarımızla uzun zaman geçiriyoruz. Onlara bağlanıyoruz. Arkadaşlık ilişkisinin başlangıcında bir gün bu arkadaşlığın biteceğini ya da araya giren olaylar nedeniyle, yediğimiz-içtiğimiz ayrı gitmeyen bu insanı bir gün gelip çok seyrek göreceğimizi düşünmüyoruz. Ama bir gün geliyor. Arkadaşımız evleniyor; iş için ya da okumak için başka bir şehre gidiyor ya da okul bitiyor memleketine dönüyor ve bizim sürekli dertleştiğimiz arkadaşımız kayboluyor. Sistemimizin içinden önemli bir parça çıkıyor ve yaşam sistemimiz bozuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni arkadaş edinmeyi de bilmiyoruz. Yeni arkadaş edinebileceğimizi düşünmüyoruz bile. Arkadaşlık ilişkisi çok önemli ölçüde bizden başlar. Önce biz arkadaş olmaya değer, karakter sahibi, ilgili ve bilgili birisine dönüşmeliyiz. Öncelikle verdiğimiz sözleri tutmaya, buluşma saatlerine uymaya çalışmak gerekiyor. Dürüst, mütevazi olmak, hakkaniyetli davranmak, nezaket arkadaşlık açısından kritik karakter özellikleri. Bunun yanı sıra bir arkadaşla paylaşacak bir şeyler yapmak gerekiyor. Yani değişik bir şeyler okumak, değişik bir yerlere gitmek, değişik bir şeyler izlemek gerekli. Yoksa arkadaşımıza verebileceğimiz bir şey olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaş olarak seçeceğimiz kişi de benzer özellikleri taşımalı. Yani sözünün eri, ilgili, bilgili ve hareketli bir insan olmalı. Kara delik olmamalı. Şimdi diyelim ki çevremizde böyle bir insan var. Tanımıyorsak gidip tanışmalı. Tanışmak için bir sürü yöntem var. Zamanı olup olmadığını sorup bir konuda fikrini sorup bir sohbet başlatabiliriz. Artık kişiyi tanıyorsak, arkadaşlığımızı ilerletmek için onu bir yerlere davet edebiliriz. Yürüyüş yapmaya, eve sohbet etmeye, bir sergiyi gezmeye ya da başka bir etkinliğe. Diyelim ki, sizi reddetti. Vazgeçmeyin değerli bir arkadaş adayı çok bulunmuyor. Başka bir fırsatta yeniden davet edin. Yine olmazsa bir daha davet edin. Benim bu konuda yaptığım davetlerin bir sayısı var. Kişiyi gerçekten değerli buluyorsam 10 kez arayarak davet ediyorum. Belki ilk seferinde çekinip reddetmiş olabilir ya da zamanı olmamış olabilir ya da başka bir şey. Geçen yıllar içinde 35 kadar çok yakın arkadaş edindim. Hemen her dönemde aktif olarak zamanımı, düşüncelerimi paylaştığım iki-üç yakın arkadaşım olmuştur. Ama değişik nedenlerle de araya şehirler, ülkeler girince eski arkadaşlarımın yerini yeni arkadaşlarım aldı. Eskileri şu ya da bu nedenle hayatımdan uzaklaşırken içim burulmadı / hiç üzülmedim değil. Ama yaşamımdan çıkan her insan, yeni bir hediyenin / yeni bir arkadaşın habercisi oldu. Eski / yeni bütün arkadaşlarımla görüşüyorum. Hepsi bana ayrı zenginlikler kattı / katıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaş olmaya değecek bir insan olmanız ve yeni arkadaşlar edinecek cesaretinizin olması dileğiyle.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-7680546758568009431?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/7680546758568009431/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=7680546758568009431' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7680546758568009431'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7680546758568009431'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2007/09/arkadalarnz-seiyor-musunuz.html' title='Arkadaşlarınızı Seçiyor musunuz?'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-8236426319331251225</id><published>2007-08-29T20:10:00.000+03:00</published><updated>2007-08-29T20:12:35.213+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='atölye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıradışı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sanat'/><title type='text'>Sıra Dışı Sanat Atölyesi</title><content type='html'>Sıra Dışı Sanat Atölyesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;31 Ağustos-1 Eylül Galata Meydanı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 Eylül’de Tünel Meydanı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 16:00-20:00&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Dostlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;31 Ağustos – 1-2 Eylül tarihlerinde Beyoğlu’nda Sıra Dışı Sanat Atölyesi başlığıyla bir çalışma yapacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoldan geçen insanlar bir sepetin içinden bir kelime seçecekler. Kelimeler, “açlık, serum, özlem, ihanet, ilahi adalet, çiçek bahçesi, eğlence, düğün, neden, zirve, tenis maçı, doğum, kaba kuvvetin sonu,  suç, susuzluk, demokrasi, günah” gibi kelimeler olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katılımcı sepetten bir fiş çekecek. Fişte bir kelime yazacak. Diyelim ki fişte “Hüzün” kelimesi olacak. Katılımcı, oradaki malzeme kutusundan 5 malzeme seçerek bir eser yapmaya çalışacak. Diyelim ki, bir balon, bir kase, bir eski telefon, bir terlik, bir oyuncak araba seçecek ve bunlarla sevinci anlatan bir eser tasarlayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her katılımcıya parçaları birbirine bağlayabilmesi amacıyla, koli bandı, bant, Japon yapıştırıcı, ip ve iplik tedarik edilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katılımcılar, etkinliği düzenleyenlerin belirleyeceği nesneleri, günlük yaşamdan ve orada hazır olarak bulunan farklı nesneleri kullanarak, 3 dakikalık süre içinde tasarlamaya çalışacaklar. Yapılan eserler de şenlik boyunca, yapan kişilerin isimleri de yazılarak, sergilenecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etkinliğin amacı, sanatın sadece fildişi kulelerde yaşayan insanların işi olmadığını, sıradan insanların da sanat yapabileceğini göstermektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu etkinlikle ilgili yardıma ihtiyacım var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu etkinlikte sıra dışı eserlerin tasarımında kullanılacak malzemelere ihtiyacım var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evde kullanmadığınız bozuk ya da eski eşyaların hepsini kullanabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnek olarak:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kağıt havlu rulosu, tuvalet kağıdı rulosu, küçük büyük ampul, mantarlar, mum, iğne, duvar saati, masa saati, kol saati, terlik, eski oyuncaklar (kırık ve bozuk da olabilir), dvd kutusu, vcd kutusu, CD-Rom, bardak, fincan, kupa, tabak, çay tabağı, kaşık, çay kaşığı, kalem, kurşun - tükenmez kalem, kalemtraş, silgi, iplik, dikiş iğnesi, misina, tencere, tava, şişe, kavanoz, pense, biblo, şilt, küçük yastık, vazo, cetvel, gönye, pergel, saksı, mendil, masa örtüsü, çarşaf, telefon, telefon ya da cep telefonu, eski kitap, telefon rehberi, karton kutular, ayakkabı kutusu, sulu boya, kalem kutusu, boya kutusu, iskambil kağıtları, satranç tahtası, satranç taşları, uzaktan kumanda, bilgisayar klavyesi, tepsi, Mouse,  eski kasetler vb. gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda saymaya unuttuğum daha birçok şey olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırık, bozuk ya da çalışmıyor olması önemli değil ya da çok yıpranmış ya da eskimiş olması da önemli değil. Önemli olan sizin evde kullanmaktan vazgeçmiş olmanız. Onun için her türlü objeyi kutulayıp aşağıdaki adrese gönderebilirsiniz ya da bırakabilirsiniz. 31 Ağustos saat 14:00’ten önce ulaştırabilmeniz ayrıca kritik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tünel MNG Kargo&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıra Dışı Sanat Atölyesi (0542-241 04 02)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokakta Şenlik Var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galipdede Caddesi 116 Tünel Beyoğlu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; (Tel: 243 62 75-76) MNG Tünel&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer kargoyla gönderecekseniz, kargoyu ödemenizi de rica edeceğim. Çok sayıda insan büyük koliler gönderecek olursa onu karşılayacak bütçemiz yok. Herhangi bir sponsor yok. Para kazanılmayan ücretsiz bir sanat etkinliği bu. Ben kendi kişisel zamanımı veriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca 31 Ağustos günü saat 12:00’a kadar Okull İstanbul’a da bırakabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hacı Ahmet Bey Sok&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;No.13 /1 Kadıköy İstanbul&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Tel: 0216 -345 66 88).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30 Ağustos’ta da Okull İstanbul’da insan olacak, bırakabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca etkinliğe katılarak siz de eser tasarlamak isterseniz dostlarla buluşmaktan çok sevineceğimi söylemek isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer malzeme gönderecekseniz bana 0542-241 04 02’den ulaşabilirseniz çok sevinirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok Sevgiler,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Melih Arat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;0542-241 04 02&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıra Dışı Sanat Atölyesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;31 Ağustos-1-2 Eylül Galata Meydanı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 16:00-20:00&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 Eylül’de Tünel Meydanı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullanılacak Kelimelerden Bazıları: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“açlık, hüzün, serum, özlem, ihanet, ilahi adalet, çiçek bahçesi, eğlence, düğün, neden, zirve, tenis maçı, doğum, kalp gözü, intikam, ibadet, barış, ruhların buluşması, sevginin gücü, sır, zulüm, hiçlik, modern dünyanın ilkelliği, komedi, keşke, özgürlük, sadeliğin güzelliği, karmaşa, tecrübe, oyun, “O.B.R.”, nefret, sezgi, sevinç, zaaf, çaresizlik, altıncı his, yaratıcılık, karanlık, aydınlık, bilgi, vicdan azabı, keşif, kaba kuvvetin sonu,  suç, susuzluk, demokrasi, günah”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-8236426319331251225?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/8236426319331251225/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=8236426319331251225' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8236426319331251225'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8236426319331251225'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2007/08/sra-d-sanat-atlyesi.html' title='Sıra Dışı Sanat Atölyesi'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-7701078890500087601</id><published>2007-08-27T02:34:00.000+03:00</published><updated>2007-08-27T02:37:57.407+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çekim yasası'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='secret'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İleti Topluluğu'/><title type='text'>Secret-Çekim Yasası</title><content type='html'>Secret isimli kitap ve film son zamanda oldukça popüler. Birçokları da bana bu film ve kitaptaki mesajın doğru olup olmadığını soruyor. Öncelikle kitabı okumamış veya filmi izlememiş olanlar için kitap ya da filmin temel mesajını özetle söyleyeyim. “Yaşamınızda olmanızı istediğiniz şeylere odaklanırsanız, onları yaşamınıza çekersiniz. Onlar yaşamınızda gerçekleşir. Yani bir bisiklet istiyorsanız ve bu bisikleti rüyanızda bile görecek kadar istiyorsanız, evrenin güçleri harekete geçer ve bu bisiklete bir gün sahip olursunuz.” diyor bu kitap.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki gerçekten bir şeyi çok ama çok isteyecek olursak, istediğimiz şey hayatımıza girer mi? Odaklanmanın müthiş bir gücü olduğunu öğrendim geçen yıllarda. Hatta daha ötesi, sadece amaçlarına ulaşmaya odaklanan insanların başarılı olduğunu da. Bununla birlikte odaklanmanın ne olduğunu iyice tanımlamak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece yaşamlarında bir şeyi istemekle kalanlar, tesadüfler olmadıkça istediklerine ulaşamayacaklar gibi geliyor. Yani diyelim ki,  Ayşe “film yönetmeni” olmak istiyor. Sürekli olarak filmler izliyor; filmlerle ilgili kitaplar okuyor; televizyonda film yönetmenleriyle yapılan söyleşileri izliyor. Gece yatınca da hep kendini “film çeken bir yönetmen” olarak görüyor. Film yönetmeni olmayı çok istiyor. Ayşe bir şirkette muhasebeci olarak çalışıyor. Yıllar geçiyor ve hayaline ulaşamadan muhasebecilikten emekli oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe’nin şanslı olduğu bir versiyon da düşünelim. Ayşe muhasebeci olarak çalıştığı şirketten ayrılıp tesadüfen bir film yapım şirketine muhasebeci olarak giriyor. Bu arada hazırladığı senaryolardan birini patronu masasında buluyor ve “senaryo kimin” diyor. Ayşe hararetle kafasında kurguladığı filmi anlatıyor ve patronu Ayşe’yi hiç düşünmediği şekilde algılıyor ve filmi çekmesini teklif ediyor; Ayşe’de muhasebecilikten yönetmenliğe geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de Ayşe’nin gerçekten odaklandığı bir versiyon düşünelim. Bu versiyonda Ayşe sadece film izlemek, filmler hakkında kitaplar okumak ve yönetmen söyleşilerini incelemekle kalmıyor. Sürekli olarak insanlara yönetmen olmak istediğini söylüyor. Yönetmenlik kurslarına gidiyor. Senaryolar yazıyor ve senaryoları yapım şirketlerine gönderiyor. Başka yönetmen ve yapımcılarla kendisini tanıştıracak gazeteciler buluyor. Yurt dışındaki yönetmenlere ve yapımcılara kendini tanıtabilmek için ileri derecede İngilizcesini geliştiriyor. Sinema festivali yapılan şehirlere, ülkelere gidiyor; kokteyllerinde insanlarla tanışıyor. Bir yönetmen kendisine asistanlık teklif ediyor ve asistan yönetmen olarak sinema dünyasına giriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte “Çekim Yasası” bu üçüncü versiyon olduğunda çalışıyor. Ama oturduğunuz yerden sadece hayal kurarak, isteyerek amaçlarınıza ulaşmayı beklerseniz işiniz şansa kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Secret/Çekim Yasası isimli kitap bu küçük detayı – insanların amaçlarına ulaşmak için örgütlü bir çaba göstermesi gerektiğini söylemeyi unutmuş / atlamış. İnsanlar da sadece isteyerek bir şeylerin olacağını düşündürten bu kitabı seviyor / paylaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni hazırladığım bir kitap var: “El Yazısından Karakter Tahlili”. Bu kitap için Çizgisiz A-4 kağıtlara tükenmez kalemle yazılmış ve altına imza da atılmış örnek yazılara ihtiyacım var. Eğer yazınız üzerinden ücretsiz olarak karakter tahliliniz yapılmasını isterseniz ve kitapta isim ve imzanız olmadan yazınızın yayımlanmasına izin verirseniz bir yazınızı aşağıdaki adrese 15 Eylül 2007’ye kadar gönderebilirsiniz. Yazılar her zaman yazdığınız özende olmalıdır. Yani çok özenli ya da çok özensiz değil. “Hacı Ahmet Bey Sok. No: 13 / 1 Kadıköy İstanbul.” Geri bildirim için e-posta adresinizi yazmayı unutmayın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-7701078890500087601?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/7701078890500087601/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=7701078890500087601' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7701078890500087601'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7701078890500087601'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2007/08/secret-ekim-yasas.html' title='Secret-Çekim Yasası'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-3052965345014265350</id><published>2007-08-20T06:20:00.000+03:00</published><updated>2007-08-20T06:21:34.344+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='oyun'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öğretmen'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fizikçi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kurbağa'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zeka'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='matematikçi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='doktor'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mühendis'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='golf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fıkra'/><title type='text'>Mühendis Zekâsı</title><content type='html'>Mühendis mantığı diye bir şey olduğu kabul edilir ve bazen mühendisler yaklaşımlarından ötürü eleştirilirler; bazen de övülürler. Eğer eleştiriliyorsa, “İşte mühendis kafası” denir; övülüyorlarsa “İşte mühendis zekası” denir. İşi zeka kısmından ele alarak bir iki mühendis fıkrası paylaşacağım, hepimize biraz bulaşsın diye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir öğretmen, bir doktor ve bir mühendis golf sahasının kenarında, sahanın boşalmasını beklemektedirler. Mühendis:" Bu adamlar ne yapıyor böyle, 15 dakika önce bitirip sahadan çıkmaları gerekirdi." Doktor: "Bilmiyorum, ama yaptıkları büyük bir terbiyesizlik." Öğretmen: " Üstelik çok isabetsiz oynuyorlar. Vurdukları hiçbir top deliğe girmiyor. İşte görevli geliyor, onunla konuşalım." Görevli: "Kusura bakmayın. Sahadakiler, kör itfaiyeciler. Kulübümüzde geçen sene çıkan yangındaki dumandan gözlerini kaybettiler. Bu yüzden istedikleri zaman burada ücretsiz oynamalarına izin veriyoruz. Öğretmen: "Ne kadar üzücü, eğer çocukları varsa onlara ücretsiz ders verebilirim." Doktor: "Çok güzel bir fikir, ben de hastanedeki doktor arkadaşlarla konuşup onlar için bir şeyler yapabilir miyiz diye bakacağım." Mühendis: "Bu adamlar gündüz değil de, neden geceleri oynamıyorlar?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basit bir bakış açısı değişikliği sonuçları olduğu gibi değiştirebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir matematikçi, bir fizikçi ve bir mühendise bir kırmızı top verip bunun hacmini nasıl bulacaklarını sormuşlar. Matematikçi, bir mezura ile etrafını ölçüp, çevre uzunluğundan hareket ederek formülle yarıçapını hesapladıktan sonra diğer bir formülle yarıçapından hacmini bulacağını söylemiş. Fizikçi ise topu suya batırıp yer değiştiren suyun hacmini ölçerek topun hacmini bulabileceğini söylemiş. Top son olarak mühendisin eline verilmiş, mühendis topu şöyle biraz çevirip bakmış ve sonra:"Bana kırmızı toplar katalogunu bulun" demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen sorunların çözümü yazılı olarak bir yerlerde duruyor olabilir. Bilgiye erişip bakmak öncelikli olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir mühendis, bir fizikçi ve bir matematikçi bir oteldedir. Önce fizikçi uyanır, yangını görür ve yangın hortumunu bulur ve başlar hesap yapmaya. Su basıncı, alevin şiddeti, aradaki mesafe falan derken hesaplara göre minimum miktarda suyu ve minimum enerjiyi hesaplar ve yatağına döner. Daha sonra matematikçi kalkar kokunun etkisiyle hole koşar. Bir de bakar ki yangın var. Derken çözüm aramaya koyulur. Yangın söndürme hortumunu bulur ve - çözümü buldum diye bağırarak yatağına geri döner. Derken mühendis burnuna gelen duman kokusuyla uyanır, hole çıkar, bir de bakar ki bir yangın var. Eline geçirdiği bir kovaya su doldurarak yangını söndürmeye çalışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorunları teori de çözmenin ötesinde uygulama yapmak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adamın biri bir gün yolda giderken bir kurbağa görür ve kurbağa dile gelir.&lt;br /&gt;- Ben aslında bir insanım, eğer beni bir kere öpersen çok güzel bir prenses haline gelirim"&lt;br /&gt;Adam kurbağayı eline alır ve cebine koyar. Kurbağa tekrar dile gelir&lt;br /&gt;- Eğer beni öpersen çok güzel bir prenses olacağım ve seninle evlenmeye hazırım.&lt;br /&gt;Adam kurbağayı cebinden çıkarır, şöyle bir bakar ve gülümseyerek yeniden cebine koyar.&lt;br /&gt;Kurbağa yalvarmaya başlar&lt;br /&gt;- Eğer beni öper ve güzel bir prenses haline çevirirsen. Seninle evlenirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam tekrar kurbağayı çıkarır, şöyle bir bakar ve gülümseyerek cebine koyar&lt;br /&gt;Sonunda kurbağa dayanamaz:&lt;br /&gt;- Senin neyin var? Sana çok güzel bir prenses olduğumu ve beni öpersen seninle evleneceğimi söyledim. Neden beni öpmüyorsun?&lt;br /&gt;Sonunda adam konuşur&lt;br /&gt;- Bak, ben bir mühendisim. Kızlarla uğraşacak vaktim yok, fakat konuşan bir kurbağa çok ilginç geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de evleniyoruz; çocuk yapıyoruz; dünya işlerine karışıyoruz. Bu dünyadaki birçok ilginç şeyi de bu sırada ıskalıyoruz. Dünya tarihi, aşkların, evliliklerin ya da yapılan çocukların tarihi değil, bir şey bulan ve bir şey yapan insanların tarihi. Dünyadaki ilginç şeyleri ıskalamamanız dileğiyle.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-3052965345014265350?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/3052965345014265350/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=3052965345014265350' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3052965345014265350'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3052965345014265350'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2007/08/mhendis-zeks.html' title='Mühendis Zekâsı'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-163104011551389156</id><published>2007-08-14T21:54:00.000+03:00</published><updated>2007-08-14T21:55:39.624+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıkılmak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ağrı dağı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gezi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='enerji'/><title type='text'>Ağrı Dağı’nın Zirvesi’nden Notlar</title><content type='html'>Bu yıl üçüncü defa Ağrı Dağı’na tırmandım. Tırmanış sırasında yaşadıklarımızdan, oradaki konuşmalarımızdan ve sonrasındakilerden birkaçını paylaşmak istiyorum. Önce en son gördüğüm bir haberden başlayacağım. Döndüğümüz gün birkaç gün önceki gir gazetede Ozan Orhon ile yapılan bir söyleşide Ozan Orhon çok sıkıldığı zamanlarda ya da yaşamında sorun olduğu zamanlarda kendini yemeğe verdiğini ve 132 kiloya kadar çıktığını okudum. Ardından da midesine kelepçe taktırarak 60 kilo vermiş. Sonra kelepçeyi çıkartınca tekrar kilo almış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insanın kendi idaresiyle az yemek yemesi yerine, kelepçe taktırarak kilo vermesi ne kadar acı bir şey. Daha komik olanı, kimsenin böyle birine esas çözümün kendi yaşamlarımızda idareyi ele almamız gerektiğini söylememesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağrı Dağı’na tırmanırken ekip arkadaşımız Züleyha soruyor: “Hocam, siz çok sıkıldığınız zaman ne yaparsınız? Yani Ağrı’ya tırmanırken fiziksel olarak, ruhen zorlanıyoruz. Duygusal olarak yoğunlaşıyoruz. Çıkıyoruz; ama Avrupa’nın en yüksek dağı, kendisinin yanında karınca gibi kalan bedenlerimizi eziyor. Böyle zamanlarda siz ne yapıyorsunuz? Sigara mı içiyorsunuz? Uyuyarak kaçmak mı istiyorsunuz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekip arkadaşımız İbrahim, benden önce cevap veriyor: “Sıra Dışı Yaşam Felsefesi’nde böyle bir şey yok. Yani sıkılınca, sorun olunca, sigara da içmezsin, alkol de içmezsin, uykuya da kaçmazsın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de “Benzer bir soruyu Betül de sormuştu diyorum. “Kızınca, çok sinirlenince bir şeyleri yumruklamak, bir şeyleri fırlatmak istemez misiniz?” Benim tüm bunlara cevabım “hayır” idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten sigara da içmiyorum, alkol de… Ama başım sıkışınca da başvuracağım şeyler bunlar olamaz ya da Ozan Orhon gibi gibi yemeğe de vermem kendimi. Mümkünse sıkıntılarımı yakın bulduğum biriyle paylaşırım, anlatırım. O da mümkün değilse yazarım. Bir de dua ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tırmanış’ın son gününde Züleyha, Betül’ün kendisine telefonla “Zorlanırsan, enerji içeceği filan iç.” dediğini söylüyor. Ben de “Hiç enerji içeceğini içtin mi?” diye soruyorum Züleyha’ya. O da diyor ki, “Bir kez ama tadı acıydı. Bitirememiştim.” diyor. Sonra soruyor: “Siz hiç içtiniz mi?” “Yoo, hiç içmedim. Hiç ihtiyacım olmadı. Yani zaten ben de enerji fazlası var” diyorum. Bu arada farkında olmadan elim kalbime doğru gidiyor ve ikimizin de ağzından aynı anda aynı sözler dökülüyor: Enerji, insanın kalbinden, yüreğinden gelir, başka bir şeyden değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağrı’dan indikten sonra birkaç soru var kafamda. Acaba hangisi daha zor? Ağrı Dağı’na çıkmak mı? Çok yardım ettiğiniz bazı insanların nankörlük yapması mı? Birden ekonomik olarak her şeyinizi kaybetmeniz mi? Sonra düşünüyorum, Ağrı Dağı’na çıkmak çok kolay geliyor. Üç defa değil, bin defa çıkarım Ağrı Dağı’na…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-163104011551389156?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/163104011551389156/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=163104011551389156' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/163104011551389156'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/163104011551389156'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2007/08/ar-dann-zirvesinden-notlar.html' title='Ağrı Dağı’nın Zirvesi’nden Notlar'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-8910965697711763043</id><published>2007-08-01T13:59:00.000+03:00</published><updated>2007-08-01T14:04:21.569+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='istek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dua'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İleti Topluluğu'/><title type='text'>Eşref Saati</title><content type='html'>Arzu, kardeşi Kemal’e doğum gününde sıra dışı bir hediye almak istiyordu. Fakat eşi benzeri olmayan bir hediye olmalıydı bu. Arkadaşı Pelin ile karşılaştıklarında Pelin çok mutluydu. “Biliyor musun” dedi Pelin, Alaçatı bugünlerde çok moda bir yer. Sabah okuduğum bir dergiye göre dünyanın en güzel kafeteryaları, kahvehaneleri Alaçatı’daymış. Oraya gitmek istedim. Keşke bir vesile olsa da orayı hem görebilsem, hem de dünyaya tanıtabilsem dedim. Türkiye’deki harika birçok şeyi tanıtamıyoruz. Ama başka uluslar, özellikle Amerikalılar çoğu zaman çok da ilginç olmayan şeyleri çok popüler hale getirebiliyorlar. Bugün patron, Çeşme ve Alaçatı bölgesindeki otellerle ilgili uluslar arası bir web sitesi geliştirme projesi verdi. İnanabiliyor musun? Düşündüm ve oldu.”Arzu “Pelincim, tam eşref saatindeymişsin.” dedi. Sonra “buldum” diye bir çığlık attı. “Kemal’e bir eşref saati alacağım.” Pelin ne olduğunu da anlamadan şaşkın gözlerle bakıyordu. “Eşref saati” satılmazdı ki! Arzu, Pelin’den ayrıldı ve bir saatçiye gitti. Büyük kadranlı bir kol saati sordu. Fiyatında anlaştıktan sonra saatçiye saatin camını açmasını rica etti. Kadranda “beş” için ayrılmış bölümdeki ince metal çubuğu kaldırdı ve oraya Rotring marka bir kalemle Eşref yazdı. Artık her gün saat beş olduğunda Eşref saati gelecekti.. Arzu’nun kardeşi Kemal’in doğum günü Cumartesi gününe denk gelmişti ve aile bu doğum günü kutlamasını Cumartesi sabah kahvaltıda yapmıştı. Ancak Arzu, Kemal’e doğum günü hediyesini vermedi ve “senin doğum günü hediyen eşref saatinde verilecek” dedi. Saat beş olunca, Kemal’e şöyle bir soru sordu: “Tek bir dilek dileme hakkın olsa ne dilerdin? Kendi isteklerinin olmasını mı, yoksa başka insanlara yardım edebilmeyi mi?” Kemal, ablasının ona sıra dışı bir hediye vermek üzere bir oyun kurduğunu anladı. Dur bir düşüneyim dedi. “Eğer kendi isteklerimin olmasını seçersem, mutsuz olurum.” dedi. “Alaaddin sihirli lambasından kendisini mutlu edecek şeyler istedikçe, başına hep problemler gelir. Ne zaman cini serbest bırakır; o zaman mutlu olur. Başkasına yardım edecek olursam, dostlarım artar, kendimi iyi ve mutlu hissederim. Evet, tek bir dilek hakkım olsa, başkalarına yardım edebilmeyi isterim.” dedi. İstediği cevabı duyan Arzu, arkasında sakladığı hediyeyi uzattı. Kemal paketi açtı ve saat beş itibariyle eşref saatini gösteren saati aldı. Arzu devam etti: Artık her gün, günde iki defa eşref saatin gelecek. Sabaha karşı ve akşam beşte, insanları yardım etmeyi iste ve onlara yardım etmek için bir şeyler yap. Dileklerin gerçek olacak.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemal, kolundaki sıra dışı hediye ile sabaha karşı uyandı. Saat tam beşi, yani eşref saatini gösteriyordu. Kendini birilerine yardım etmekle sorumlu hissetti. Ama sabahın beşinde kime ne yardım edebilirdi ki? “Dua edebilirim” diye düşündü ve aç ve açıkta olanlara Allah’ın yardım etmesi için dua etti. Sonra bu yetersiz geldi. Yataktan kalktı ve geceden kalmış bulaşıkları yıkadı. Geceleyin misafir gelmişti ve bir sürü bulaşık çıkmıştı. Annesi kendini yorgun hissetmiş ve bulaşıkları yıkamadan yatmıştı. Böylece annesine yardım etmiş olduğunu düşündü. Sabahleyin annesi bulaşıkları yıkanmış olduğunu görünce, “Herhalde Arzu yıkadı, ben de bu zamanı poğaça yapmak için kullanayım” diye düşündü. Kemal sabah okula giderken annesi yeni yaptığı poğaçalardan bir torbaya bolca koyarak verdi. “Anne ama bunlar çok fazla hepsini yiyemem ki” dedi. Annesi ısrar edince okula yollandı. Durağa doğru yürürken evsiz bir adam gördü. Adam onu görünce, Kemal rahat yürüsün diye yol verdi. Böyle bir berduştan beklenmeyecek kadar ince bir davranıştı bu. Kemal, adamın özenli davranışı fark etti ve durdu. İşte yardım etmek için fırsat önünde duruyordu. Adama dönerek size biraz poğaça ikram edebilir miyim diyerek poğaça torbasından bir-iki tane kendine ayırarak gerisini adama uzattı. Adam parasını ödemeye teklif etti. Kemal “ama bu benim size hediyem” dedi. Adamcağız, Biliyor musun evladım, bu sabah keşke biraz ev poğaçası olsa da yesem diye içimden geçirmiştim dedi. Herhalde eşref saatindeymişim.” dedi. Kemal gülümsedi ve saatine baktı. “İkimiz de eşref saatindeymişiz amcacım” dedi. Okula gittiğinde bir kompozisyon yazması istendi ve yaşadığı bu öyküyü yazdı. Öğretmeni, tüm sınıfa yüksek sesle okuttuğu bu öyküye 10 üzerinden 10 verdi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-8910965697711763043?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/8910965697711763043/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=8910965697711763043' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8910965697711763043'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8910965697711763043'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2007/08/eref-saati.html' title='Eşref Saati'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-4543005213100054517</id><published>2007-06-17T13:40:00.000+03:00</published><updated>2007-06-17T13:43:42.604+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='uyku'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İleti Topluluğu'/><title type='text'>Daha Az Uyumanın Sırrı</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt;"&gt;Lale, sabahları bir türlü uyanamamaktan son derece üzgündü. Saat çalıyor ama Lale uyku mahmurluğuyla saate uzanıyor ve saati kapatıp uyumaya devam ediyordu. Bu yüzden de bir sürü yere geç kalıyor ya da sabah yapılması gereken işleri yapamıyordu. Uykuya doyamıyor; sekiz saatten aşağı hiçbir uyku ona hiç yetmiyordu. Arkadaşı Merih ise günde üç dört saat uykuyla dolaşabiliyor; bu durumu hiç sorun etmiyordu. İki genç kız bazen birlikte kalıyorlar; Merih sabah beş-altı gibi kalkarken Lale sekizden önden önce yataktan doğrulamıyordu. Lale, Merih’in bu özelliğine gıpta ediyor; nasıl yaptığını soruyordu. Ancak Merih’te nasıl daha az uyku ile idare edebildiğini tam bilmiyordu. Neden bazılarının daha az uyuyarak yaşayabildiği ve bazılarının daha çok uykuya ihtiyaç duyduğu bir sır gibiydi. Bu konudaki kitapları okumaya karar verdiler. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt;"&gt;Lale’nin okuduğu bir kitapta insanların yüzde üç-dördünün iki-üç saat uykuyla yaşayabildiği, yüzde elliden fazlasının ise sekiz buçuk saat uykuya ihtiyaç duyduğu belirtiliyordu. Geri kalanlar ise üç saat ile sekiz saat arasında bir uykuyla idare edebiliyordu. Peki bu farklar nereden kaynaklanıyordu? &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt;"&gt;Yapılan araştırmalar, 200 saat hiç uyumadan yaşayabilen insanlar olduğunu gösteriyordu. Bu bilgi, insanın hiç uykuya ihtiyacı olmadığını gösterebilirdi. Ancak 200 saatlik uykusuzluktan sonra zihinde ve ifadelerde karışıklık, bulanıklık hakimdi. Uyku ile ilgili kuramlardan bir tanesi, insanın günlük yaşamdaki bilgilerini uyku sırasında beyninin kitaplığına yerleştirdiğini iddia ediyordu. Uyunmadığı zaman bu dosyalama işlemi yapılamıyordu. Ancak bu konuda bir ayrıntı vardı. Yeterince uyunamadığı zaman bu dosyalama işlemi gerçekleşmiyordu. Uyku beş aşamalı bir süreçti. Dosyalama işlemi beşinci aşamada gerçekleşiyordu. Bu beşinci aşama “REM” denilen (Rapid Eye Movement-Hızlı Göz Hareketi) aşamasıydı. İnsanlar beşinci aşamada alt beyin rüyaları görüyor; gözlerde sanki bir aksiyon filmi izlercesine hızlı bir şekilde hareket ediyordu. Hızlı göz hareketlerini açıklayan tam bir kuram henüz gelişmemişti. Melih Arat bir söyleşisinde, beşinci aşamadaki uykudaki göz hareketlerinin beynin bir işlemi ters gerçekleştirmesiyle ilgili olabileceğini söylemişti. Uyanıkken göz gördüklerine ilişkin bilgiyi sinirler aracılığıyla beyne ulaştırıyor ve beyin onu bir resme dönüştürüyordu. Alt beyin rüyalarının görülmesi sırasında bunun tersi oluyordu. Beyin resmi kendi kendine görüyor; sanki onu gözüyle görüyormuşçasına gözlerine onu takip etmesine ilişkin talimatlar gönderiyordu. Melih Arat, neden bazı insanların az uyuyarak yaşayabildiğini, bazılarınınsa yaşamadığını açıklamak için de bir model bulmuştu. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt;"&gt;Sekiz saat uyuyan sıradan bir insan belki dördüncü beşinci saatten sonra “Hızlı Göz Hareketi” aşamasına geçebiliyordu. Alarmlı saat çaldığında beyin o dosyalama işlemlerini tamamlamadıysa kişi kalkamıyordu. Kısa süre uyuyan nadir yüzde üçlük kesim ise, başını yastığa koyar koymaz “Hızlı Göz Hareketi” moduna giriyor ve dosyalama işleri bittiğinde rahatça kalkabiliyordu. Eğer herkes “Hızlı Göz Hareketi” moduna hızlıca girebilse, herkes daha az uyuyabilirdi. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt;"&gt;Hızlı Göz Hareketi moduna girmenin sırrı ise gün içinde zihinsel ve fiziksel olarak yorulmaktı. Birçok insan sadece bir yönde yoruluyordu. Hızlıca uykunun beşinci aşamasına geçebilmek içinse hem zihinsel, hem de fiziksel olarak yorulmak gerekiyordu. Diyelim ki, bütün gün üniversite hazırlık problemi çözer gibi problem çözmek ve iki saat koşmak gerekiyordu ya da bunların alternatifleri. Uzun süre bir şey yazmak, bir konuşma yapmak, bisiklete binmek, spor salonuna gitmek, yük taşımak ve benzerleri. Kısa süre uyku uyumak için bunları bir gün yapmak da yetmiyordu. Sürekli yapmak gerekiyordu. Teori tersine çalışıyordu. Her iki yönden de çok yorulan insanların daha fazla uyuması ve dinlenmesi gerektiği düşünülüyordu; ama bu insanların hızlıca beşinci aşamaya geçebildikleri için daha az uyku onlara yetiyordu. Bir de zihinsel ve fiziksel olarak çok çalışarak üreten insanların başarı duygusu daha yüksekti. Bu da onlara fazladan enerji veriyordu. Lale, her gün çok miktarda kitap okumaya ve düzenli olarak spor yapmaya başladı. İki hafta sonra beş saatlik uyku ona yetmeye başlamıştı. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-4543005213100054517?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/4543005213100054517/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=4543005213100054517' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4543005213100054517'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4543005213100054517'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2007/06/daha-az-uyumann-srr.html' title='Daha Az Uyumanın Sırrı'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-4090775948279092317</id><published>2007-06-11T17:51:00.000+03:00</published><updated>2007-06-11T17:52:19.713+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kalp gözü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Kalp Gözünün Mührünü Açmak</title><content type='html'>Birçokları köşemde kullandığım gözleri kapalı fotoğrafın nedenini merak ediyor. Bunu defalarca açıklamama rağmen bugün yeni bir açıklama daha getirmeye çalışacağım. Fiziksel gözümüze o kadar çok görüntü yansıyor ki, o görüntülerin arkasındaki gerçeği bir türlü göremiyoruz. Gerçeği sezebilmenin nadir işe yarar yöntemlerinden biri, gözümüzle bakmayı bırakıp kalbimizle görmeye başlamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzüne baktığımızda özellikle haber bültenlerinin gözlüğüyle baktığımızda bir sürü gri bulut ve sisin arkasındaki gerçeği göremiyoruz. Bazen bulutlar, bazen de gökyüzünün maviliği, evreni görmemize izin vermiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi kullanacağım ifade biraz sert gelebilir ama… Fiziksel gözlerimizin açıklığı oranında, kalp gözlerimiz o kadar kapanıyor. Aklımızı, düşüncelerimizi durulaştıramıyoruz. Nerede yaşıyorsak, oranın koşuşturmacısı içinde önümüze gelen konuşmalar, sorunlar, haberler kafamızı iyice bulandırıyor ve asıl olanı ıskalıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’de tüketim toplumuna dönüşmüş insanlar, neyi neden satın aldıklarını bilmeden onları satın alabilmek için para kazanıp duruyorlar. Dünyada çok satan kitapların içinde “Ferrarisini Satan Bilge” diye bir kitap var. Yazar “hayatın anlamını bulmuş” gibi görünüyor. Ancak yine de Ferrarisi’ni satıp parasını cebine indiriyor. Gerçekten hayatın anlamını bulan birisi Ferrarisi varsa onu satmaz, onu terk eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de seçimler, siyasetçiler, ekonomi, cinayet haberleri, bombalar, liselerden görüntüler bütün bunları takip eden insanların kafası iyice bulanıyor. Bütün bu gürültünün patırtının içinde önemli olanın, asıl olanın ne olduğunun farkına varamıyor. Daha ilginç olanı, insanların çoğu gördüklerinin arkasında başka duru ve net bir gerçek olduğunun / olabileceğinin dahi farkında değiller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlemlediğim insanların konuşmalarının çok büyük bir bölümü, etkimizin hiç olmadığı konularda konuşmakla geçiyor. Bunun yanında etki yaratabilecekleri konularda da hiçbir şey yapmıyorlar. Örneğin Cumhurbaşkanlığı seçimleri konusunda ya da seçimler konusunda durmadan konuşurken, aile içindeki sorunları çözmek için hiç konuşmuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamansızlıktan şikayet eden insanlar, akşamları kendilerini televizyona mahkum ediyorlar. Aileleriyle, misafirleriyle sohbet etmek yerine, seyrettikten sonra geriye birçok örnekte hiçbir şey kalmayan dizileri seyrediyorlar. Uykuları yetişmiyor; çünkü televizyon erken yatmalarına bile izin vermiyor. Onu da seyredeyim, bunu da bitireyim derken, vücutları için kullanacakları zamanı televizyon izlemek için harcıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’un trafiğinden şikayet edenler, kendi varlıklarıyla trafiği yarattıklarının farkında bile değiller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarının kitap okumamasından, ders çalışmamasından şikayet eden anne-babalar kendileri kitap okumuyorlar. Gözlerimiz görüyor; ama sanki kalp gözlerimiz mühürlü gibi. Yaşamın içindeki gözümüzü boyayan gereksiz ayrıntıları temizlemenizi, kendi yaşamınızdaki tutarsızları ortadan kaldıracak cesarete ve güvene erişerek varsa kalp gözünüzün mührünü açabilmeniz dileğiyle.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-4090775948279092317?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/4090775948279092317/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=4090775948279092317' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4090775948279092317'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4090775948279092317'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2007/06/kalp-gznn-mhrn-amak.html' title='Kalp Gözünün Mührünü Açmak'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-1242813289877770481</id><published>2007-05-12T21:56:00.000+03:00</published><updated>2007-05-12T21:59:55.240+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='problem'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çözüm'/><title type='text'>Problem Çözmenin Kuvvetli Yolu</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt;"&gt;Serüven, ilkokulun bahçesinde yürürken kendisinden biraz daha irice bir çocuk ona geldi ve bilerek çarptı. Serüven ne olduğunu anlayamamıştı ki, Serüven’e çarpan çocuk “önüne baksana ayı” diyerek Serüven’i itti. Serüven “sen ne diyorsun, hem kendin gelip çarpıyorsun, hem de ağzını bozuyorsun” dedi. Öbür çocuk bir kere daha Serüven’i itti ve Serüven sendeleyerek yere düştü. Çocuk, Serüven’in yere düşmüş bedeninin üstüne atlayıp vurmaya başladı. Serüven de ilk başta sersemlik geçirse de, o da ona vuran çocuğa vurmaya başladı. Boğuşma çok uzun sürmedi. Karşısındaki çocuk iri, ama koftu. Serüven çocuğu yüz üstü yatırdı; sağ kolunu arkaya çevirdi ve pes ettirdi. Çocuk “pes, pes...” diye Serüven’in durması için yalvarıyordu. Serüven, durdu ve bir aydınlanma geçirdi. İçinden dedi ki, “ben ne yapıyorum, bu çocuğu dövdüm, yendim, elime ne geçti?” Çocuğun üstünden kalktı, arkadaşlarının “bravo, amma dövdün, çok iyi çaktın” gibi sözlerinin arasından sınıfa doğru yürüdü. Derste sürekli olarak, niçin kavga ettiklerini düşündü. Kavga konusunun da, kavganın da çok anlamsız olduğunu düşündü. O sıra ilkokul çocuğu olarak sürekli uzaylıları düşünüyordu. “Uzaylılar şimdi beni izlemiş olsalardı, ne gülerlerdi kimbilir?” “İnsanoğlu kısacık bir zamanda parlıyor, kızıyor ve kavga ediyor. Halbuki koca evrende bizim kavga konularımız ve kavgalarımız ne kadar küçük ve değersiz.” Serüven, daha sonraki yıllarda kendisini kızdırsalar da, hatta elle dürtükleseler de kavga etmeyi bıraktı. Bir daha hiçbir kavganın dövüşün içine girmedi. Ne kendisi saldırdı birisine, ne de bir saldırıya cevap verdi.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;      &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt;"&gt;Peki, birisi saldırınca ne yapıyordu dersiniz? Öyle ya kendini savunması gerekmez mi, &lt;span style="border-bottom: 1px dashed rgb(0, 102, 204); cursor: pointer; height: 1em;" id="lw_1178995373_0"&gt;dayak&lt;/span&gt; yer sonra... Evet, kendini savunuyordu. Ama yine de fiziksel yolla savunmayı bırakmıştı. Ya bir sözle ya da karşısındakinin gücünü kullanarak kendini savunuyordu. Hani şu uzak doğu dövüş sanatlarının bir kısmı “aikido” gibi, rakibinin gücünden yararlanır ya onu gibi... Bazen de rakibini şoka sokan şeyler yapıyordu. Örneğin, lisedeyken yumruk atan bir çocuğa “öldün sen” diye öyle bir haykırmıştı ki, çocuk dört nala kaçmıştı. O sözü söyledikten sonra yapacağı hiçbir şey yoktu; sadece ısıracak köpek gibi havlamıştı o kadar... Bir seferinde kendisine ara sokağın birinde bıçak çekip parasını isteyen bir soyguncuya "bıçağın çok güzel, nereden aldın?" demişti. Adam dumura uğrayıp nereden aldığını söylemiş. Serüven devam etmiş: "Bak hep böyle bir bıçağım olsun istedim; kaça aldıysan o bıçak için iki katını verebilirim." demiş. Adam birdenbire bir hırsız kimliğinden kopup, birdenbire bir tüccar kimliğine bürünmüş ve pazarlığa başlamışlar.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt;"&gt;Serüven, konuşurken bağırmayı, sesini yükseltmeyi de bırakmıştı üniversiteye geldiğinde. Çünkü sorunları akıl yolunca çözemeyen insanlar, kaba kuvvetin ilk aşaması olan bağırmayı tercih ediyorlardı. Serüven için çok zor olsa da, insanlara kızdığında yüksek sesle bağırarak aynı kelimeleri söylemeyi bırakmıştı. Ne zaman bağırması gerekse, bağırmak yerine fısıltıyla söyleyeceğini söylemeye başladı. Bir süre sonra, içinden kızdığı şeylere bağırmak yerine espri yaparak cevap vermeye başladı. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;            &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt;"&gt;Örneğin, bir meslektaşı sen “akılsızın birisin” demişti bir gün. Serüven de, “ne kadar iyi niyetlisin, herkesi kendin gibi biliyorsun” diye cevap vermişti. Çevresindekiler çok gülmüştü bu cevaba... Serüven ama ilerleyen zamanlarda bundan da vazgeçti. İlerleyen dönemde “sen akılsızın birisin” diyen birine “bunu tespit edebildiğin için sen çok akıllı olmalısın” demişti. Adam bu sözün üstüne ne diyeceğini şaşırmış, sırtını dönüp gitmişti. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt;"&gt;Serüven, sorunları parayla çözmekle, kaba kuvvet kullanarak çözmenin aynı anlama geldiğini düşünüyor artık. Sorunları çözmenin en iyi ve en ekonomik yolu, yaratıcılıkla, akıl kullanarak çözmek... Serüven’e göre bunun başlangıç noktası ise, önce zor da olsa eski alışkanlıkları terk etmek. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-1242813289877770481?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/1242813289877770481/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=1242813289877770481' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/1242813289877770481'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/1242813289877770481'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2007/05/problem-zmenin-kuvvetli-yolu.html' title='Problem Çözmenin Kuvvetli Yolu'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-856702055416392455</id><published>2007-04-08T23:33:00.000+03:00</published><updated>2007-04-08T23:34:33.066+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ingilizce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İleti Topluluğu'/><title type='text'>İngilizce Öğrenmek</title><content type='html'>Atilla İngilizce öğrenmek istiyordu. Okul yılları geride kalmıştı ve okuldaki İngilizce dersleri bir işe yaramamıştı. O da bir kursa gitti. Ne var ki, kursta ikinci kura geçtiğinde ikinci kur açılmadı. Aradan birkaç ay geçtikten sonra kur açıldı; fakat bu seferde iş yüzünden o devam edemedi. Her gün bir kelime öğrensem üç yılda bin kelime öğrenirim dedi. Her gün sözlükten bir kelime çalışıyordu. Ama onda da süreklilik sağlayamadı. On on beş gün çalıştıysa da sonra bıraktı. Alt yazılı filmler izledi. Epeyce bir film kültürü olmuştu ama bu pratiğin İngilizce bilgisine neredeyse hiç katkısı olmadı. İngilizce öğrenmekten umudunu kesecekti neredeyse. Bir taraftan da İngilizce öğrenemeyeceğini düşünmeye başlamıştı. Belki dil öğrenmek, keman çalmak gibi bir yetenekti ve Atilla’da da bu yetenek yoktu. Çalıştığı şirkete yeni biri başladı. Bir gün onu İngilizce bir yönetim kitabı okurken gördü. Şaşırdı ve imrendi. Bir gün yeni çalışma arkadaşına merhaba hayırlı olsun dedikten sonra nasıl İngilizce öğrendiğini sordu. Herhalde İngilizce eğitim yapan bir üniversiteden mezun olmuştu. Cevap şaşırtıcıydı. “Kendi kendime öğrendim.” Atilla herhalde “yurt dışında filan kaldın” dediyse de bu tahmin de doğru çıkmamıştı. Yeni iş arkadaşı Dursun şöyle cevap verdi: “Biraz oyunlarla, biraz yarışmalarla biraz da kişisel ödüllerle, merdiven çıkar gibi.  Merdivenler basamak basamak çıkılır ve merdivenleri çıkmayı bırakan evine ulaşamaz.” Yani sürekli bir çaba göstermek gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atilla, Dursun’un söylediklerini düşündü. Merdiven örneğini de… Merdiven temelden başlar. Kendi İngilizce bilgisini düşündü. Bir kere temeli sağlam değildi. Temel dilbilgisi kurallarını ve en temel kelimeleri ve fiileri bile çok iyi bilmiyordu. Öncelikle apartmanın zemininden başlamaya karar verdi. Sanki hiçbir şey bilmiyormuş gibi. Bir de merdiven örneğini kullanmaya kararlıydı. Merdivenin basamakları eşit yükseklikteydi. İnsan da merdiveni çıkarken çoğu zaman her basamağı çıkmak için eşit zaman ayırırdı. Çok katlı bir binanın merdivenlerini çıkarken insan bazen yorulur yavaşlar ama durmazdı. Üstelik bu iş ancak beşinci kattan sonra başlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da her hafta İngilizce çalışmaya iki defa ikişer saat ayırmaya karar verdi. Dairesine ve iş yerindeki odasına hep merdivenle çıkıyor, merdiven örneğini aklında canlı tutuyordu. Gerçekten temel düzeydeki birkaç kitabı bu yöntemle bitirdi. Ondan sonra yeni çalışma arkadaşının “oyun ve eğlence” ile öğrenme yöntemine geçti. Orta düzeyde bir İngilizce ulaşınca İngilizce bir fıkra kitabını alıp Türkçe’ye çevirmeye başladı. Bir de eski kitapçılardan eski İngilizce dergiler aldı. Her hafta bunların belirli bir kısmını okumaya çalışıyordu. Eğer o hafta için öğrenmeye karar verdiği bölümü bitirebilirse, yarışı kazanmış oluyordu ve kendisine bir sinema ısmarlıyordu. Bu arada eski film izleme tekniğini de yeniden devreye aldı. Evde bir müzik setine bağlı bir DVD player vardı. Önce filmi izliyor; sonra televizyonu kapatıyor ve sadece müzik setinden İngilizce konuşmaları dinliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada yaşadığı şehrin turistik yerlerine ilişkin bilgileri de İngilizce olarak çalıştı. Kendisine gönüllü ve ücretsiz rehber diye bir yaka kartı hazırladı ve turistlerin bol olduğu yerlere gitmeye başladı Pazar günleri. Turistlere İngilizce’sini geliştirmeye çalıştığını söylüyor ve isteyenlere bildiği kadarıyla tarihi cami ve yapıları gezdirebileceğ ini belirtiyordu. Her Pazar en az birkaç turisti bu şekilde gezdirerek İngilizce konuşma pratiği yapma şansı da bulmuştu. Pazar günlerini iple çekiyordu. Çünkü yeni insanlarla tanışmak onlarla konuşmak çok eğlenceliydi.  Bir taraftan Cumartesi günleri de çalışmalarına devam ediyordu. Bir Pazar günü yeni tanıştığı bir turisti gezdirdikten sonra ona bir İngilizce bir yönetim kitabı hediye etti. Atilla heyecanla kitabı işe götürdü ve fırsat buldukça okumaya başladı. İşte arkadaşlarından biri onun elinde kitabı görünce nasıl İngilizce öğrendiniz diye sordu. Atilla da cevap verdi: “Biraz oyunlarla, biraz yarışmalarla biraz da kişisel ödüllerle, merdiven çıkar gibi.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-856702055416392455?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/856702055416392455/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=856702055416392455' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/856702055416392455'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/856702055416392455'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2007/04/ingilizce-renmek.html' title='İngilizce Öğrenmek'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-6860615900363611951</id><published>2007-03-18T06:22:00.000+02:00</published><updated>2007-03-18T06:23:00.805+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bisiklet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tersine göç'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çözüm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Göç Etmeye Hazır mısınız?</title><content type='html'>Farklı sorunlara kısa kısa çözüm önerileri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Organ Bağışı kampanyalarının başarısı, vatandaşlarımızın sürücü ehliyetlerine ya da nüfus cüzdanlarına 'organlarımı bağışlıyorum' diye bir not düşülebilmesine bağlı gibi. Diyelim ki, bir otobüs devrildi. 30 ölü var. İçlerinden 20'sinin kimliğinde organ bağışı yaptığı belirtilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'un trafik sorununun çözümleri:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki yaka arasında deniz ulaşımından öteye; bir yaka için de deniz ulaşımı... Metrodan çok daha ucuz. Örneğin Bakırköy'den Beşiktaş'a nasıl gidebiliriz? Bakırköy'den kalkan bir deniz otobüsüne binersiniz; Yenikapı, Kumkapı, Eminönü, Karaköy, Kabataş'a dolmuş gibi uğrar ve sonunda Beşiktaş'a ulaşırsınız...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadıköy'den Kartal'a ulaşmak için Kadıköy'den bir deniz otobüsüne binersiniz; Moda, Kalamış, Caddebostan, Suadiye, Bostancı, Maltepe, Cevizli'ye dolmuş gibi uğrar ve sonunda Kartal'a ulaşırsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otobüse, özel arabaya binmek yerine, bisiklete binersiniz. Avrupa'nın tüm büyük şehirlerinde bisikletle ulaşım için özel yollar ayrılmışken İstanbul'da ve İzmir'de bu tür yollar bulunmuyor ve özellikle de şehir idarecilerinin bisikletle ulaşıma dönük böyle bir özendirmesi ve çabası bulunmuyor. Halbuki bisikletle ulaşımın o kadar çok avantajı var ki: Benzin yakmıyorsunuz; spor salonuna gitmek zorunda olmadan spor yapıyorsunuz; kalori harcıyorsunuz; uzak bir yere ulaştığınızda kendinizi başarılı hissediyorsunuz. Bu satırların yazarının katlanabilir bir kırmızı bisikleti var. Bisiklete biniyor, vapurla karşıya geçiyor. Bisikletimi katlayıp metroya ya da otobüse biniyorum. Bu arada yolda bisiklet sürerken arabalar, minibüsler ve bazı otobüsler beni ezmeye çalışıyor. Çünkü ben yolun bir parçası değilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel olarak Türkiye'nin tüm sorunları, nüfusun coğrafyaya dengesiz bir şekilde dağılmasından ve İstanbul'da yoğunlaşmasından kaynaklanıyor. Kapkaç, hırsızlık, trafik, sokak çocukları, depreme dayanıksız evler, okullarda sınıfların kalabalık olması, hastanelerdeki kuyruklar ve hatta terörün bile kökenindeki neden Türkiye'deki nüfusun dengesiz bir şekilde dağılması ve göçtür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amasya da Türkiye'nin en güzel şehirlerinden biridir ve bir noktadan bir noktaya ulaşım on dakika kadardır. Afyon yine oldukça güzel bir şehirdir. Kastamonu'da gezilecek ve görülecek yerlerin sayısı neredeyse İstanbul kadardır. İnegöl'ün doğasına hayran olmamak, Kahramanmaraş'ın oksijeniyle ruhlarımızı temizlememek mümkün değildir. Ancak bu şehirlerin nüfus yoğunluklarına baktığımız zaman İstanbul'la kıyaslayabilmek mümkün değildir. Elbette İstanbul'un dışındaki şehirlerde iş imkanları da oldukça kısıtlıdır. Bununla birlikte eğitim ve sağlık imkanları da oldukça yetersizdir. Böyle olunca insanlar Batı'ya ve özellikle İstanbul'a göç ediyor. Göç de trafiğe, gecekondulaşmaya, eğitim ve sağlık hizmetlerinin İstanbul'da da yetersizleşmesine ve daha birçok soruna yol açıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çözüm: Tersine göç. Sakın bugün köyünüze geri dönmeyin ama. Sizin tek başınıza dönmenizin bir anlamı yok. Büyük şirketler genel merkezlerini Türkiye'nin taşra şehirlerine taşıdıkça çalışanları da taşınacak. Bu şehirlerde özel okullar da açılacak, özel hastaneler de... Yol da yapılacak, uçak da inecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle, şirketinizin genel merkezini İstanbul'dan haritadan beğendiğiniz bir şehre taşıyın; eğer bu bedeli ödemeye hazır değilseniz; ne kapkaçtan ne trafikten ne de diğer sorunlardan şikayet edin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-6860615900363611951?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/6860615900363611951/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=6860615900363611951' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/6860615900363611951'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/6860615900363611951'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2007/03/g-etmeye-hazr-msnz.html' title='Göç Etmeye Hazır mısınız?'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-7902009361947300937</id><published>2007-02-23T21:43:00.000+02:00</published><updated>2007-02-23T22:05:10.546+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İleti Topluluğu'/><title type='text'>Neden Birden İşler Ters Gidiyor?</title><content type='html'>Osman dört yıldır bir şirkette çalışıyordu. İşinden memnundu. Üçüncü yıldan sonra biraz heyecanını kaybetmişti ama yine de işinde elinden geldiğince verimli olmaya çalışıyordu. Sabah zamanında gidip akşam zamanında çıkıyordu. İşler nasıl diye sorulduğunda aklına ufak tefek şikayet edecek konular gelse de “iyi” diye cevap veriyordu. Ancak dördüncü yılın sonunda İnsan Kaynakları yöneticisi kendisini yanına davet etti ve işten çıkarıldığını bildirdi. Osman deyim yerindeyse şok olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rabia ile Begüm sürekli birlikte takılan iki arkadaştılar. Üniversite birinci sınıftan itibaren yakın arkadaş olmuşlardı. Birlikte ders çalışıyor; birlikte sinemaya gidiyor; evlerinde birbirlerini ziyaret ediyorlardı. Dışarı çıkacakları zaman, ne zaman nereye gidileceği konusunda bazen fikir ayrılıkları oluyordu; hatta bunun sonucunda çatışmalar da… Ama yine de arkadaşlıkları sürüyordu. Bir gün Begüm Rabia’ya ders notu getirecekti; ne var ki ders notunu getirmeyi unutmuştu. Rabia bu duruma inanılmaz büyük bir tepki verdi. Sanki Begüm Rabia’nın çok önem verdiği bir varlığına zarar vermişti. Rabia’nın tepkisi o kadar şiddetliydi ki, o günkü kavgadan sonra bir daha konuşmadılar. Begüm olan bitene bir anlam verememişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Bey, televizyon tamircisine dert yanıyordu.’ Düne kadar hiç problemsiz çalışıyordu. Birden bozuldu. Ne olduğunu anlayamadım. Bozulması için hiçbir geçerli neden yok. Bir şey durup dururken bozulmaz ki…’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faruk ile Sevinç birbirlerini severek evlenmişlerdi. Mutlu olduklarını düşündükleri birkaç yıldan sonra evlilikleri önemli ölçüde bir alışkanlığa dönüşmüştü. Ancak yine de görünen bir sorun, büyük kavgalar ve çatışmalar yoktu. Yaşam standartları da ortalamanın üstündeydi. Evliliğin beşinci yılında Faruk, Sevinç’ten ayrılmak istediğini söylediğinde Sevinç inanılmaz ölçüde şaşırmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derimax isimli deri konfeksiyon şirketi, 1990’ların başında kurulmuştu. Özellikle İstanbul Beyazıt’ta alışveriş yapan Rus turistlere deri ceketler ve kabanlar satıyorlardı. Derimax’ın işleri özellikle 1990’ların ortalarında zirveye çıkmıştı. Milyon dolarlar kazanıyorlardı . Ancak 1998 geldiğinde şirketin işleri bıçak gibi kesildi. Depoda milyon dolarlık mallar vardı. Çeklerle alınmıştı, hiç satış yoktu ve montların borçlarının geri ödenmesi imkansızdı. Derimax yöneticileri problemin üstünden gelemeyerek iflas ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar özellikle yavaş yavaş gelişen değişimleri anlamakta güçlük çekiyorlar. Değişim bir eşiği aştığında ise iş işten geçmiş oluyor. Bir kova düşünün. Kovadaki su, doldukça yükselir. Ancak bir sorun yoktur. Kova su almak için tasarlanmıştır. Ancak kova su aldıkça su yükselir. Yine sorun yoktur. Ancak kovadaki su en üst noktaya geldiğinde kova taşmaya başlar. Daha önce bir sorun olmayan su akışı, artık radikal bir soruna dönüşmüştür. Önceki durumla ilgisi olmayan bir durum söz konusudur. Aslında olacaklar önceden bellidir; ancak önlem alınmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şirkette çalışırken birden atılıyorsanız, siz farkında olmasanız da kovayı dolduran bir şeyler olmuştur. Bir arkadaşınız ya da eşiniz sizden ayrılmaya karar verdiyse siz fark etmeseniz de onları rahatsız eden kovayı dolduran bir şeyler olmuştur. Bir televizyon ya da bilgisayar birden bozulmaz, tıpkı bir paket lastiğinin gerile gerile kopması gibi bir sürecin sonunda bozulur. Biz görmesek de televizyonun içinde bir yerde bir parça ısınmıştır ya da başka bir sorun olmuştur. Tüm diğer örneklerde de bizim fark etmediğimiz bir sürü aksaklık kovayı doldurmuştur. Dolayısıyla kovanın taşması bize şaşırtıcı ve anlamsız geliyor. Kovanın taşmaması için olan bitenin farkında olmak ve zamanında müdahale etmek gerekiyor.  Yaşamınızdaki kovaları taşırmamanız dileğiyle…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-7902009361947300937?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/7902009361947300937/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=7902009361947300937' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7902009361947300937'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7902009361947300937'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2007/02/neden-birden-iler-ters-gidiyor.html' title='Neden Birden İşler Ters Gidiyor?'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-2187044116323571585</id><published>2007-02-17T20:19:00.000+02:00</published><updated>2007-02-17T20:21:12.270+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İleti Topluluğu'/><title type='text'>İmkânsızı Başarmak İçin</title><content type='html'>Uzun zamandır yaşamlarında mucize kabul edilebilecek sonuçlar alanları inceliyorum. Kimlerin başına mucizeler geliyor?&lt;br /&gt;Öncelikle mucize olabileceğine inananların başına mucizeler geliyor. Bir imkansızın olabileceğine inanmayanlar her zaman haklı çıkıyor ve sıradan yaşamlarına devam ediyorlar. Bununla birlikte bir imkânsızın gerçekleşebileceğine tüm kalpleriyle inanan ve bunun için çalışan insanlar, imkansızın gerçekleşebildiğini ve sıra dışı yaşamlarına devam ediyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seminerlerimde uyguladığım bir imkansızlık deneyi var. Öncelikle gruba fiziksel bir sorunu tarif ediyorum. Sorun bir pipet ve çok ince bir iplikle ilgili. Katılımcılar, pipet ve ipliğe bakarak verdiğim amacın başarılamayacağını düşünüyorlar. Bu deneyin 15 saniyelik bir süresi var. Katılımcılar birer birer iplik ve pipetten oluşan deneyi yapıyorlar. Her biri 15 saniye uğraşmasına rağmen başarılı olamıyor. Değil 15 saniye birkaç dakika uğraşsalar bile olmayacak gibi bir izlenim oluşuyor. Katılımcıların yarısı denedikten sonra benim bu problemi 5 ayrı şekilde bir ya da iki saniye içinde çözdüğümü söylüyorum. Katılımcılar bu imkansızlık probleminin çözülebildiğini öğrenseler de hala kendilerinin yapabileceğini düşünmüyorlar. Sonlara doğru bir kişi problemi bir saniye içinde çözüyor. Katılımcılara birer birer deneyin başında ne düşündüklerini soruyorum: “Yapabileceğinize inanıyor muydunuz? Yoksa yapamayacağınıza mı inanıyordunuz?” Yapamayanların hepsi, pipet ve ipliği ellerine aldıklarında problemin çözümünün imkansız olduğunu, sadece pipet ve iplikli deneyde başarılı olmuş olanlar, deneyin başında “yapabileceğine inandığını” belirtiyor. İşte mucizelerle ilgili durumumuzda yaşamlarında mucizelerle karşılaşmayacağına inananlar, karşılaşmıyorlar; karşılaşabileceklerini düşünenler ise bu mucizelerin ortaya çıkmasına vesile oluyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada mucizeyi mühendislik mantığıyla tanımlayayım. Elimizde bir hedef var; bu hedefi başarmak için 100 birime ihtiyacımız var; elimizde ise sadece iki birim var. Aradaki 98 birimin tamamlanması imkansız gibi görünüyor. İşte bu eksik olan 98 birim tamamlanabilirse mucize gibi bir şey olmuş olur. Mucize gibi tanımlanabilecek sonuçlara örnekler vereyim: Üniversitede notları ortalama bir öğrencinin Harvard Üniversitesi’nin yüksek lisansına kabul edilmesi; motosiklet kazası geçirmiş ve felç olmuş ‘hayatın boyunca koltuk değnekleriyle yürüyeceksin’ dedikleri birinin yürümekten öteye dünyanın en iyi dansçılarına ve sporcularına kaslarını nasıl kullanacaklarına ilişkin örnek olacak bir sağlığa kavuşması, üç yüz kişilik bir bölükle, yüz bin kişilik bir ordunun mağlup edilmesi, bir saat içinde iki yüz kilometre ötede bir yere elden bir belge teslimi ve benzeri. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamlarında bu tür olağanüstü sonuçlar alanların özelliklerini şöyle sıralayabilirim. &lt;br /&gt;Birincisi kendileri için mucizenin ne olduğunu tanımlamışlar. İnsanlara yaşamınızda bir mucize olabilecek olsaydı, bu ne olsun isterdiniz diye soruyorum. Çoğu zaman yanıt alamıyorum. Dolayısıyla yaşamımızla ilgili ne olursa mucize deriz sorusunun cevabını vermeden bu mucize olmayacak. İkinci olarak bu mucizenin olacağına inanacaklar. Daha önce belirttiğim gibi inanmayanların başına mucize gelmiyor. Üçüncü olarak ne kadar anlamsız görünürse görünsün çaba gösterecekler. Elinizde sadece üç yüz asker de olsa ve karşımızdaki ordu yüz bin kişilik de olsa, o sıra yapılabilir en akıllıca şey ne görünüyorsa onu yapmak gerekiyor. Başkaları bizimle alay da etse, her çabamız ret ile de karşılaşsa hiç vazgeçmeden çalışmak gerekiyor. Dördüncü olarak bu mucizenin olabilmesi için herkesten fazla çalışmak gerekiyor. Herkes kadar çalışarak mucize olmuyor. Beşinci ve en azından benim öğrenebildiğim kadarıyla bir mucize için en önemli olansa yardım etmek. Ancak başkalarının yardımı, desteği ve anlayışıyla bizim mucizemiz gerçekleşecekse, biz de başkalarının yaşamındaki mucizelerin ve olumlu şeylerin ortaya çıkması için yardım etmeliyiz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-2187044116323571585?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/2187044116323571585/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=2187044116323571585' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/2187044116323571585'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/2187044116323571585'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2007/02/imknsz-baarmak-iin.html' title='İmkânsızı Başarmak İçin'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-4721366614192914339</id><published>2006-12-10T15:37:00.000+02:00</published><updated>2006-12-10T15:39:06.443+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Işığı Kabul Edebilmek</title><content type='html'>Serkan, lise ikinci sınıfın başında alan tercihi yapmak zorundaydı. Lisede ikinci sınıftan sonra öğrenciler Sayısal, Eşit Ağırlıklı ya da Türkçe-Sosyal ya da Yabancı Dil bölümlerinden birini seçiyordu. Bu tercihleri de üniversite sınavında girebilecekleri bölümleri etkiliyordu. Serkan’ın matematiği fena değildi; ama sayısalı tercih etmeyi düşünüyordu. Çünkü ailesinde sayısal bölümlere gidenlerin “zeki” olduğuna inanılıyordu. Kendisine rakip olarak gördüğü kuzeni Tahsin de sayısal bölümü seçmişti. Serkan’ın babasının yakın bir arkadaşı Yavuz Bey, Serkanlara yaptığı bir ziyaret sırasında Serkan’ın lisenin sayısal bölümüne seçtiğini fark etti. Deneme sınavlarında kaç matematik, kaç Türkçe-Sosyal sorusu yaptığını sordu ve aldığı bilgilerden aslında Serkan’ın Eşit-Ağırlıklı bölümde başarılı olabileceğini anladı. Bu konuda Serkan’a ve Serkan’ın babasına yönlendirmede bulunmaya çalıştıysa da, Serkan kesinlikle kabul etmedi. Daha sonra üniversite sınavında Sayısal kategorisinde iyi bir puan yapamadı ve istediği bir bölüme yerleşemedi. Ancak sınavda çözdüğü sorular az değildi. Eğer Eşit-Ağırlıklı puan türünde sınava girmiş olsaydı, bir büyük şehir üniversitesinde ona cazip gelecek bir bölüme girebilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pelin, ailesinin tek çocuğuydu. El bebek gül bebek büyütülmüştü. Ayrıca anne-babasının bir takım tedavilerden sonra güçlükle elde ettikleri bir çocuk olduğu için bir dediğini iki etmemişlerdi. Okulu bitirdikten sonra evlendi. Ama eşi ile sürekli sorunlar yaşıyordu. Eşi Mehmet klasik bir erkekti. Annesi, Mehmet’i yetiştirirken hep ona hizmet etmişti. Mehmet hayatında sofra kurmamış, hayatında sofra toplamamıştı. Evdeki en basit işleri bile yapmayı bilmiyordu. Daha ötesi bunları görev kabul etmiyordu. Pelin ile severek evlenmelerine rağmen sürekli çatışıyorlardı. Pelin, Mehmet’i en azından kendi tabak ve bardağını masaya koymasını ve yemekten sonra da toplamasını bekliyordu. Mehmet’e göre, bu işleri kadın yapardı. Buna benzer birçok nedenden kavga ediyorlardı. Pelin’in yakın bir arkadaşı olan Tuba, Pelin ve Mehmet’in ilişkilerini izledikten sonra Pelin’e Mehmet’e karşı biraz anlayışlı olmasını telkin etmişti. Ne var ki, Pelin “Nedenmiş, beyefendi sultan mı? Evliğin taraflarına eş deniyor; efendi ve hizmetçi denmiyor. Biz eşitiz.” diyerek Tuba’nın önerilerini reddetmişti. Tuba, son derece yumuşak bir dille “evliliğine dikkat et” demişti. Geçen zaman içinde Pelin ile Mehmet’in çatışmaları artmıştı. Bu arada Mehmet’in işyerinde bir hanım Mehmet’e ilgi göstermeye başlamıştı. Bir süre sonra Mehmet ile Pelin boşanma aşamasına geldiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aysun, üniversitede öğrenciyken staj ararken oldukça iyi, iki yarı-zamanlı çalışma fırsatıyla karşılaştı. Bir tanesi, Türkiye’nin büyük holdinglerinden birinde yarı zamanlı asgari ücretle çalışma idi. Diğeri ise uluslar arası bir şirkette asgari ücretin yarısı karşılığı bir rakama çalışmak idi. Herkes kendisine büyük Türk holdinginde çalışmasını öneriyordu ve bu seçenek ona makul geliyordu. Tecrübeli bir danışman tanıyordu. Son bir kez ona danıştı ve danışman ona uluslararası şirkette çalışmasını önerdi. Aysun’un iyi bildiği bir söz vardı: “Bir inşaat yapılacak olsa, inşaattan anlamayan bir milyon kişinin görüşü, bir inşaat mühendisinin görüşünün yanında önemsizdir. Sonunda Aysun, uluslararası şirkette yarı maaşla çalışmayı tercih etti. Okul bitince de o şirketin New York’taki merkezinde 4000 dolar maaşla çalışmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki örneklere bakacak olursak çevremizde bize ışık veren / vermeye çalışan insanların sözlerine ve yardım çabalarına kulak vermek, kafamızın dikine gidip duvara toslamaktan daha iyiye benziyor...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-4721366614192914339?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/4721366614192914339/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=4721366614192914339' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4721366614192914339'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4721366614192914339'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/12/i-kabul-edebilmek.html' title='Işığı Kabul Edebilmek'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-755102595609052292</id><published>2006-10-28T10:26:00.000+03:00</published><updated>2006-10-28T10:49:41.024+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Ne öğrenmeli?</title><content type='html'>&lt;p class="spot"&gt;Eğitim, insan aklını birtakım genellemelere hapsetme süreci değil, insanı özgürleştirme süreci olmalıdır. İki tür enformasyondan söz edilebilir: Kullanılacak enformasyona eriştirecek enformasyon ve kullanılacak enformasyon. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Her iki enformasyon türü de değişkendir. Ancak kullanılacak enformasyonun miktarı ve değişkenlik seviyesi, kullanılacak bilgilere eriştirecek bilgilerden yüksektir. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Kullanılacak enformasyona eriştirecek enformasyon &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Kullanılacak enformasyona eriştirecek enformasyon, okuma-yazma, araştırma becerileri, yaratıcı düşünme teknikleri, internet kullanma, temel matematik, hızlı okuma teknikleri, proje seçme ve uygulama becerileri gibi, bizi kullanacağımız enformasyonlara eriştirten (ya da onları üretmemize imkan veren) enformasyonlardır. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Kullanılacak enformasyon &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Kullanılacak enformasyon, basitçe örneklemek gerekirse coğrafya, tarih, fen bilgisi, mühendislik, yönetim gibi alanlardaki enformasyonlardır. Yaşamak ya da üretmek için kullandığımız enformasyonlar, kullanılacak enformasyon olarak tanımlanabilir. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Eğer illa da birilerinin kafalarına bir şey sokacaksak, sokmamız gereken şey, kullanılacak enformasyona eriştirecek enformasyon olmalıdır. Bu enformasyon türünü edinmiş insanlar özgürdür. Onlar istedikleri her türlü enformasyona erişebilirler. Kafalarına sadece kullanılacak enformasyon yüklenmiş insanlarsa (üstelik bu enformasyonlar ağırlıklı olarak genelleme içeriyorsa) söz konusu insanlar esir edilmiş demektir. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Bu yaklaşımla baktığımızda çocuklara öğretmemiz (zorla enformasyon vermek anlamında kullanıyorum) gereken şey, tek başına “kullanılacak enformasyona eriştirecek enformasyon” olarak görünüyor. Ancak bu yaklaşım da yanıltıcıdır. Kullanılacak enformasyona erişebilmek için belirli ölçüde yine kullanılacak enformasyon gerekir. Örneğin, üniversitelerin arkeoloji bölümünde hem bir arkeolojik araştırmanın nasıl yapılacağı hem de tarih okutulur. Arkeolojik araştırmanın nasıl yapılacağı “kullanılacak enformasyona eriştirecek enformasyon” ve arkeolojik tarihse “kullanılacak enformasyondur.” Bu iki enformasyon olmadan, arkeoloğun araştırma yapması mümkün değildir. Bu yazıda defalarca vurguladığım temel şart ise, arkeoloji öğrencisine sunulacak enformasyonun da koşullu doğrular olmasıdır. Tarihsel bir enformasyon, nasıl koşul içerir diye düşünürseniz bir örnek verelim: “Piramitleri Mısırlıların yaptığını kabul ediyoruz; yapılacak araştırmalar bize başka bir enformasyon getirene dek.” &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Proje bazlı öğrenme &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Kullanılacak enformasyon ile enformasyona eriştiren enformasyonun birlikte kullanıldığı ve geliştirildiği başlıca etkinlik projelerdir. Herhangi bir proje, içerdiği sorularla gönüllü öğrenmeyi ortaya çıkaran, çok miktarda enformasyonun içinden kritik olanı diğerlerinden ayırmayı öğrenmeye yardım eden, kullanılacak enformasyon miktarını genişleten ve yetenek de kazandıran bir süreçtir. Örneğin, hiç gitar çalmayı bilmeyen birisinin okul mezuniyet balosunda gitar çalma projesi, ona hem yetenek hem de kullanılacak enformasyon kazandıracaktır. Gitar çalma yeteneğini kazanmak için kursa gidecek, daha önce belki de dinlediği; ama tanımadığı bestecileri ve yorumcuları öğrenecek, gitarla ilgili birçok teknik bilgiyi edinecek, şarkı sözü olabilir düşüncesiyle şiir kitaplarındaki şiirleri okuyacaktır. Bu tür bir proje, insan için okulda birinin bla bla ederek kafasına bir şeyler sokmasından çok daha etkili bir öğrenme yoludur.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 06.01.2002&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-755102595609052292?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/755102595609052292/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=755102595609052292' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/755102595609052292'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/755102595609052292'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/10/ne-renmeli.html' title='Ne öğrenmeli?'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-1184910086795200330</id><published>2006-10-21T22:15:00.000+03:00</published><updated>2006-10-21T22:16:00.836+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Karada bekleyen yelkenlilerden olmayın</title><content type='html'>On sekizine gelen herkesi karanın kenarında oturmuş, yelkeni olmayan bir yelkenliye benzetirim.      &lt;p&gt;Bu yaştaki birinin biyolojik olarak aile desteği almadan ayakta durabilecek ve değişik projeleri hayata geçirebileceğini varsayabiliriz. Evden ayrılma becerisi değil, söylemek istediğim. Kendi kararlarını alarak hareket edebilme... Bir kursa yazılma, bir işe girebilme, bir hobinin peşinden o hobiyi neredeyse profesyonel uğraşa dönüştürecek kadar gitme gibi kararlar bunlar. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Bununla birlikte, her ne kadar gerekli donanıma sahip olsa da birçok insan, kendisini/teknesini karadan denize indirecek gücü gösteremiyor. Yelkenleri indirmeye hazır da olsa kumsalda karada bekliyor. Tüm hayatını yerinde sayarak geçiriyor. Daha az sayıda insan ise yelkenliyi denize indirmeyi başarıp kendi kararlarının peşinden gitmeye hazırlanıyor. Ancak teknesini denize indirmeyi başarabilen insanların bir kısmı ise kendisini denizde ileriye götürecek, yönünü kumanda etmesini sağlayacak yelkeni zamanında dokumamış olabiliyor. Donanımı eksik. Suya inse de yelkeni olmadığı için dalgaların etkisiyle bilinmeyen bir geleceğe savruluyor. Günlük hayatta kendisine yön verecek gücü olmadığı için başkalarının kontrolünde bir oraya, bir buraya savruluyor. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Yelkeni zamanında karada dokumayı başarmış ya da temin etmiş olanlar, yelkenlerini açıyor ve yelkenine dolan havayla birlikte yol alıyor. Diyelim ki 19 yaşında biri üniversitede kimya bölümüne, yazarlık kursuna ve üniversite sırasında bir satış işinde çalışmaya başlar. Bunların üçünün de harika deneyimler olduğunu söyleyebiliriz. Ancak birbirlerine destek olmayan deneyimler. En ileriye gitmek için üç yelkeniniz varsa, üçü de aynı yöne bakarsa daha çok rüzgar alırsınız. Etkinliklerin üçü de birbirine destek olursa, örneğin kimya bölümüne gitmek, kolejlere hazırlık dersanesinde kimya dersleri vermek ve bir ilaç şirketinde staj yapmaya başlanacak olursa bu kişiyi daha ileriye götürebilir. Yelkenleri farklı yerlere bakan insanlar bir süre sonra, çatışma yaşar ya da bir o adaya bir bu adaya giderken mesafe kat edemez. Bu bile teknesi karada bekleyenlerle kıyaslanınca büyük zenginliktir. Bazıları şanslıdır; seyir sırasında ödünç aldıkları bir pusula ya da sekstant (denizde seyir için kullanılan göze dayanarak güneş rasatı alınan alet) vardır. Denizde yol alırken nerede olduklarını anlamak ve yönlerini tayin etmek için bakarlar. Hayatta bu daha deneyimli, bilgelik ve bilgi sahibi bir danışman, mentor (öğretmen tutumlu, bilge, ilişki olarak yakın kişi) olabilir. Ancak hayatımızın her anında bu kişi olmayacağına göre, insan kendi pusulasına ve sekstantına sahip olabilir. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Bir taraftan da yelkenli tekneden büyüklerini de hayal etmek mümkündür. Daha büyük ve motorlu yatlar veya gemiler... İnsan, zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmediyse, bazen küçük bir kayıkla başlar, sonra büyük tankerlere doğru gider. Dünyadaki zengin insanların yüzde 5 kadarı, zenginliklerini miras almışlardır. Yüzde 95'i kendi çabaları ile zengin unvanını almıştır. (bkz. The Millionaire Your Next Door). Bu anlamda kayıkların büyük tankerlere dönüşmesi herkes için mümkün. Sonraki aşamada, kişinin tekneyle uzun vadede nereye gideceğine karar vermesi gerekiyor. Uzun vadeli hedefler hayattaki en küçük ayrıntıya bile karar verirken önemli bir referans noktasına dönüşür. Doğru ve anlamlı bir yöne kararlı bir şekilde ilerlenirken topluma da hizmet ediliyorsa yelkenlinin arkasına irili ufaklı birçok kayık ve yelkenli de katılacaktır. &lt;/p&gt; Kimisi hayatını bir karanın kıyısında bekleyerek geçiriyor; kimisi de denizin sonsuz dalgaları arasında bir limandan diğerine giderek. Umarım, limanlar arasında dolaşanlardan oluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;10/04/2005&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-1184910086795200330?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/1184910086795200330/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=1184910086795200330' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/1184910086795200330'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/1184910086795200330'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/10/karada-bekleyen-yelkenlilerden-olmayn.html' title='Karada bekleyen yelkenlilerden olmayın'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-4592678366422065087</id><published>2006-10-21T22:12:00.000+03:00</published><updated>2006-10-21T22:13:38.227+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Asalet sonradan kazanılır</title><content type='html'>Koray, müdür olunca şirket ona uçak seyahati için Business Class'tan bir bilet almıştı. Koltuğuna kurulan Koray, yanında Türkiye'nin en saygın ailelerinden birinin tanınmış ve yaşlı bir üyesinin oturduğunu fark etti.      &lt;p&gt;İyi yolculuklar dileyerek kendini tanıttı ve çok merak ettiği birkaç şeyi sormak istediğini söyledi. Yaşlı adam, bu genç işadamının sorularını elinden geldiğince cevaplayacağını söyledi. Koray, biraz sıkılgan bir şekilde "Siz aristokrat bir aile kabul ediliyorsunuz. Aristokrat olmanın bir formülü var mı?" diye sordu. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Yaşlı adam "Nasıl aristokrat olunacağı hakkında değil; ama nasıl asil bir insan olunacağı hakkında babam bize bir şeyler öğretmişti. Ancak yeni tanıştığım bir insana bunları anlatmak çok doğru olur mu bilmiyorum." dedi. Koray, "Efendim ben çok merak ediyorum. Ama bu sorunun cevabını şimdi öğrenmem uygun değilse başka fırsat olacaktır. Sizi zorlamak istemem." diye ısrar etti. Koray'ın bu tavrını gören yaşlı adam konuşmaya başladı: "Peki, peki anlatacağım. Birçoklarının bildiği gibi biz zengin bir aileyiz. Ancak hiçbirimiz zengin çocuklar olmadık. Diğer bir deyişle babalarımız hiçbir zaman bize ailenin zenginliğini belirli bir döneme kadar açmadılar. Örneğin, benim babam otuz yaşına gelinceye kadar, ne ekonomik anlamda, ne de ilişkiler anlamında bana destek olmadı. Bana 'Kendi ayaklarının üstünde durmayı öğrenmelisin.' derdi. Birçokları bizim özel okullara gittiğimizi zanneder; hâlbuki bizim ailede herkes devlet okullarına gitmiştir. Çünkü ailede hiç kimsenin özel okulu finanse edilmez. Herkes kendi gittiği okulun ücretini kazanmak ve ödemek durumundadır. Size şaşırtıcı gelebilir; ama her birimiz üniversiteyi bile kendi bireysel imkânlarımızla okuduk. Üniversite döneminde harçlığımızı çıkarmak için çalışmak zorundaydık. Bir malikânemiz vardı; ama sanki biz bu malikânenin sahibi değil de, hizmetlisiydik. Okul bittiğinde bizim için, aile şirketlerinde çalışma imkânı diye bir şey yoktu. Şirketler biz otuz yaşına gelinceye kadar bizim çalışmamıza kapalıydı. Her birimiz dışarıda çalışmalı ve pişmeliydik. Bu süreçte aile büyükleri hiçbir kararımıza da karışmadı. Kendi kararlarımızı alıyor ve uyguluyorduk. Elbette bir sürü yanlış karar da aldım ben. Ama sonunda doğru karar almayı öğrendim. Kendi yüreğimi, zihnimi sevgi ve şefkatle yönetmeyi öğrendim. Sabretmesini, ukala olmamayı, hatalarımı sahiplenmeyi öğrendim. Kendimle ve dünyayla barışık olmayı öğrendim. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Babam bana 'Bu dünyada bir bambu gibi olmalısın, sıradan bir ağaç değil.' derdi. Bambu, dünyada inşaatlarda da kullanılabilen çok güçlü bir bitki ve ağaç türü. Başkasından destek almadan ayakta dimdik durabiliyor, ayrıca son derece işlevsel. Fidanları gıda olabiliyor. Bulunduğu bahçelere güzellik katıyor ve bir anlamda bahçenin en uzun, en gösterişli üyesi olduğu için bahçenin lideri. Kışları soğukta başka ağaçların donmasını önlemek için bambu kaplarlar. Bambudan mızrak ve ok hortumları yapılabiliyor. Babam bize bambu gibi sağlam, dik ve işe yarar olmamızı söylerdi. Bambu, gücünü kendinden alırmış; başkasından değil. Kimseden fazla bir şey talep etmeden ayakta dururmuş. Ben de iş ve aile hayatım boyunca kimseden bir şey istemeden ayakta durmaya odaklandım. Tıpkı bambular gibi başkalarına destek oldum; onları korumaya çalıştım, onlara cesaret verdim. Başkalarının şirketlerinde çalışırken birilerini eleştirerek, zayıf yönlerini ortaya çıkararak yükselmek gibi bir çabam hiç olmadı. Yani babamın başlıca öğütlerinden biri, 'Muhalefet partileri gibi eleştiren değil, iş yapanlardan ol.' sözüdür. Biz hep iş yapmaya çalıştık, eleştirmeye değil. &lt;/p&gt; Gücün ve pozisyonun peşinden koşmadık hiç. Özellikle yakın çevremizdekiler, bizim nasıl yetiştirildiğimizi bilenler bize saygı duydular. Her birimiz kendi yaşamlarımızı kurduğumuz için bize güvendiler. Biz kimseden itaat etmesini ya da bizi lider kabul etmesini beklemedik. Ancak sorumluluk aldığımız, bizimle birlikte çalışan insanların içinden geldiğimiz ve soyadımızın sağladığı zenginlik ve ilişkilere dayanmadan yükseldiğimiz için insanları biz doğal olarak izlediler. Asalet insanın yaptıkları, içinden geçtiği tecrübeler ve tutumlarıyla ilgili sanırım; damarlarında dolaşan kanla ilgili değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;21/10/2006&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-4592678366422065087?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/4592678366422065087/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=4592678366422065087' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4592678366422065087'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4592678366422065087'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/10/asalet-sonradan-kazanlr.html' title='Asalet sonradan kazanılır'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-1127523501911498667</id><published>2006-10-18T22:27:00.000+03:00</published><updated>2006-10-18T22:28:29.786+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Düzenli hayat için trenlere bakmak yeterli</title><content type='html'>Lisans öğrencisi bir genç kız olan Gökşen ile doktora öğrencisi Ercüment konuşuyor: "Ercüment abi, sana imreniyorum. Her zaman ne yapacağını biliyorsun, bir planın oluyor.      &lt;p&gt;Nasıl yapıyorsun bunu? Benim hayatım karmakarışık, ne yapacağımı bilmiyorum. Bırak ertesi günü, akşam için bile bir planım yok çoğu zaman." "Gökşen, hayatını düzenlemek konusunda ilerleme sağlamak istersen, trenleri incelemeni öneririm." "Ercüment abi, trenin ne ilgisi var şimdi?" &lt;/p&gt;&lt;p&gt; "O kadar çok ki, trenin en büyük özelliği illa ki, bir hedefinin olmasıdır. Raylarda yolcu almaya hazır bir trenin nereye gideceği bellidir. Amacı, hedefi belli olmayan tren olmaz. Hedefi olmayan trenler, depoda bekler, yerinde sayar. İnsanlar da böyle. Hedefi yoksa öylece zaman geçirirler, yerlerinde sayarlar. Raylar, trenin hedefine ulaşırken takip edeceği izlerdir. Her insan kendi hedeflerine ulaşabileceği bir yol, bir iz geliştirmeli. Biliyor musun girişimcilik kurslarında, girişimcilere öncelikle iş planı yazdırırlar. 'Hedefin ne?' ve �Oraya hangi yoldan gideceksin?' sorularının cevaplarını belirginleştirirler. Trenlerin her zaman ulaşmayı öngördükleri bir son istasyon vardır. Bir de durdukları ara istasyonlar. Ben kendime ulaşmak için bir ana istasyon seçtim. Bu istasyona giderken de ulaşmam gereken ara hedeflerim var. Günlük, haftalık olarak sürekli o ara hedeflere ulaşıp ulaşmadığımı kontrol ediyorum. Tıpkı trenin her bir ara istasyondan geçerek varış istasyonuna yaklaşması gibi, ben de ara hedeflerime ulaşarak büyük hedefime yaklaşıyorum. Trenlerin çok çok önemli özelliklerinden biri de, bir programlarının olmasıdır. Yani ana hedefe hangi gün hangi saatte ulaşacakları bellidir; hangi ara istasyonda saat kaçta olacakları da bellidir. Hatta yolcular bilmese de, hangi istasyondan yakıt alacağı, su alacağı, erzak alacağı da bellidir. İnsanın da böyle bir programı olması, çok kritik. Birçok insan, kendi hedefleriyle ilgili zaman programı yapmıyor. Trenler, bazen gecikmeli gider; ama sonunda giderler. Gecikmeler de hiçbir zaman trenin toplam ulaşma süresinin üç katı değildir. Birçok örnekte gecikmeler yüzde 10'un altındadır. İnsanların da program yapanları, hedeflerine küçük gecikmelerle ulaşıyor. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Bir de planın varsa zamanı gelince gidersin. Trenin bir kuralı vardır. Yolcular zamanında gelse de gelmese de tren istasyondan zamanında kalkar. Günlük hayatta da böyle olmak lazım. Televizyon mu seyrediyorsun, arkadaşınla mı sohbet ediyorsun? Çalışmak için ayrılma vakti geldiyse gelmiştir. Bir de belirginlik harika bir şey, örneğin programın varsa ders çalışma işinin ne zaman biteceğini de bilirsin. Eğlenmenin de programı var. Ekspres trenler ve her istasyonda duran trenler var. Kimisi ana hedefine konsantre olur, ona tek bir adımda ulaşabileceğine inanıyorsa tek bir adımda gider. Kimisi de emin adımlarla, her ara istasyonda durarak ilerler. Bu biraz da kaynak, taşıma ve yol imkanlarıyla ilgili. Yani sen bin kilometreyi gidecek yakıtı depolayabiliyor musun ya da yol boyunca alabiliyor musun? Senin hızlı gitmene uygun yol yapısı var mı? Virajlı bir yolda çok hızlı gidemezsin çünkü. Hız sınırı var mı? Üniversiteyi bir yılda bitirmek istesen de, birçok örnek de üç yıldan önce bitmiyor. &lt;/p&gt; Tren makinistinin en önemli görevlerinden biri ufkuna bakmaktır. Yaklaşan ya da yaklaştığı tehlikeleri görmektir. Bir trenin önüne insan çıkabilir, bir hayvan çıkabilir ya da bir araç çıkabilir. Bir köprü yıkılmış olabilir. Bir tünelin ucunda toprak kayması olmuş olabilir. Makinist bütün bunlara göre ya hızını yavaşlatacak, ya duracaktır. Her insan da hayatta ilerlerken, önüne bakmalı ve duruma göre gerekli kararları almalı."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;03/04/2005&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-1127523501911498667?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/1127523501911498667/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=1127523501911498667' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/1127523501911498667'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/1127523501911498667'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/10/dzenli-hayat-iin-trenlere-bakmak.html' title='Düzenli hayat için trenlere bakmak yeterli'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-4332464123979515239</id><published>2006-10-17T07:03:00.000+03:00</published><updated>2006-10-17T07:04:14.196+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Teleskop alacak paranız yoksa?</title><content type='html'>Lise birinci sınıf öğrencisi İlker, yıldızlara ve uzaya meraklıydı. Babasından bir teleskop almasını istedi.      &lt;p&gt;Ne var ki, istediği teleskopun fiyatı 300 dolar kadardı. Babası ise kısıtlı aile bütçesinde bu teleskopu almak için yer olmadığını söyledi. Bununla birlikte oğlunu tam olarak reddetmeyen baba, ona bir teleskop yapmasını teklif etti. İlker, önce güldü; babasının alay ettiğini düşündü. Ama babası son derece ciddiydi. İlker, “İyi ama, nasıl?” diye sordu. Baba da soruyu bir top gibi ona geri attı: “Sence nasıl?” İlker, “İnernete bakabiliriz.” dedi. İnternette www.google.com.tr adresinde “teleskop” yazınca epeyce bir site geldiyse de, bir teleskopun nasıl yapılacağına ilişkin bir plan gelmedi. İngilizce sözlüğe bakarak teleskopun İngilizce karşılığını internette yazınca yüzlerce İngilizce site gelmişti; bununla birlikte İlker’in İngilizce bilgisi bu siteleri anlamaya yeterli değildi. Umutsuzluğa düştü. Babasına internetten bir sonuç çıkmadığını söyledi. Babası, ona “Teleskop yapmaya ilişkin bilgi başka nereden alınabilir?” diye sordu. İlker, “Üniversiteden.” diye cevap verdi. Babası “Öyleyse onu dene.” diye öneride bulundu. İlker, okuldan öğleden sonra üç buçukta çıkınca Ege Üniversitesi Uzay Bilimleri Bölümü’nün yolunu tuttu. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Okul forması ve çantası ile sorarak bir asistanın odasını buldu ve “bir teleskop yapmak” istediğine ilişkin projesini anlattı. Asistan önce şaşırdı ve gülümsedi; sonra birkaç asistan arkadaşını da odaya davet ederek İlker’i tanıştırdı. Yarım saat kadar sohbet ettikten sonra İlker’e birkaç değişik kitaptan teleskop planları ve resimleri, teleskopların çalışma prensiplerine, mercek yapılarına ilişkin bilgilerin kopyalarını verdiler. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; İlker, planları inceledikten sonra kendisine malzeme listesi hazırlamaya karar verdi. Ancak elindeki planlardaki teleskop malzemeleri hep büyük boyutluydu. Önce bunların küçük ölçülerini hesaplaması gerekliydi. Okuldaki matematik hocasıyla birlikte çalışarak ölçülerin % 30’luk daha küçük bir modeldeki karşılıklarını buldular. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Ardından iş, mercekleri ve aynaları bulmaya gelmişti. Çocukluğundan beri gözlüklerini aldığı gözlükçü Yusuf ağabeye giderek, uzun uzun gözlük camlarının teleskopa olup olmayacağını tartışlar ve sonunda Yusuf abisi ana şirketten uzmanlardan da destek alarak İlker’in ihtiyaç duyduğu mercekleri buldu. Üstelik İlker’in bu projesine destek olmak amacıyla tüm mercekleri de ücretsiz verdi. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Ardından merceklerin oturacağı teleskop borularını bulmak gerekiyordu. Soba borusu satan bir tenekeciye gitti; ama buradaki boruların hiçbirinin çapı istenilen ebadı tutmuyordu. Tenekeci, büyük bir nalbura gidip su borusu bakmasını tavsiye etti. Nalburdan ihtiyaç duyduğu iki boruyu aldıysa da üçüncü boruyu bulamamıştı. Bu boru beş santim çapında bir boruydu. İzmir’in hurdalığına bile gitti; ama yine de istediği boruyu bulamadı. Eve dönünce aklına annesine iş yerinden hediye edilen takvimin silindirik kutusu geldi. Aradı ve buldu. Tam istediği çaptaydı. Ardından malzemeleri birleştirebilmek için babasıyla birlikte bir cumartesi gününü harcadı. Bir tek teleskopun ayağı eksik kalmıştı. Tek tek tüm komşularına fotoğraf makinesi ayağı olup olmadığını sordu; birinin video kamera ayağı vardı. Onu 15 günlüğüne ödünç istedi. &lt;/p&gt; İlker, müthiş bir heyecanla geceyi beklemeye başladı. Çatıya çıkacak ve hayranı olduğu yıldızları artık daha yakından görecekti. Sonuç hüsran oldu. Hiçbir şey görünmüyordu. Pazar günü tüm mekanizmayı babasıyla gözden geçirdi; ama pazar gecesi de bir şey görünmedi. Pazartesi günü teleskopu alıp Ege Üniversitesi Uzay Bilimleri Bölümü’ne gitti. Asistanlar İlker’in teleskopunu şaşkınlıkla incelediler. Her şey doğru görünüyordu. Yanlış olan baktıkları yerdi. Şehrin ışıkları yıldızların net olarak görünmesini engelliyordu. Pazartesi günü Manisa yolu üstündeki Sabuncubeli tepesine çıktılar ve tüm Samanyolu teleskopun ucundaydı. İlker, liseden sonra üniversitede uzay bilimleri bölümüne girdi. Okulu birincilikle bitirdikten sonra Avrupa’da Airbus’ta araştırma–geliştirme bölümünde çalışmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;14/03/2004&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-4332464123979515239?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/4332464123979515239/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=4332464123979515239' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4332464123979515239'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4332464123979515239'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/10/teleskop-alacak-paranz-yoksa.html' title='Teleskop alacak paranız yoksa?'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-2271137330826433896</id><published>2006-10-17T06:28:00.000+03:00</published><updated>2006-10-17T06:29:55.199+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Çalışmak sıkıcı mı, eğlenceli mi?</title><content type='html'>Pınar, üniversite sınavına hazırlanıyordu ve bu iş ona çok sıkıcı geliyordu. Motivasyonu oldukça düşmüştü. İlkokul ikinci sınıfa giden kardeşi Samet ise enerji fışkıran, inanılmaz ölçüde eğlenerek dolaşan bir çocuktu.      &lt;p&gt;Samet, bir gün okuldan eve arkadaşı Alp ile geldi. Kendi aralarında bir yarışma düzenlemişlerdi. Samet arka arkaya iki bilmece sordu: “Kolu var, bacağı yok; dikdörtgeni var, karesi yok.” İkinci bilmece de şöyleydi: “Küçük, dikdörtgen kutu, içi insan dolu.” Alp birincisini bilemedi; Samet bir kağıda eksi bir puan yazdı. Cevap “kapı” idi. İkincisini ise bildi; cevap “televizyon”du. Ardından Alp sordu: “İncecik beli, elimin eli.” Samet düşündü, düşündü ama bulamadı. Cevap “çatal”dı. Ardından ikinci bilmeceyi sordu: “Bir Japon ne zaman ‘merhaba’ der?” Samet bu sorunun cevabını bildi ve bilmeceleri karşılıklı sormaya ve puanları yazmaya devam ettiler. Artık her gün düzenli olarak okuldan geliyor; daha önceden araştırıp buldukları bilmeceleri birbirlerine soruyorlar ve haftanın şampiyonunu ilan ediyorlardı. Her ikisi de bilmeceleri bulmak ve çözmek için büyük çaba gösteriyor ve yarışma sırasında inanılmaz eğleniyorlardı. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Pınar, Samet ile Alp’in bu eğlenceli öğrenme yöntemini, “Ben üniversite sınavına hazırlık için kullanabilir miyim?” diye düşündü ve arkadaşı Özlem ile anlaştı. Artık onlar da her akşam okuldan sonra buluşuyor ve birbirlerine test kitaplarından sorular soruyorlardı. Eskiden eziyet olan test çözme işi, şimdi tatlı bir yarışa dönüşmüştü. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Samet, bu bilmece işini sürdürürken evde yeni bir uygulama başlattı. Hayat bilgisi dersinde öğrendiklerini kağıtlara yazıyor ve evin duvarlarına, kapılarına yapıştırıyordu. Eve gelen misafirler tuvaletin kapısını açarken Güneş Sistemi’ndeki gezegenlerin isimleri ile karşılaşıyordu. Musluğun üstünde ise karasal iklimin özellikleri yazılı idi. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Pınar, küçük kardeşini gıpta ile izliyordu. Bu çocuk bir dahi olmalıydı. Öğrenmesi gereken kritik ne varsa yazıp çevresine yapıştırıyor; çevrede gözüne çarpıyor; böylece öğrenmek için fazla bir zaman da harcamıyordu. Pınar, “Neden ben de aynı yöntemi izlemiyorum?” dedi ve üniversite sınavına hazırlıkla ilgili ezberlemekte güçlük çektiği bilgilerin hepsini kağıtlara büyük büyük yazıp evin değişik noktalarına, duvarlara, kapılara, aynalara astı. Hatta bir adım öteye giderek yöneticiden izin aldı ve apartmanın dış kapısından itibaren zarif bir şekilde kağıtları apartmanın duvarlarına da astı. Eve her giriş çıkışı da bir öğrenme etkinliği ile dolmuştu. Samet, her hafta kendi notlarını değiştiriyordu. Bu çocuk gerçekten öğrenme konusunda çok yaratıcıydı. Pınar da her hafta kendi kağıtlarını değiştirmeye başladı. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Samet bir gün okuldan eve gelince bir şarkı tutturdu. “Mini mini bir kuş donmuştu, pencereme konmuştu” şarkısı vardır ya onu derste öğrendiği bir bilgiyle birleştirerek söylüyordu. “Mini mini bir Merkür olmuştu; Venüs’ün yanına konmuştu, aldım onu Mars’ın yanına...” Pınar, bu şarkıyı da duyunca küçük kardeşine daha da hayran oldu. Ezberlemekte zorlandığı formüllerin listesini çıkardı ve onları sevdiği şarkıların sözlerinin içine koyarak yolda yürürken söylemeye başladı. &lt;/p&gt; Sonuç? Pınar üniversite sınavında ilk dört bine ve istediği bölüme girdi. Pınar, üniversite sınavıyla ilgili iyi haberi aldıktan sonra Samet’e bir hediye aldı. Samet, “Bu hediyeyi bana üniversiteyi kazandığın için mi aldın?” diye sorunca Pınar şöyle cevap verdi: “Hayır, bu hediyeyi bana çalışmanın istenirse ne kadar eğlenceli bir şey olabileceğini öğrettiğin için aldım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;12/04/2004&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-2271137330826433896?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/2271137330826433896/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=2271137330826433896' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/2271137330826433896'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/2271137330826433896'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/10/almak-skc-m-elenceli-mi.html' title='Çalışmak sıkıcı mı, eğlenceli mi?'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-3102099032054782174</id><published>2006-10-15T15:37:00.000+03:00</published><updated>2006-10-15T15:40:14.243+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Rutin hayatta motivasyon nasıl artar?</title><content type='html'>Önder’in iş arkadaşı Sibel her gün güler yüzle dolaşıyordu; motivasyonu çok yüksekti. Halbuki ikisi de aynı işyerinde çalışıyorlardı ve Önder’in kendisi dahil, birçok iş arkadaşı Sibel gibi mutlu ve motivasyonu yüksek değildi.      &lt;p&gt;Önder, bir gün öğle yemeğinde denk getirdi ve Sibel’e sordu. “Sibel Hanım, son derece enerjiksiniz, son derece motivasyonunuz yüksek, bu işin sırrı nedir?” Sibel sakince, cevap verdi: “Rutinler...” Önder, “Benim de rutin bir hayatım var. Her gün işe geliyorum, işten de eve gidiyorum. Cumartesi günleri de alışverişe gidiyorum, pazar günleri de geç kalkıyorum ve dinleniyorum; ama sizin gibi enerjik değilim.” dedi. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Sibel, “Açıklamaya çalışayım.” dedi. “Ben haftanın her bir gününü zarf gibi görüyorum. Pazartesi günü zarfı var, salı zarfı var, çarşamba zarfı var vesaire. Ben her pazartesi günü aynı zarfı açarım ve o zarfın içindekini yaparım. Salı günü de aynı şekilde; salı günlerine ait zarfı açar onun içindeki zarfta ne yazılıysa onu yaparım. Benimle diğer insanlar arasındaki fark, birçok insanın böyle bir zarf sisteminin olmaması, varsa da zarfların içine koyduklarının farklı olması.” Önder merakla sordu: “Ne koyuyorsunuz bu zarfların içine? Hiç böyle bir şey duymamıştım.” &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Sibel, “Ben ajanda kullanmıyorum; onun yerine sözünü ettiğim bu zarfları kullanıyorum. Örneğin pazartesi gününün zarfında ‘Anneni ziyaret et’ yazılıdır. Ben de her pazartesi akşamı eşimle annemi ziyaret etmeye giderim. Bunu hiç sektirmem, annemi her hafta görmek hem onu, hem beni mutlu ediyor.” Önder araya girdi; “Peki pazartesi işe de geliyorsunuz, onu yazmıyor musunuz?” Sibel, “Hayır yazmıyorum, zaten hafta içi her gün dokuz-altı mesaim olduğu belli, ben sadece akşamları ve hafta sonlarını, özgür olduğum zamanlar ne yapacağımı yazıyorum. Ayrıca işyeri için de günlük bir zarf setim var; ama o işte başarılı olmam, işlerimi bitirmemle ilgili.” diye devam etti. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; “Salı günlerinin zarfında ‘alışveriş’ yazılıdır. O akşamı evin ihtiyaçlarını almaya ayırırım ve alışverişten sonra da yemek hazırlarım. Alışverişi sadece salı akşamları yaparım, böylece hafta sonuna alışveriş konusu sarkmaz.” Çarşamba gününün zarfında film notu vardır; akşamları, eşimle film seyretme gecemizdir. İşten çıkınca buluşur bir film satıcısına gideriz; kendimize bir film seçer, yemekten sonra onu seyrederiz. Üstüne de film üstüne bir sohbet yaparız. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Perşembe gününün zarfında “etkinlik” yazar. Devlet ve şehir tiyatrolarının biletleri çok ucuz biliyorsunuz; ailecek gidebileceğimiz bir oyuna gitmeye çalışıyoruz her perşembe. Perşembe insanların pek gezmeye gitmediği bir gün olarak daha da rahat bilet bulunuyor; ayrıca trafik de daha rahat oluyor.” Önder, “Her gün dışarıdasınız yani...” diye araya girdi. Sibel, “Aslında pek öyle değil. Bir tek pazartesi ve perşembe günü dışarıda oluyoruz. Diğer günler hep evdeyiz, ama bir şeyler yapıyoruz. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Cuma gününün zarfında da ‘Arkadaşları eve davet et’ yazılıdır. Her cuma ya eşimin, ya benim arkadaşlarımdan birini ya da bir çifti sohbete davet ederiz.” diye devam etti. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Önder, “Peki hafta sonu ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Sibel de cevapladı: “Cumartesinin zarfında ‘kişisel gelişim’ yazar. Sabah eşimle birlikte erken saatte bir parka yürüyüşe gideriz. Dönüşte ikimiz de birlikte ya da ayrı ayrı kayıtlı olduğumuz kurslara gideriz. İngilizce, ud, ebru hangisiyse o kursa gideriz. Cumartesi günleri evde hiç televizyon açmayız. İkimiz de sessiz sessiz kitap okuruz; kurstan sonra. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Pazar gününün zarfında ise ‘aile ve gezme’ yazılıdır. Çoğu pazar günü bir aile büyüğünü ya ziyaret ederiz ya da o aile büyüğünü dışarıda bir yere götürürüz. O mutlu olur, biz de mutlu oluruz.” &lt;/p&gt; Önder “Bütün bunlar size enerji mi veriyor? Yoruluyor olmalısınız.” Sibel “Bunların hepsi bana mutluluk veriyor. Ailemle birlikte oluyorum, eşimle çok uygun fiyata eğleniyoruz, yeni şeyler öğreniyoruz. Bütün bunları yapmak için ajanda bile kullanmıyorum. Bunları yapmış olmak bana sürekli enerji veriyor. Üstelik bunları yapmak için herkesin zamanı var; ama kimse zarfına bir şey yazmıyor. Zarflar boş kalıyor. Bizim zarflarda aynı şeyler yazıyor gibi görünüyor; ama her hafta farklı bir tiyatro ya da etkinliğe gidiyoruz. Yani sıra dışı yaşamayı rutin hale getirdik.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;13/11/2005&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-3102099032054782174?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/3102099032054782174/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=3102099032054782174' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3102099032054782174'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3102099032054782174'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/10/rutin-hayatta-motivasyon-nasl-artar.html' title='Rutin hayatta motivasyon nasıl artar?'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-8008277550412076906</id><published>2006-10-14T08:28:00.001+03:00</published><updated>2006-10-14T08:28:24.534+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Hayatın çilingiri olmak</title><content type='html'>&lt;p&gt;Anahtara sahip olmak önemlidir. Çünkü anahtar kapıları açar. Ancak ondan daha önemlisi, doğru anahtara sahip olmaktır. Doğru anahtar, girmek istediğimiz kapıyı açan anahtardır. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ancak her zaman bu anahtara sahip olmayız. Öyleyse anahtar sahibi olmaktan daha önemlisi çilingir olmaktır. Çünkü çilingir, anahtara sahip olmadan kapıyı açan kişidir. Sıra Dışı Yaşam Becerileri isimli seminer programımın insanları birer çilingire dönüştürdüğünü söyler dururum. Hayatın çilingiri olmayı öğrenmek demek, deneme yapmaktır. Denemek; gitmediğiniz yere gitmek, konuşmadığınız insanlarla konuşmak, okumadıklarınızı okumak, yemediğiniz yemekleri tatmak demektir. Yapmadığınızı yapmak. Küçük ve çok önemli bir kural daha var ama... Geri dönemeyeceğiniz hiçbir şeyi denemeyin. Örneğin, adam öldürmeyi... Aslında her deneme enformasyon toplamaktır. Aslında kapıları açan da enformasyondur. Gerçek bir örnek verirsek, şu anda öğrenme ortağımız olan Yalçın isimli kıdemli bir öğrencimizin ev anahtarı kaybolmuştu, ve eve girmesi gerekiyordu. Ne var ki, anahtarı yoktu. Bakalım Yalçın ne yapacaktı? Kapıyı açmak için bir omuz atabilirdi. Eş dosttan bulduğu anahtarları teker teker belki açar diye deneyebilirdi. Bir tornavida ya da maymuncukla kendisi açmayı deneyebilirdi. Bir çilingir çağırabilirdi. Yalçın bunları yapmak yerine sahip olduğu kredi kartının verildiği bankanın yardım servisini aradı. Bankanın 24 saat hizmet veren bir yardım servisi vardı. Onlar anlaşmalı oldukları bir çilingiri ücretsiz olarak Yalçın'ın evine gönderdi ve kapı açıldı. Şimdi bu öyküde kapıyı açan çilingir midir, yoksa enformasyon mu? Bu öyküde kapıyı açan enformasyondur. İkinci bir şey de bir şartlanmanın kırılmasıdır. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Önce enformasyondan söz edecek olursak Yalçın, bankadan gelen yazıları okumayı denemiş ve yararlı olabilecek bir şeyi not almıştır. İlgili bir problemle karşılaşınca sahip olduğu enformasyonu kullanmış ve problemi çözmüştür. Ancak buradaki püf noktalardan bir tanesi de koşullanmanın kırılmasıdır. Türkiye'de birçok banka, kredi kartı sahiplerine bu tür hizmetler veriyor. Çilingirlikten uçak bileti satın almaya kadar. Tüm bu bankalar yine müşterilerine bu hizmetleri ücretsiz verdiklerini bildirseler de, benim sorduğum insanlar, bu hizmetleri kullanmayı düşünmemiş. Çünkü banka bir sebep göstererek bu hizmeti gerçek bir olay sırasında vermez ya da gizli bir maliyet çıkarır diye düşünmüşler. Bu şartlanma da insanları bu hizmetten yararlanmaktan uzak tutmuş. Yalçın, problemi çözerken enformasyon kullanırken, bir taraftan da bu önyargıyı kırıyor. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Her alanda deneme yapmak insanı zamanla bir çilingire dönüştürme potansiyelini taşıyorsa da, çilingire dönüşmenin başlıca yollarından biri de teklif etmektir. Teklif etmek; birine yaklaşmayı ve sormayı içerir. Eğer hiç sormayı denemezseniz, o insanlar sizin öyle bir şey istediğinizi nereden bilebilir? Sorularımızı, tekliflerimizi engelleyen sebeplerin başında ise önyargılar geliyor. "Kabul etmezler ki... Beğenmezler... İstemezler ki..." Bu tür düşünceler deneme ve teklif yapmayı engeller. Dünyada insanlar ve kurumlar kabul etmek üzere/kabul edilebilecek teklifleri bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="right"&gt;27.11.2005            &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-8008277550412076906?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/8008277550412076906/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=8008277550412076906' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8008277550412076906'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8008277550412076906'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/10/hayatn-ilingiri-olmak.html' title='Hayatın çilingiri olmak'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-5274891763721731209</id><published>2006-10-13T04:07:00.000+03:00</published><updated>2006-10-13T04:08:33.052+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Sıra dışı doğum günü kutlamaları</title><content type='html'>&lt;p&gt;Üniversite öğrencisi Nevzat’ın doğum günü yaklaşmıştı. Okul arkadaşları Fahri, Ömer ve Faruk, ona sıra dışı bir doğum günü kutlaması yapmaya karar vermişlerdi. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Nevzat’ın doğum gününde Fahri, bir bahane uydurup saat 10.00’da Nevzatlar’a gitti; oradan birlikte okula gideceklerdi. Fahri, Nevzat’la evden çıkmadan önce Ömer’i arayıp “N’aber?” diye sıradan görünen bir telefon görüşmesi yaptı. Ömer ve Faruk, okul yönüne giden yolda bir önceki durakta bekliyordu ve bu yönde giden tek otobüse bindiler. Otobüse biner binmez, “herkese günaydın” dedi ve çok kalabalık olmayan otobüste Faruk elindeki çikolata kutusundan insanlara çikolata ikram etmeye başladı. İnsanlar “Neden çikolata ikram ediyorsunuz?” diye sorunca Ömer otobüsteki herkese duyuru yaptı: “Bir sonraki durakta Nevzat diye bir arkadaşımız binecek ve bugün Nevzat’ın doğum günü. Onun doğum gününü sıra dışı bir şekilde kutlamak istiyoruz. Eğer Nevzat binerken ben işaret verince hep birlikte ‘İyi ki doğdun Nevzat’ diye şarkı söylersek ona harika bir doğum günü hediyesi vermiş oluruz.” Otobüs yolcuları gülümseyerek “tamam” dediler ve otobüs bir sonraki durağa doğru ilerlemeye devam etti. Durağa geldiler; önden birkaç başka yolcu bindikten sonra Nevzat ve Fahri de otobüse binince Ömer işareti verdi ve otobüs koro olarak söylemeye başladı: “İyi ki doğdun Nevzat, İyi ki doğdun Nevzat.” Nevzat, ne olduğunu şaşırdı. İnsanlar güçlü bir şekilde koroyu sürdürdüler, sonra hep birlikte alkışladılar. Nevzat’ın bu arada iki gözünden sevinç gözyaşları dökülüyordu. Faruk, Ömer ve Fahri ile kucaklaştı, teşekkür etti. Gözlerinde yaş, yüzünde gülümseme “Oğlum, siz çılgınsınız!” diyordu. Daha sonra Faruk ve Ömer, herkese ufak pasta dağıttı. Herkes için ama elbette Nevzat için sıra dışı bir doğum günü kutlaması olmuştu. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Aşkın ile Sevgi, birkaç yıllık evliydiler. Sevgi’nin doğum günüydü ve Aşkın sıra dışı bir şekilde eşinin doğum gününü kutlamaya karar vermişti. Sabahleyin kalktı erkenden çiçekçiye gitti ve zarif bir gül buketi aldı. Eve döndü. Buket gülü, dairenin dış kapısına şeffaf koli bandıyla yapıştırdı. Eşi mutfaktayken onun kendisini kapıdan uğurlamasına fırsat bırakmadan “İşe geç kalıyorum.” diyerek dışarı çıktı ve dış kapıyı kapattı. Dairenin dış kapısında “Doğum günün kutlu olsun” notu ile çiçekler asılı duruyordu. Aşkın işten karısını aradı ve “Canım, taze mevsim meyveleri istiyor. Bir ara çıkıp taze mevsim meyvesi alır mısın?” diye ricada bulundu. Sevgi, bir saat kadar sonra evdeki işlerini bitirip çıkmak için hazırlandı ve dış kapıyı açtığında eşinin ona hazırladığı hediyeyi buldu. Yüzünü şaşkınlık ve sevinç dolu bir ifade ile kapladıktan sonra yerini sevinç gözyaşının eşlik ettiği bir gülümsemeye bıraktı. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ertan’ın annesinin doğum gününe altı ay vardı. Ertan, annesinin doğum gününü sıra dışı bir şekilde kutlamaya karar vermişti. Ne yapabilirim, diye düşünürken bir gün İnce İnce Yasemince’yi izledi ve “Buldum.” dedi. Bir arkadaşından video kamerasını ödünç aldı. Annesinin çocukluk arkadaşları, annesinin anne–babası, komşuları, güncel aile dostlarını buldu ve her biriyle üçer beşer dakikalık anılarını kaydetti. Her görüşme, “Doğum günün kutlu olsun Yücel Hanım..” diye bitiyordu. En sona yerleştirdiği kayıtlarda Yücel Hanım’ın eşi yani Ertan’ın babası, Ertan’ın kız kardeşi Selma ve Ertan vardı. Sonunda hep birlikte “İyi ki doğdun Yücel” diyorlardı. Ertan, bu görüntü kasedini CD–ROM’a aktardı ve askere Kars Kağızman’a gitti. Annesinin doğum günü, yemin töreninden bir hafta kadar sonraya geliyordu. Ailesi, Kars Kağızman çok uzak olduğu için yemin törenine gidememişti. Ertan, annesini arayıp yemin töreninin VCD’sini gönderdiğini söyledi. Annesi, tam doğum gününde ulaşan VCD’yi VCD göstericiye taktı ve Ertan’ın onun doğum günü için hazırladığı VCD’yi izlerken gözyaşlarına boğuldu. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bunlar da ne biçim doğum günü hediyesi! İnsanı hep gözyaşlarına boğuyor.            &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="right"&gt;02.05.2004            &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-5274891763721731209?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/5274891763721731209/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=5274891763721731209' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/5274891763721731209'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/5274891763721731209'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/10/sra-d-doum-gn-kutlamalar.html' title='Sıra dışı doğum günü kutlamaları'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-176852592920528750</id><published>2006-10-02T22:01:00.001+03:00</published><updated>2006-10-02T22:01:54.256+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Teklif etmenin gücü</title><content type='html'>&lt;p&gt;Yaprak ailenin ilk kızıydı. Annesi onu tam bir hanımefendi gibi yetiştirmişti. Yaprak iki kız kardeşinden de çok daha güzeldi. O kadar güzeldi ki, onu görenler güzelliğinden utanır, gözlerini kaçırırlardı. Buna rağmen iki kız kardeşi ondan çok önce evlendi. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Yaprak bu güzelliğine rağmen otuz yaşına geldiğinde bir kişi bile ona evlenme teklif etmemişti. Kendisinden 15 yaş büyük olan Sefa Bey, bir toplantıda Yaprak'ı fark etti ve bu dünya güzeli kızın ailesine onunla evlenmek istediğine dair haber gönderdi. Yaprak'a fikrini sorduklarında hiç itiraz etmeden kabul etti. Aralarındaki yaş farkına hiç aldırmadı. Dedi ki, "Şu ana kadar bir tane bile evlenme teklifi almadım; bundan sonra da alacağımdan emin değilim. Bu teklifi kabul etmek istiyorum." Onun güzelliğine hayran olan yüzlerce erkek olmuştu aslında; ama hiçbiri evlenmeyi teklif etmeye cesaret edememişti. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Sevgi, Türkçe öğretmeniydi. Yaz tatilinde ilk defa Almanya'daki akrabalarını ziyaret etmeye gitti. Almanya'yı çok beğendi ve orada yaşamak istedi. Ancak ne çalışma izni vardı, ne de Almanca biliyordu. Yine de orada kaldığı dönemde Almanca bilen bir akrabasıyla çevredeki okullara giderek Türkçe öğretmeni olarak çalışmak istediğini söyledi. Ziyaret ettikleri beş okul onu reddetti. Ancak altıncı okul, randevu bile almadan gelen bu Türk öğretmeni kabul etti. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Apartmanın geniş bir bahçesi vardı. Galip Bey, hep bu bahçeye bir yüzme havuzu yapılmasını hayal etti. Ama apartman sakinlerinden kimsenin bu işe para ayırmak istemeyeceğini düşündü. Aradan dört yıl geçti. Bir film izledi, filmde bir genç, düzenli çalışmıyor sadece parası bittiği zaman bir mağazaya girip bir hafta her türlü işe yardım etmek istediğini söylüyordu. Elbette bir sürü mağaza sahibinden ret cevabı alıyordu; ama günün sonunda mutlaka bir tane mağaza sahibi, bir haftalığına çocuğa iş veriyordu. Galip Bey, bu filmi izledikten sonra apartman bahçesine havuz yaptırmanın maliyetini araştırdı ve ilk apartman yönetim kurulu toplantısında apartman bahçesine bir havuz yapılmasını teklif etti. Aslında hiç umudu yoktu, ama insanlar bu fikri çok sevdiler ve hemen kabul ettiler. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Çiko'nun aklı fikri televizyonda bir komedi programı sunmaktı. Ancak televizyonlarda hiç tanıdığı yoktu. O da kendisinin komedisini bir kamerayla kaydetti ve hazırladığı CD'leri televizyon kanalı yöneticilerine gönderdi. Bir yıl boyunca hiçbir televizyondan haber çıkmadı. Ancak bir kanalın yöneticisi, aynı televizyon kanalının radyosunda bir program yapmasını önerdi. Radyo programındaki başarısından sonra televizyonda da ayakta komedi yapmaya başladı. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Dünyanın en başarılı satıcılarından biri olarak emekli olmuştu; bir gazeteci bu ünlü satıcıyla söyleşi yaparken sordu: "Satıştaki bu başarınızın sırrı nedir?" Ünlü satıcı "Basit." dedi: "Ben hep satışı kaparım. Satış kapatmak, müşteriye görüşmenin sonunda 'Bu malı ya da hizmeti alır mısınız?' diye sormaktır. Birçok satıcı ürünü tanıtır; özelliklerini anlatır; faydasını belirtir; müşterinin ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağını anlatır; ama malı satamaz. Çünkü satışı kapatmamıştır. Müşteriye 'Almak ister misiniz?' diye sormamıştır. Ben her zaman satışın ön adımlarında iyiydim; ama bundan daha önemli olanı satışı kapatmadığım, 'alır mısınız' diye ürün ya da hizmeti teklif etmediğim satış yoktur. Eğer bir teklif yapmazsanız, insanlar evet ya da hayır diyecekleri bir karar alma durumuna girmezler. Cevabın hayır olması da önemli değildir. Eğer 'hayır' cevabını duyma riskine girmezseniz, 'evet' cevabını hiç duyamazsınız."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="right"&gt;04.12.2005            &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-176852592920528750?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/176852592920528750/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=176852592920528750' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/176852592920528750'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/176852592920528750'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/10/teklif-etmenin-gc.html' title='Teklif etmenin gücü'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-6162683450651568666</id><published>2006-09-30T21:31:00.001+03:00</published><updated>2006-09-30T21:31:59.503+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>2005’te neler öğrendim?</title><content type='html'>&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Ocak: Küçük bir çocuğu sevindirmenin en iyi yolunun onun sevdiği birini aniden karşısına çıkarmak olduğunu, dünyanın dört ayrı köşesinde dört evi idare etmenin çok zor olduğunu, yolculukların yaşamın muhasebesini yapmak için çok iyi fırsatlar olduğunu, yurtdışındaki bazı Türklerin karakterlerini ve hızla öz değerlerini kaybedebildiğini öğrendim. &lt;/p&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Şubat : İnsanın, Amerika’da bile hiç tanımadığı insanlardan sadece sorarak, en eski dostlarının sunacağı kadar yardım alabileceğini, insanın belirsizlikleri kucakladığı müddetçe onun içindeki hediyeleri alabildiğini, günün yükünü konuşarak ya da yazarak paylaştıkça stresini hafiflettiğini, akşam yemeği ya da öğlen yemeği için bir meyvenin yettiğini öğrendim. &lt;/p&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Mart: New York’ta işi olan ya da olmayan kimsenin zamanının olmadığını, zamanlarını katma değerli geçirseler de geçirmeseler de zamanlarının olmadığını, her New Yorklunun arkadaşı değil, ama bir psikiyatri doktoru olduğunu öğrendim. &lt;/p&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Nisan: Pek çok insan için yönetim otoritelerinin otoritesi Peter Drucker ve ailesi ile tanışmak bir rüya iken, ilk çalışma yıllarımdan bir arkadaşım “Herhalde ölmeden önce mutlaka yapmak isteyeceğin şey Peter Drucker ile sohbet etmektir” demişken ölmeden önce Peter Drucker ve ailesi ile evinde tanışabileceğimi, çok mütevazı insanlar olduklarını, yaşamda onlara göre en önemli şeyin “başka insanların ihtiyaçlarına duyarlı olmak ve karşılık vermek”, bu yıl öğreneceğim en önemli şeyin “evrenin yardım etmek üzere kurulması” olduğunu öğrendim. &lt;/p&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Mayıs: Amerika’nın en saygın kurumlarında konuşmalarımın Türkiye’deki kadar beğenilebileceğini, espri anlayışı olarak Amerikalılarla Türklerin çok farklılaşmadığını, insanın kendini Allah’a teslim etmesinin tüm zorlukları kolaylaştırdığını, Bronx’taki Porto Rico’lu bir imamın “Türkiye’nin AB’ye girmesi kendini küçültmesidir.” diye düşündüğünü öğrendim. &lt;/p&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Haziran: Zonguldak Ereğli’sinde harika insanlar yaşadığını, Osmanlı çileğinin kokusunun esans olarak kullanılabileceğini, Amasra’nın, Karadeniz’in cennet köşelerinden biri olduğunu, bölgede deniz ulaşımının hiç kullanılmadığını, insanın her zaman nazik olmasının onu sürekli gören insanların gözünde değerli yaptığını ve insan dara düştüğünde bu insanların yardım ettiğini öğrendim. &lt;/p&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Temmuz: Her insana iyi ve nazik olmanın, iş yaptırırken işe yaramadığını, bazen dişlerimizi göstermemiz gerektiğini, bir ülkedeki inşaat kalitesinin en alttaki insan kalitesine eşit olduğunu, rüzgâr sörfü hocalığının dünyanın en keyifli mesleklerinden biri olduğunu öğrendim. &lt;/p&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Ağustos: Ağrı Dağı’nın eteklerinde ölüme yaklaşan bir insanın, yaşamının altına bir çizgi çekerek bu yaşamdaki en önemli şeylerin ailesi ve eser bırakmak olduğunu, Türkiye’nin doğusundaki ve güneydoğusundaki sorunların, bölgesel eşitsizliklerden (eğitim, gelir, altyapı, istihdam imkanları vb. gibi) kaynaklandığını, bazı ailelerin eline yılda 600 YTL (400 USD) geçtiğini, büyük şehirlerin yoksullarına değil, bu şehirlerin yoksullarına daha çok yardım gerektiğini öğrendim. &lt;/p&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Eylül: İtalya’da gençlerin en çok oynadığı oyunun langırt olduğunu, devlet üniversitelerinin bile paralı olduğunu, Floransa’nın belki de Avrupa’nın en güzel şehri olduğunu, Türkiye’de eğitim sistemini ne kadar eleştirsek de okula gidenleri “bilgili” yetiştirebildiğimizi öğrendim. &lt;/p&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Ekim: Almanya’da döneri lahmacunun içine dürüm yaparak sattıklarını, Hollanda’da vitrinlerde kadın pazarlandığını ama Avrupalıların yine de kendini uygar kabul ettiğini öğrendim. &lt;/p&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Kasım: Dünyanın en büyük keşiflerini, buluşlarını yapan, en büyük sanat eserlerini koyan ya da iş imparatorluklarını kuran insanların çoğunun milliyetlerini bir kenara bırakarak birer dünya insanı olduklarını ve hatta kendi ülkelerinden soğuduklarını öğrendim. &lt;/p&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Aralık: Sert bir kayayı kırmanın nazik vuruşlardan geçtiğini, başıma gelen ve başkalarınca büyük problem kabul edilebilen sorunların aslında hayatımın en şeker hediyeleri olduğunu, zamanın yapmak istediklerime değil, yapmam gerekenlere bile yetmeyebileceğini, mastır ve doktora derecelerini almış kişilerin akademik yönlerini, karakterlerini beğenmesek bile, sabırlarını takdir etmemiz gerektiğini, her yeni yılın bir sonraki yıl eskidiğini öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;01.01.2006&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-6162683450651568666?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/6162683450651568666/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=6162683450651568666' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/6162683450651568666'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/6162683450651568666'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/09/2005te-neler-rendim.html' title='2005’te neler öğrendim?'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-4109438093462619225</id><published>2006-09-30T21:15:00.000+03:00</published><updated>2006-09-30T21:16:19.000+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Aklınızı laboratuvar gibi kullanın</title><content type='html'>&lt;p&gt;Diyelim ki, çevrenizde saygı duyduğunuz bir insan soyut ya da somut bir konu anlatıyor; konuyu açıklamak için örnekler veriyor ya da vermiyor. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kafamıza konuyu, fikri ya da bilgiyi yerleştirmek için yapabileceğimiz en iyi şeylerden biri verilen örneklerin dışında, bu konu için geçerli bir örnek bulmaktır. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Bu kişinin şöyle bir cümle söylediğini varsayalım: "İnsanlarla ilişkilerde hem sert hem de yumuşak olmalı." Bu cümle aklınıza yatar gibi oldu; ama yine de emin olamadınız. Hem bu cümlenin geçerliliğini ölçmek, hem de hatırlamak için yapabileceğiz şeylerden biri, birkaç örnek düşünmektir. Örneğin, aklınıza yılan geldi. Yılan, yaşamının tamamını yumuşaklıkla geçirir. Kemiksiz bir hayvan olan yılan, yumuşak hareketlerle ilerler; ancak bir tehdit karşısında ya da karnını doyurmaya karar verdiği anda sertleşir. Öyleyse yaşamda süre olarak yumuşak olduğumuz zaman daha fazla, sert olduğumuz zaman daha az diye düşünebilirsiniz. Ama bir örnek daha bularak kontrol etmek istediniz konuşulanları; ‘yılanın kemiği yok' derken, aklınıza insan vücudu geldi. İnsan vücudunun tamamı kaslarla kaplı. Ancak bu kaslarımızın tamamı yumuşak; en başta ayak tabanlarımız, yüzümüzün çok önemli bir kısmı ve vücudumuzun çok önemli bir bölümü. Vücudumuzun sert bir bölümü yok mu? Var; her yumuşak dokunun altında kemik var. Oradan da şöyle bir sonuca varabilirsiniz; tüm ilişkilere yumuşaklıkla başlamalı; ama sonra kemik gibi katı duracağımız ana prensipler ve kurallar olmalı. Acaba gerçekten de böyle mi yaşam; yani çoğu zaman yumuşak ve nadiren sert mi olmalıyız? İyice sert bir cisim hayal etmeye çalıştınız ve aklınıza çekiç geldi. Çekicin her yeri sert. Sonra düşündünüz ki, çekicin ana işlevi vurmak. Yastık ise her yeri itibarıyla yumuşak. O zaman dediniz ki, yumuşak ya da sert olmak işleve bağlı. Hangi amaca ulaşmak istiyorsak ona hizmet eden tarz hangisiyse onu kullanmak lazım. Ancak yine de yılanın, insan vücudunun canlı, yastık ve çekicin cansız olduğunu düşündünüz. Sonunda şöyle dediniz; canlılar için ilişkilerde daha geniş zaman dilimlerinde yumuşak ve gerektiğinde sert olmak uygun. Acaba bu yazının genel olarak getirdiği yargı doğru mu? Yazı ne diyor: “Bir bilgiyi / önermeyi aklımıza yerleştirmek için resimleyen örnekler bulmak, onu sorgulamamıza imkan verdiği gibi onu unutulmaz kılar.” &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Diyelim ki bu cümleyi Sertaç, Feyza isimli arkadaşından duydu ve geçmiş deneyimleriyle sorgulamak istiyor. Hiç unutamadığı bir sözü aklına getirdi: "Aklı olan, aklını; daha akıllı olan başkasının aklını da kullanır." Sertaç'ın Hakan isminde bir arkadaşı vardı; çok başarılı ve bilgili olduğu halde; onu sürekli uzmanlığı olan insanlara danışırken görürdü. Kendini bilgili kabul eden insanların çoğu, başkalarına hiç danışmazken Hakan sürekli akıl danışıyor; aklını kullanıyordu. Sertaç'ın babası karar alırken uzmanlığı olan insanlara hiç sormazdı; örneğin Sertaç yatırımcılık ve girişimcilik konusunda doktora derecesine sahip olmasına rağmen, babası kendi işletmesini yönetirken hiçbir zaman oğluna akıl danışmamıştı. Sertaç, Feyza'nın önermesini iki örnekle test etmişti ve bu örnekler bu bilgiyi onun aklında unutulmaz kılmıştı. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Herhangi bir meseleyi ya da mesajı anlamak için aklımızı bir laboratuvara dönüştürüp bu şekilde örnekler, resimler çizdiğimizde hem konuyu iyice anlamamız, hem de unutmamamız mümkün görünüyor. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Bugün çevrenizden duyacağınız fikirleri / bilgileri bu şekilde resimleyen örneklerle test etmeye ne dersiniz?           &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="right"&gt;11.12.2005            &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-4109438093462619225?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/4109438093462619225/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=4109438093462619225' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4109438093462619225'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/4109438093462619225'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/09/aklnz-laboratuvar-gibi-kullann.html' title='Aklınızı laboratuvar gibi kullanın'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-6535116158260735556</id><published>2006-09-30T00:01:00.001+03:00</published><updated>2006-09-30T00:01:51.650+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Açıklık</title><content type='html'>&lt;p&gt;Yıldız, hastanedeki son gününde eşiyle hayatının bir muhasebesini yapıyordu. ‘Ağabeyim, babamın ölümünden sonra anneme hiç destek olmamıştı. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Anneme arkadaş olmak, onun hastalıklarıyla ilgilenmek hep benim görevim olmuştu. Elbette annemi çok seviyordum; yaptıklarım bana ağır gelmiyordu ama neden ağabeyim anneme ve bana destek olmuyordu ki?..' Bu durum içimi çok acıtmıştı. Ölene kadar anneme ilgim ve içimde ağabeyime duyduğum rahatsızlık devam etti. Ancak ağabeyime hiçbir şey söylememiştim. Annemin ölümünden sonra bir gün bu yükten kurtulmaya karar verdim ve ağabeyime söyledim. Onu kırmak ya da üzmek için değil ya da hesap sormak için de değil. Sadece onun yardım etmemesinin beni çok üzdüğünü söyledim. O olay benim hayatımda önemli bir dönüm noktası oldu. Ondan sonra pişman olacağım şeyleri yapmamaya karar verdim. Zamanında açıkça söyleseydim belki ağabeyim de annemle ilgilenirdi. Sanırım onunla ilişkimin bozulmasından korktum. Evet, ağabeyimle bir ilişkim vardı, ama bu ilişkiden memnun değildim. Ona karşı açık olmamam beni ilişkimde memnuniyetsiz hale getirmişti. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Okulda da böyle şeyler yapmıştım. Okuldayken bir arkadaşımdan notları istemiştim; o da vermemişti. O notları vermeyince onunla konuşmayı bıraktım. Birkaç kez beni çay içmeye davet ettiyse de hepsini reddettim. Ardından birkaç arkadaşım daha ufak tefek şeylerde hata yapınca onlara karşı da kapandım. Şimdi hatırlıyorum; ne basit şeylerdi. Bir tanesi söz verdiği halde bana telefon etmeyi unutmuştu. Bir tanesi iade etmeye söz verdiği bir kitabımı kaybetmişti. Böylece ben kendimi başka insanlardan soyutlamaya başladım. Onlarla görüşmüyordum. Giderek yalnızlaşmaya başlamıştım. Bu yalnızlık sürecinde mutsuz da oluyordum. Eskiden yapmaktan hoşlandığım şeylerden artık hoşlanmamaya başlamıştım. Kendimi sevmemeye başlamıştım. Sanki içimde bir yabancı vardı. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Bir gün bir yazı okudum: “Akıl paraşüte benzer, ikisi de açıkken işe yarar.” Bu yazı üstüne çok düşündüm. Açık olmak işe yarıyordu; ama ben hiç açık bir insan değildim. Duygu ve düşüncelerimi açıkça ifade edemiyordum. Paraşüt, tüm gökyüzündeki havayı kaplamaya çalışmıyordu; sadece kendi büyüklüğü kadar havaya odaklanıyor ve onunla yetiniyordu. Ben insanlarla ilişkimde onların olumlu yönleriyle yetinmeyi denememiş ve hep olumsuzluklara odaklanmıştım. Hâlbuki birçok olumlu yönleri de vardı. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Hayatımdaki insanların olumsuz yönlerini bırakıp onların olumlu yönlerine odaklanmaya başladım. Örneğin, Ayşe hemen her zaman her yere geç kalırdı. Ama müthiş bir müzik zevki vardı; hiç kimsenin bilmediği müzisyenleri tanırdı. Üstelik inanılmaz yardımsever bir insandı. Kuzenim Murat, hiç ders çalışmayan bir insandı; ama sosyal ilişkileri harikaydı. Bu kadar hızlı dostluk kuran bir insan zor bulunurdu. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Bu bakış açısı hayatımı değiştirmeye başladı. Daha sevecen, daha anlayışlı bir insan olmaya başladım. Artık insanlara daha az kızıyordum; eğer beni rahatsız edecek bir şey yapacak olursa da içime atmayıp söylüyordum. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Bir de gelen tekliflere artık çok daha fazla açık hale gelmiştim. Üniversitede akademisyen olarak çalışırken özel bir şirketten gelen teklifi risk alarak kabul ettim. Önceki ben olsaydım, her türlü teklife kapalı dururdum. Üniversiteden geçtiğim şirkette bir sürü değişik görev ve projede çalıştım. Kendi potansiyelimi ve yeteneklerimi keşfetmeye başladım. 10 yıl kadar daha orada çalıştıktan sonra çok daha iyi koşullarla bir başka şirkete yükselerek geçtim. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; Bütün bunların yanı sıra en önemlisini söylemeyi unuttum. Okul arkadaşım Filiz beni günübirlik Ballıkaya yürüyüşüne çağırdığında eski ben olsaydım, bu daveti reddederdim. Ama hayatın sunduğu bu hediyeye karşı açık oldum; onu kabul ettim. İyi ki de etmişim yoksa seninle nasıl tanışır ve evlenirdim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="right"&gt;16.09.2006&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-6535116158260735556?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/6535116158260735556/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=6535116158260735556' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/6535116158260735556'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/6535116158260735556'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/09/aklk.html' title='Açıklık'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-8997461092799460884</id><published>2006-09-28T08:30:00.000+03:00</published><updated>2006-09-28T08:35:28.552+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Peçetelerin Gücü</title><content type='html'>&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Geleceğiniz için hayal kurmak ile bir iş planı yazmak arasındaki fark nedir? Herkes hayal kurar. Bir meslek sahibi olmayı, ev ya da araba almayı, okumayı, tatile gitmeyi, işte başarılı olmayı, sevdiğiyle buluşmayı ya da evlenmeyi, çocuk sahibi olmayı, kitap yazmayı ve daha birçok benzer ve benzemez eylemi veya durumu hayal eder. Hayal kuranlardan hangileri hayallerine daha çok ulaşır? Hayal kuranlardan, ulaşmak istediklerini yazanlar, hayallerine ulaşırlar. &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Ulaşmak istediğiniz hayali yazmaya başladığınızda artık bir karar vermişsiniz demektir. Konuşurken yüzlerce olasılık vardır. Her şeyi söyleyebilirsiniz; her seferinde aynı hayali biraz değiştirerek ya tamamen farklı anlatabilirsiniz. Ama bir kez yazdınız mı durum değişir. Yüzlerce hayalin içinden “ben bunun gerçekten olmasını istiyorum” diyorsunuzdur. Eğer hayalinizi bir resim gibi ayrıntılarıyla betimlerseniz ona bir adım daha yaklaşırsınız. Çünkü aklınız o ayrıntılara nasıl ulaşılacağını da belirlemeye başlar. &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Dünyanın en büyük iş fikirleri, sanılanın aksine şirketlerin toplantı salonlarında değil, konuşmanın, düşünmenin, tartışmanın, birlikte hayal kurmanın zevke dönüştüğü bir yer olan restoranlarda kağıt peçete üstüne çıkar. Örneğin, Amerika’nın milyar dolarlık gözde hava yolu şirketi Souttwest havayolları fikrini Herb Kelleher bir restoranda peçeteye yazmıştır. Richard Branson lisedeyken ilk hayalinin iş planını defterinden kopardığı bir not kağıdına yazmıştır. Peter Drucker’ın eşi Doris Drucker 86 yaşında kurduğu şirketinin iş planını yine küçük bir not kağıdına yazmıştır. &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Özellikle bir hayalinizi yazdığınız zaman karar vermenin yanı sıra, o hayali tekrar gözden geçirilebilir bir gerçeğe dönüştürmüş oluyorsunuz. O yazı, sizin hayalinize olan inancın bir belgesine, kanıtına dönüşmüş oluyor. Onu gördükçe, o hayale daha çok inanıyorsunuz. Bu tür hayallere birer-ikişer kelimelik bir ad / marka vermek onları paylaşmayı da kolaylaştırıyor. Yazılı olanı çoğaltmak da çok kolaydır. Fotokopi çekebilirsiniz, poster yapabilirsiniz, e-posta ile yüzlerce, web sitesiyle binlerce kişinin hayalinizi görmesini, üstüne konuşmasına olanak sağlarsınız. Bu insanlardan geri bildirim aldıkça hayaliniz hayal olmaktan çıkar, bir gerçekliğe dönüşür. Bir hayalinizi yazmak ve okunmasını sağlamak reklam yapmaya benzer. Şirketler ürünlerinin çok iyi olduğuna ve çok satacağına inanırlar ve bunu yazarlar (yazmak, sesli ve görsel kayıtları da içerir). O kadar çok yazarlar ki (o kadar çok reklam yaparlar ki) sonunda hayalleri gerçek olur. &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Bazen bir hayalinizi hayata geçirmek için o dönemki koşullar uygun olmayabilir. Ancak yazacak olursanız, hayaliniz yarına çıkabilir. Koşullar uygun hale geldiğinde hayalinize, projenize yeniden dönebilir ve onu gerçekleştirmeye başlayabilirsiniz. Hatta çocuklarınız ya da torunlarınız bile bununla uğraşabilir. &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Hz. Muhammed’e gelen ilk emir “Oku” olmuştur. Okuyabilmenin ön koşulu, okuma-yazma bilmek değil, önce “okunacak” bir şeyin yazılmasıdır. Yüce Yaratıcı evrenlerin kitabını, kurallarını yazmıştır. İnsanlık uygarlık tarihi, icatların formüllerinin, edebiyat eserlerinin, resimlerin, müziğin, sinemanın önce hayal edilmesinin sonra da yazılmasını tarihidir. Öyleyse, yazalım. Hayallerimizle dünyada minik ya da kocaman bir değişiklik yapabilmek için yazalım. &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt; &lt;/div&gt;Hayvanlarla insanlar arasındaki en büyük farklardan biri, insanın kendisinden sonraya bir değişikliği bırakma gücüdür. Hayvan ise dünyaya tanımlanmış işlevinin dışında bir katkıda bulunmadan gider.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-8997461092799460884?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/8997461092799460884/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=8997461092799460884' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8997461092799460884'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8997461092799460884'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/09/peetelerin-gc.html' title='Peçetelerin Gücü'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-8129209035250683135</id><published>2006-09-28T08:27:00.000+03:00</published><updated>2006-09-28T08:29:59.649+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Başkasına yardım eden kendine yardım eder</title><content type='html'>Vedat, Bandırma’dan İstanbul’a hızlı feribot ile gelmişti. Gece saat 24 sularında Yenikapı’dan Kadıköy’e gidecek servise bindikten sonra arkalarda kalan son cam kenarı koltuğa oturmuştu. Otobüse binen herkes tek başına cam kenarına oturmuştu. Otobüse yeni bir genç daha bindi ve “HHHhıhhkadddıkööööy mü?” diye sordu. Otobüstekiler tedirgin bir şekilde bu sesin geldiği yöne döndüler. Otobüse binen genç engelli biriydi. Sağ kolun da bir problem vardı ve hırıltılarından anlaşılıyordu ki konuşmasında da sorun vardı. Serviste bu durumu fark eden yolcuların hemen hepsi, bu engelli kişiyi görmeyecek şekilde kafalarını camdan yöne çevirdiler. Kimisi kucağındaki çantasını boş olan koltuğa koydu. Servise önce binmiş yolcular, bu engelli kişinin yanlarına oturmasını istemiyor görünüyorlardı ve bunu belli edecek şekilde beden dillerini konuşturuyorlardı. Vedat en arkadan olayı izliyordu. Bir taraftan herkes tarafından geri çevrilen bu engelli kişinin kendi yanına gelip gelmeyeceğini de merak ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbrahim, Bandırma’dan İstanbul’a hızlı feribotla gelmişti. Çocukken beyin felci geçirmiş ve bu hastalık kendisinde kalıcı farklılıklar yaratmıştı. Birincisi konuşması ciddi ölçüde bozulmuştu. Sağ kolu, istem dışı kasılmalar da bulunuyordu. Üstelik bu kolu ve bu kolun parmaklarını dilediği gibi kullanamıyordu. Bunun yanı sıra yine de İbrahim kendini çok şanslı sayıyordu. Çünkü beyin felci yaşamış olan bazı başka insanların çok daha ciddi sorunları vardı. Hiç olmazsa iyi-kötü konuşabiliyor ve kendi başına yürüyebiliyordu. Bununla birlikte okul yıllarında çok zorluk çekmişti. Özellikle okulda çocukların çoğu tarafından dışlanmıştı. Normal bir insan gibi konuşamadığı için, çoğu zaman çocukların alay konusu olmuştu. Ne var ki, beyin felcine uğramayı kendisi seçmemişti. Neden öyle davrandıklarını hiçbir zaman anlamlandıramamıştı. Zaten kendisi sağ kolunu, istediği gibi kullanamamaktan ve kendini ifade edememekten psikolojik olarak rahatsızlık duyuyordu. İnsanlar anlayışlı davranacaklarına daha da anlayışsız davranıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yenikapı’dan Kadıköy servisine bindi. Eskiden bir deniz otobüsü giderdi Kadıköy’e; ama İDO şimdi onun yerine bir midibüs seferi koymuştu. Gece vakti yine de emin olamadı, bu midibüsün Kadıköy’e gidip gitmediğinden. Midibüsün üstünde bir yazı da yoktu. Midibüsün basamaklarından çıktı ve kendisine çok zor gelen işi yapmak zorunda kaldı. Konuştuğu anda herkes onun bir engelli olduğunu anlayacak ve sanki o bir canavarmış gibi onunla yan yana oturmaktan kaçınacaktı. Çaresizce sordu: “HHHhıhhkadddıkööööy mü?” Önden birisi “Kadıköy” dedi. Bundan sonra herkes birer birer kafasını pencere yönüne çevirmeye başladı. Her dönen surat, İbrahim’in engelli koluna ve diline bir iğne gibi batıyordu. Kafalarını çevirdikleri yetmiyormuş gibi, bazıları İbrahim’i fark ettikten sonra yan koltuğa kimsenin oturmasına izin vermeyecek şekilde çantalarını koydular. İbrahim’in gözünden akan yaşı, bir tek Vedat fark etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vedat, önce ne yapacağını tam kestirememişti. Kafasının içinde ışık hızıyla düşünceler dolaştı. Bir önceki hafta bozulan akışları düzeltmekle ilgili bir yazı okumuştu. Bu engelli gencin yaşamının akışı çok önce bozulmuştu. Bu midibüsteki insanların davranışları, bu akıştaki bozukluğu daha da yükseltmişti. Akışı düzeltmek için bir şeyler yapmalıydı. Birden Vedat, koltukların arasında yürüyerek oturacak bir yer arayan engelliye seslendi: “Burada yer var.” Üç kelimelik bu basit daveti duyan İbrahim, uzun süredir susuz kalmış birinin bir şişe suya kavuştuğu kadar sevindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vedat, midibüs hareket ettikten sonra düşündü. “Hayatımızın bazı alanlarında biz de bu engelli genç gibi yardıma muhtaç ve kimsesiz değil miyiz? Birçok konuda bizim akışımız da bozulmuş değil mi? Kendi akışımızı düzeltmek, başkalarına yardım etmekten onların akışını düzeltmekten geçmiyor mu? Melih Arat’ın sözünü şimdi daha iyi anlıyorum: Başkasına yardım eden kendine yardım eder.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-8129209035250683135?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/8129209035250683135/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=8129209035250683135' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8129209035250683135'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/8129209035250683135'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/09/bakasna-yardm-eden-kendine-yardm-eder.html' title='Başkasına yardım eden kendine yardım eder'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-6498064146220833978</id><published>2006-09-28T08:23:00.000+03:00</published><updated>2006-09-28T08:27:14.000+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Kum saatinin içine ne koyalım?</title><content type='html'>İnsanlar zaman yönetimini düşündüğünde tipik şekilde bir yanılgıya düşerek hep kendi istediklerini hangi zaman aralığında yapacaklarını düşünüyorlar. Temel problem burada zaten yaşamda ya da işte başarıya getiren kendi istediklerimizi yapmak değil, yapılması gerekenleri yapmak. Zamanımızı kendi kişisel planımızla dolduracağımıza, büyük başarıların harcını oluşturacak unsurla doldurmak daha işlevsel görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kum saatimizi doldurması gereken işleri tipik olarak ikiye ayırabiliriz: Önemli, Acil İşler ve Önemli, Sürekli Yapılması Gereken İşler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ÖNEMLİ ACİL İŞLER&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sözünü Tutmak&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En önemli acil işlerin başında verdiğimiz sözü tutmak geliyor. Verdiğimiz sözleri tutmadığımız zaman çevremizdeki insanlarla aramızda olan güven zinciri kırılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Geç Kalmamak&lt;/b&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt; Geç kalmak da, verilen sözün tam olarak tutulmamasına bir örnek. Geç kalan verdiği sözü tutmamış demektir. Bir gecikme olacağı belli olduğunda karşı tarafı arayarak mutlaka gecikme süresini bildirmek gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İyi Performans sergilemek&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan her an sahnede. Eşinin, arkadaşlarının, mesai arkadaşlarının ya da yeni tanıştığı insanların. Özellikle ortaya koymamız gereken bir performans varsa, ödev, konuşma, rapor, satış görüşmesi ya da sınav kağıdı başkalarının gözündeki imajımızı geliştirmek ve korumak adına hep iyi performans göstermeye odaklanmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İhtiyacı olana yardım etmek&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevremizdeki insanlardan acil yardım ihtiyacı içinde olanlar varsa ve biz onlara yardım etmeye karar vermişsek bu insanlara yapılacak yardımı geciktirmemek önemli bir iştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ÖNEMLİ ve SÜREKLİ YAPILMASI GEREKEN İŞLER&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Yeni insanlarla tanışmak ve yeni ilişki kurmak&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevreyi genişletmek, bir insanın yaşamındaki en önemli iştir. Seminer gruplarımdaki öğrencilerin yaşamlarından öğrendiğim sistematik bir çaba olmadığında ya da kişinin mesleği buna yöneltmedikçe sıradan bir insan yılda sadece birkaç yeni insanla tanışıyor. Yapılması gereken sadece yeni insanlarla tanışmak değil, tekrarlanacak erişimlerle yeni insanın aklında da yer etmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Eser ortaya koyarak ya da uzmanlaşarak  ismen tanınmak&lt;/b&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt; Bir öğrenci de olsanız, bir yetişkin de olsanız belirli bir konuda uzmanlaşarak tanınabilirsiniz. Özellikle bir eser ortaya koymak, kitap, müzik parçası, bir sistem insanın başka insanlar tarafından tanınmasına yol açıyor. Belirli bir konuda aşırı uzmanlaşmada insanın tanınmasına yol açıyor. Tanınma yeni insanlarla bir işbirliğine girilecekse, ihtiyaç duyulan güvenin ilk andan itibaren oluşturulmasına yol açıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Bilgi ve beceri kazanmak için öğrenmek&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın yaşamındaki en önemli faaliyet öğrenme faaliyetidir. Bilgi edinme, uzmanlık ya da beceri kazanma bir insanın yaşamının temel etkinliği olmalıdır. Çünkü bu etkinlik, insana üretme için gerekli girdi ve süreçleri kazandırır. Bu etkinlik sayesinde insan yeni insanlarla tanışır; uzmanlaşabilir ya da eser ortaya koyabilir. Sıra dışı denemeler de yine öğrenme sürecinin parçasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Medya ilişkileri kurmak&lt;/b&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt; Tanınmaya ya da eser oluşturmaya katkıda bulunabilecek en uygun yardımcı medya çalışanlarıdır. Gazete, dergi, TV çalışanları, internet sitesi editörleri insanın eserlerinin yayımlanmasına ya da duyurulmasına en çok yardımcı olabilecek kitlelerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Aileye ve sevdiklerine zaman ayırmak&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dengeli ve mutlu bir yaşam için mutlaka ailemize ve sevdiklerimize zaman ayırmak gerekir. Müthiş kariyer başarısına sahip birisi olabilirsiniz ama eşiniz ve çocuğunuz sizi terk edebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Dış görünüme zaman ayırmak&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar bizi önce dış görünümümüzle yargılar; dolayısıyla temiz ve iyi görünmek için zaman ayırmak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Finansal planlamaya zaman ayırmak.&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mali geleceği planlamak, nakit akışını, yatırım, tasarruf miktarlarını planlamak her insanın mutlaka yapması gereken etkinliklerdir. &lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-6498064146220833978?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/6498064146220833978/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=6498064146220833978' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/6498064146220833978'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/6498064146220833978'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/09/kum-saatinin-iine-ne-koyalm.html' title='Kum saatinin içine ne koyalım?'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-5567651578533848543</id><published>2006-09-28T08:21:00.000+03:00</published><updated>2006-09-28T08:22:58.824+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Bay Ram</title><content type='html'>Bay Ram, çok ilginç bir müzik öğretmeniydi. Aslında okul hayatım boyunca onun kadar ilginç bir öğretmen görmemiştim. Sınıfımızda müzik konusunda en yeteneksiz olduğunu düşündüğümüz kişilere dahi değişik müzik aletleri çaldırmayı başarmıştı. Flüt, mandolin, bağlama, mızıka, gitar ve darbuka. Sıradan bir lisede müzik dersleri, öylesine derslerdir. Bizim lisede de öyleydi; ta ki Bay Ram gelinceye kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınıfa ilk geldiği günü hatırlıyorum. İçeri büyük bir spor çantayla girmişti. Bize müzik dersiyle ilgili ne düşündüğümüzü sordu. Birkaçımızın yalandan “müzik dersini seviyoruz, hoşlanıyoruz” demesinden sonra Bay Ram “Müzik dersinden hiç sıkılmıyor musunuz? Ben lisedeyken çok sıkılırdım” dedi. Bay Ram’ın sözlerinden cesaret bulup “Hocam, ben sıkılıyorum. Bak postacı geliyor parçasını flütle çalmaya çalışmak, solfejle uğraşmak hiç de eğlenceli değil.” Sınıfta benim gibi başka sıkılan olup olmadığı sordu. Birkaç kişi daha el kaldırdı. Bay Ram, “Tamam; peki kendi özel yaşamlarınızda ne dinlemeyi seviyorsunuz” diye sordu. Birkaç kişi cevap verdi. Bunun üzerine Bay Ram, büyük spor çantasının içinden taşınabilir bir müzik seti çıkardı ve albümleri içinden bizim sevdiğimiz parçaları takmaya başladı. İlk parçayı çalmadan önce, parçalar çalınırken ellerimizle parçaya uygun tempo tutmamızı istedi. Açıkçası çok şaşırmıştık. Ama parçanın çalmaya başlamasıyla birlikte herkes elleriyle tempo tutmaya başlamıştı. Bay Ram, müziğin sesini kıstı ve bizim ellerimizle tutturmaya çalıştığımız tempo öne çıktı. Birkaçımız ritmi bozuyordu ve bir arkadaşımız onları uyardı. Hoca da müdahale ederek dedi ki; “bırakın hata olsun. Sadece tempo tutmaya çalışın hata yapmaktan korkmadan, yapsanız da düzeltmeye çalışmayın. Sadece ve sadece tempoyu kendi doğanız içinde tutturmaya çalışın. O ders el şaklatmalarımızla birlikte sona erdi; sınıftan çıkarken hepimiz motive olmuştuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzleyen derslerde hoca bize çalmak istediğimiz müzik aleti olup olmadığını sordu. İçimizden bazıları bazı mızıka, gitar, bağlama, flüt gibi müzik aletleri çalmak istediklerini söylediler. Hoca bir şekilde bunları bize temin etti ve hepimizle birer birer ilgilenerek bunları çalmayı öğretti. Ama esas anlatmak istediğim bu değil. Hoca durmadan bizi hata yapmamız için teşvik ediyordu. Daha doğrusu hatalarımızla daha barışık olmamız için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim bir şarkı çalıyor ya da söylüyor ve hata yapıyorsa, “hataya aldırma devam et” anlamına gelen bir işaret yapıyordu. “İnsanoğlu ne yapacağını yaparak bulur; hata yapmaktan korkan insan hiçbir eylem yapamaz; durur. İnsan hata yaparak öğrenir; en iyi performansı da hata yapmaktan korkmaktan vazgeçtiğimiz zaman sergileriz,” dolayısıyla “sadece yapın” diyordu. Biz daha önce böyle bir yaklaşım hiç görmemiştik. Tüm okul hayatımız boyunca öğretmenler ve diğer yetişkinler bizim hatalarımıza takmışlardı. Hatasız bir yaşam sürmemiz, dersler sırasında hiç hata yapmamız konusunda üzerimizde müthiş bir baskı vardı. Bay Ram, ise insan hata yapa yapa, hata yapmayı doğal kabul ederek doğru ve güzeli yapmayı öğrenir diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç unutmuyorum; son sınavda flütle bir parçayı çalıyordum ve hata yapmıştım. Bay Ram yine “devam et” işareti yaptı. Yine hata yaptım. Bize sağladığı tüm rahatlığa rağmen iki damla yaş alnımdan süzüldü. Çalmaya devam ettim ve yine hata yaptım. Bay Ram, “hata yapman önemli değil, geçeceksin; yeter ki sadece hata yapmaktan korkmadan çal” dedi. Parçayı baştan aldım ve hiç hatasız çaldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ondan beridir hayatımda hata yapmaktan korkmuyorum. Hata yaptığım zaman küçük görülmekten, başkalarının olumsuz düşüncelerinden etkilenmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatınızda hatalarınızla barışmanıza vesile olacak Bay Ram’lar görmeniz dileğiyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bana hata yapmayı sevdiren mükemmele giden yolun hatalarla barışmaktan geçtiğini gösteren büyük müzik insanı Tugay Başar’a teşekkür ederim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-5567651578533848543?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/5567651578533848543/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=5567651578533848543' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/5567651578533848543'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/5567651578533848543'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/09/bay-ram.html' title='Bay Ram'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-5812085139177546342</id><published>2006-09-28T08:20:00.000+03:00</published><updated>2006-09-28T08:21:31.004+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>Hayallerinize Ulaşmanın 7 Kuralı</title><content type='html'>&lt;div class="post-body"&gt;Ramazan işsizdi. Onlarca günü hiç bir şey yapmadan geçirdi. Bir gün yeni bir restoran açmaya karar verdi. Sağlıklı yaşam restoranı hayal ediyordu. Restoranda servis edilecek tüm gıdalar, doğrudan ekolojik tarım yapan çiftçilerden alınacaktı. Yemek yapımında kullanılacak tüm malzemeler doğal olacak, hormonlu ya da herhangi bir kimyasal ya da genetik işlemden geçmemiş malzemeler olacaktı. &lt;ol type="I"&gt;&lt;li&gt;Her şeyin başlangıcı bir hayaldir. &lt;/li&gt;&lt;/ol&gt; &lt;p&gt;Bu restoran fikri, birkaç gün önce gittiği bir restoranda gelmişti. Vejeteryan (sadece sebze yiyen) bir arkadaşı onu bir vejeteryan restoranına götürmüştü. Kırmamak için katılmış, ancak yemeklerden pek hoşlanmamıştı. O sırada sağlıklı yemek sunan restoran nedir tartışması geçmişti. Sağlıklı yaşam restoranı fikri burada gelmişti. &lt;/p&gt; &lt;ol type="I"&gt;&lt;li value="2"&gt;Hayalin girdisi önceki denemelerdir&lt;/li&gt;&lt;/ol&gt; &lt;p&gt;Sağlıklı yaşam restoranını açmak için kimlerden yardım alabilirim diye düşünmeye başladı. Diyetisyen bir arkadaşı vardı. Yemek sanatları konusunda uzman tanıdığı kimse yoktu; ama başka bir arkadaşı bir gurme tanıyordu. Para gerekli olacaktı, ama yeterli parası yoktu. Bir banka müdürü komşusu vardı. Belki kredi verebilir ya da sermayesi olan biriyle tanıştırabilirdi. &lt;/p&gt; &lt;ol type="I"&gt;&lt;li value="3"&gt;Hayale ulaşmadan önce insan elindeki ve erişilebilir kaynakları incelemelidir. &lt;/li&gt;&lt;/ol&gt; &lt;p&gt;Bu insanlara gitmeyi düşündü. Konuyu babasına açtı. Babası “Oğlum, böyle hayali işleri bırak, işin bile yok yapamazsın. Zaten benim elime bakıyorsun, bir de restoran filan açıp hem beni, hem de başka insanların kaynaklarını boşa harcayacaksın” dedi. Kendisinin de zaten tereddütleri vardı. Babası aynı gün, annesine de hiçbir zaman güzel bir kadayıf yapamayacağını, bu konuda yeteneksiz olduğunu söyledi. Annesi o gün inat etti ve harika bir kadayıf yaptı. Ramazan, bu örneğe bakarak, babam benim harekete geçmemi engelliyor. Önyargıları var. Bunlara saplanıp kalmadan harekete geçmeliyim diye düşündü. &lt;/p&gt; &lt;ol type="I"&gt;&lt;li value="4"&gt;Düşünmek ve harekete geçmek için düşünmemizi engelleyen bağları çözmek, önyargıları ve zincirleri kırmak gerekir. &lt;/li&gt;&lt;/ol&gt; &lt;p&gt;Birer birer bu insanları, onların önerdiği insanları ziyaret etmeye başladı. her birine gittiğinde önce yemekten konuşmaya başladı. Sonra ne kadar sağlıksız beslendiğinden. Ardından keşke sağlıklı yaşam restoranı olsa dedi. Karşılarındaki kişiler de “keşke” dedi. Gelin birlikte bu restoranı açalım diye planını anlatmaya başladı. Herkesten çekinmeden bir şey istiyordu. Bilgi, ilişki, tavsiye ya da para. &lt;/p&gt; &lt;ol type="I"&gt;&lt;li value="5"&gt;Başkalarının elindeki kaynaklardan yararlanabilmek için onlara sormak ve onlarla aynı hayali paylaşmak gerekir.&lt;/li&gt;&lt;/ol&gt; &lt;p&gt;Komşusu bir başka bankayı önerdi. O banka bir risk sermayesi kuruluşu önerdi. Risk sermayesi kuruluşu, fikri inceledi ve ek bazı bilgiler istedi. Onları sağladı. Ama risk sermayesi kuruluşu sonra ilgilenmiyoruz dedi. İlk aşçı “yemeğin sağlıklısı olmaz” dedi. Amazon.com adresinden, yurt dışında var olan sağlıklı yemekler konusunda kitaplar satın aldı. Cadde üstünde, kiralık ilanı olan büyük dükkan sahibine gelin ortak olup burayı Sağlıklı Yaşam Restoranı yapalım dedi. Teklifi ilk yaptığı kişi reddedildi. &lt;/p&gt; &lt;ol type="I"&gt;&lt;li value="6"&gt;Hayale ulaşmak için hem elimizdeki hem de başkalarının elindeki kaynakları buluşturmak gerekir.&lt;/li&gt;&lt;/ol&gt; &lt;p&gt;İlk görüştüğü insanların birçoğu onu reddetmesine rağmen vazgeçmedi. Bu iş için istekli olan aşçı görüştüğü on dördüncü aşçıydı. Restoran konusunda ortaklığı kabul eden mülk sahibiyse yirmibirinci mülk sahibiydi. &lt;/p&gt; &lt;ol type="I"&gt;&lt;li value="7"&gt;Kaynakları bağladığımız ilk modelde eğer istediğimiz sonuca ulaşamıyorsak, yeni modeller denemeliyiz.&lt;/li&gt;&lt;/ol&gt; &lt;p&gt;Bu dünyada çocuk gibi olmak gerek. Kendi hayaline ulaşmada önyargısız ve deneme yapmadan vazgeçmeyen.&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-5812085139177546342?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/5812085139177546342/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=5812085139177546342' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/5812085139177546342'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/5812085139177546342'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/09/hayallerinize-ulamann-7-kural.html' title='Hayallerinize Ulaşmanın 7 Kuralı'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-2123614651031773325</id><published>2006-09-28T08:19:00.000+03:00</published><updated>2006-09-28T08:20:17.517+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İleti Topluluğu'/><title type='text'>Tek Kelimeyle Muhteşem</title><content type='html'>Sevgili Dostlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Italya AB'ye uyeyse Turkiye'de mutlaka uye olmali, neden mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bruno Bozzetto, flash animasyon filminde cevabini veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmde italyan bayragini gordugunuz yerde Turk bayragini hayal edin, bakalim tanidik goruntuler gelecek mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.infonegocio.com/xeron/bruno/italy.html"&gt;http://www.infonegocio.com/xeron/bruno/italy.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanda izleyeceginiz en muhtesem filmi kacirmayin, bir degil on tebessum vaat ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiler,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Sesini acarak izlemeyi unutmayin, ayrica film bitince altta linkler var, diger filmleri de izleyebilirsiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-2123614651031773325?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/2123614651031773325/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=2123614651031773325' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/2123614651031773325'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/2123614651031773325'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/09/tek-kelimeyle-muhteem.html' title='Tek Kelimeyle Muhteşem'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-7494074508786118943</id><published>2006-09-28T08:18:00.002+03:00</published><updated>2006-09-28T08:19:17.279+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>En İyi İşletme Yönetimi Kitapları</title><content type='html'>İstanbul TÜYAP kitap fuarının bugün son günü. 2003 yılı Türkiye için oldukça şanslı bir dönem kitaplar açısından, işletme yönetiminde uzmanlaştığım 1990’larda Harvard Üniversitesi ve batılı birçok yayınevinin kitabını yurt dışından bulmak ve İngilizce orijinalinden okumak zorunda kalmıştım. Bugün dünyanın en iyi işletme kitaplarının çok önemli bir bölümü Türkçe’ye çevrilmiş durumda ve bence bu harika bir avantaj.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetimi genel olarak ele alan en iyi üç kitap, bence Peter Drucker’ın 21.Yüzyıl İçin Yönetim Tartışmaları (Epsilon Yayınları) ve Gareth Morgan’ın Metafor’u (MESS Kitapları). Collins ve Porras’ın Kalıcı Olmak isimli eseri keza her beyinde durması gereken bir içerik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazarlama konusunda bir insanın kendini en güncel şekilde yetiştirmesi için harika kitaplar var. Bunlardan biri Kotler’in Kotler Pazarlama Üstüne’si (Sistem Yayıncılık). Pazarlama konusunda mutlaka okunması gereken kitaplardan biri de Pringl ve Thomson’ın birlike kaleme aldıkları Marka Ruhu (Scala Yayıncılık). Pine ve Gilmore’un kaleme aldıkları İş Hayatı Bir Tiyatro da, bence 21.Yüzyılda başarılı olacak pazarlama şirketlerinin uygulamalarını anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternet’te pazarlama konusunda birçok kitap var. Bence bunlardan Tom Murphy’nin Web Kuralları (Mediacat Yayınları) en toparlayıcı eserlerden biri. İzinli Pazarlama (Rota Yayınları) isimli kitabın yazarı Seth Godin’in tüm kitaplarını takip etmenizi öneririm. E-Pazarlama konusunda vaka analizleriyle birlikte iyi kitaplardan biri de Seybold’un Müşteri.Com (Epsilon Yayınları)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Strateji konusundaki en iyi kitapların başında Hamel ve Prahalad’in Geleceği Kazanmak (Inkilap) isimli eseri geliyor. Brandenburger ve Nalebuff’ın Ortaklaşa Rekabet’i (Scala Yayıncılık) bir başka baş yapıt.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişim Yönetimi konusunda Slater’ın Büyük Maviyi Kurtarırken (Literatür Yayınları) ve Tichy ile Sherman’ın Şirketinizin Kaderini Değiştirin isimli eseri iyi iki vaka çalışması. Sabah Kitapları kapandı ama bulabilirseniz, değişim yönetimi alanının baş yapıtı Hammer ve Champy’nin Değişim Mühendisliği’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teknoloji Yönetimi konusunda Alan Barker’ın Yenilikçiliğin Simyası (MESS Kitapları) ve Şimşek ve Akın’ın Teknoloji Yönetimi kitapları bence ilginizi çekecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplam Kalite Yönetimi konusundaki en iyi kaynaklar KalDer Yayınları arasında. TKY’ye giriş İbrahim Kavkakoğlu’nun Toplam Kalite Yönetimi konusundaki eserini öneririm. TKY’nin felsefesini anlamak için Deming’in Krizden Çıkışı ve kalite teknikleri için de Taptık’ın Kalite Savaş Araçları iyi kaynaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan Kaynakları konusunda Hayat Yayınları’ndan çıkan bir seçki var; istifade edebileceğiniz. İK konusunda en iyi başlangıç noktası üniversite ders kitapları.&lt;br /&gt;Öğrenen Organizasyonlar konusunun baş yapıtı, Senge’nin Beşinci Disiplin’i (Yapı Kredi Yayınları) (iyi olmayan bir çeviri, umarım yeniden çevirirler). Salim Çam ve Selim Yazıcı’nın Öğrenen Organizasyonları da (Papatya ve Alfa Yayıncılık) öğrenen organizasyon konusunda çerçeve çizen kitaplardan.&lt;br /&gt;Liderlik konusunda kendi derlediğim Halen birkaç üniversitede master seviyesinde kaynak kitap olarak okutulan Değişimin Liderleri (Mavi Kitaplar) isimli kitabımı önereceğim. Drucker Vakfı tarafından derlenen Geleceğin Lideri (Form Yayınları) klasik liderlik yaklaşımlarının ötesinde bir kitap.&lt;br /&gt;İş dünyasında yaratıcılıkla ilgili Guy Kawasaki’nin Devrimciler İçin Kuralları (MediaCat) ve Debono’nun RekabetÜstü’sü (İnkilap) şimdilik en iyi eserler. Doğrudan iş dünyası kitabı olmasa da bence yaratıcılık alanında dünya kalitesinde ya da üstünde bir uygulama örneği Burak Özdemir’in 2102’den Haberleri (Remzi Kitabevi).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişisel gelişim alanında Türkiye’de özgün bulduğum iki kitabı da anacağım. Her ikisi de okuyan da iz bırakıyor. Mümin Sekman’ın Kişisel Ataleti Yenmek (Alfa Yayınları) ve Muhammed Bozdağ’ın Ruhsal Zekası (Nesil Kitapları).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar kitap öneren Melih Arat’ın kitabı yok mu diye aklınıza gelirse, cevap var. “7. Vites-Kişisel Gelişim Yolunda Vitesinizi 7’ye takın” Nesil Yayınlarından yeni çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Size ne düşüyor? Uzak filan demeden Tüyap Beylik Düzü yollarına düşmek ya da kim gider oralara deyip İdeefixe.com gibi bir kitap sitesine girip İnternet’ten istediklerinizi almak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çiçero’nun çok sevdiğim bir sözü var. Kitapsız bir oda, ruhsuz bir insana benzer. Odalarınız kitapsız, aklınız bilgisiz kalmasın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-7494074508786118943?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/7494074508786118943/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=7494074508786118943' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7494074508786118943'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/7494074508786118943'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/09/en-iyi-iletme-ynetimi-kitaplar.html' title='En İyi İşletme Yönetimi Kitapları'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-3623097564191705348</id><published>2006-09-28T08:18:00.001+03:00</published><updated>2006-09-28T08:18:37.056+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>+ dü$ünce</title><content type='html'>Sevgili Dostlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eger herkes en yakinindakinin mutlulugu icin calisirsa, "mutlu olmanin en garantili yolu bir baskasini mutlu etmektir" sozu gecerli oluyor sanirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diger taraftan karsilik beklemeksizin baskalarinin mutlulugu icin calismak (tek bir kisi degil, daha genis grup ve kitleler icin) bir mutluluk yolu kabul edilebilir. Amaciniz buyudukce ,kisisel nefsi cikarlariniz geride kaliyor gibi gorunse de, aslinda gururlanma ve onurlanma anlaminda kendi nefsinize hizmet etme seviyeniz artiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Life is beautiful" filminden not aldigim diyaloglardan biri anlam olarak soyleydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Restoranda basrol oyuncusu garsonun, yine garson amcasi soyle der: "Hizmet etmek yuceliktir. Tanri hizmet eder; ama boyun egmez."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Insanliga hizmet etmek, insani sira ustu olmaya tasir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kucuk bir insan grubuna surekli olarak sira disi hizmet etmek, bir sure sonra o insan grubunu dusundurur (herkesin idrak suresi farkli ama).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insana kole gibi hizmet etmek ve inatci bir sekilde onu mutlu etmeye calismak, o insani da mutlu etmez, sadece rahat ettirir; ve sikicidir. (Picasso'nun yasamini anlatan filmi izlediyseniz bunu gorebilirsiniz.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutluluk, mutsuzlugun oldugu yerde ortaya cikar. Mutlu bir gun, ancak mutsuz&lt;br /&gt;bir gunun ertesinde gelir. Mutsuz gunlerinizin kiymetini bilin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiler&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-3623097564191705348?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/3623097564191705348/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=3623097564191705348' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3623097564191705348'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/3623097564191705348'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/09/dnce.html' title='+ dü$ünce'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-6564224324520976905</id><published>2006-09-28T08:17:00.001+03:00</published><updated>2006-09-28T08:17:53.266+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zaman'/><title type='text'>İsteklerinizi Kabul Ettirmenin Gizli Formülü</title><content type='html'>&lt;p&gt;İngiliz Patates Üreticileri Birliği (British Potato Council), İngiltere’deki patates satışlarını bir önceki yıla göre %10 artırmak üzere bir kampanya hazırlaması için dünyaca ünlü yaratıcı pazarlamacı - reklamcı B.J. Cunningham’a başvuruyor. İngiliz Patates Üreticileri Birliği yöneticileri verdikleri ön bilgide, patates ile ilgili aşinalığın artması gerektiği belirtiyorlar. B.J.Cunningham ve arkadaşları, müşteri adaylarına diyorlar ki, “dünyada patatese aşina olmayan kimse var mı?!!!” Bu gerilimli giriş konuşmasına rağmen, kampanyayı alıyorlar ve çalışmaya başlıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patatesi sattırmak için bu yazının ilk paragrafında soru formunda sunulan yöntemleri, çözüm olarak daha önce İngiliz Patates Üreticileri Birliği zaten kullanmış ve bir işe yaramamış. Öyle bir çözüm bulunmalı ki, satışlar hedeflenen miktarda artsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B.J. Cunningham, sonunda “Power to the People” - “İnsanlara Enerji” sloganıyla ortaya çıkıyorlar. Patates ile, insanların enerji kazanması arasındaki ilişki ne olsun ki... Sonunda açık hava reklamları tasarlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu reklamlardan birinde, benzin istasyonunda pompacı otomobilin deposuna bir tane patates atıyor ve araba roket gibi fırlayıp gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka reklamda ise, ufak tefek bir çocuk, başka çocuklar tarafından hırpalanıyor; sonra eve koşup patates yiyor ve çocuklar onun enerji dolu halini görünce kaçışmaya başlıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patates, bu reklam serisi ve “İnsanlara Enerji” sloganıyla, patates olmaktan öteye bir evreye geçiyor. Patates bir fikirle buluşuyor ve satışlar artıyor. Patates üreticileri, tüketicileri, satanlar, alanlar herkes mutlu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B.J. Cunningham’ın en büyük iddiası da bu... insanlar bir mal ya da hizmeti değil, bir fikri satın alırlar. Çok bilinen ve patates örneğine benzer iki örnek fındık ve ıspanakla ilgilidir. 2000 yılında yine cinsel çağrışım üzerine kurulu aganigi-naganigi sloganıyla fındık satışları artmıştı. Ispanak tüm dünyada Temel Reis ile popülarize olmuş, uzun yıllar içerdiği addedilen demir oranıyla güç fikriyle bütünleşmişti. Harley Davidson motosiklet alanlar, bir ulaşım aracını değil, özgürlük ve meydan okuma fikrini alıyorlar. Harry Potter izleyen ya da okuyan çocuklar, macerayı satın alıyorlar. Bugün bir işletmenin ya da bir bireyin kendini kabul ettirmek, ürünlerini ve hizmetlerini satabilmek için insanları harekete geçirecek bir fikirle özdeşleşmesi gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların arasındaki çatışma, önemli ölçüde karşıt isteklerin bir sonucudur. Siz sinemaya gitmek istersiniz, babanız ya da eşiniz sizin evde oturmanızı ister ve sonunda çatışma çıkar. Farklı istekleri kabul ettirmenin yolu, isteğinizi kabul edilebilir bir fikir olarak ifade etmenize bağlıdır. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bir eylem, ismi değiştiğinde kabul edilebilir ya da istenmeyen eyleme dönüşebilir.Lise öğrencisi bir genç, arkadaşına ders çalışmaya gideceğini ve gece orada kalacağını söylediğinde, anne baba buna pek taraftar olmayabilir. Ancak genç, gittiği arkadaşının okul müdürünün oğlu olduğunu söylediğinde birden izin çıkmaktadır. Eylem tamamen aynı olmasına rağmen algılanan fikir tamamen farklıdır. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sabahları altı ile sekiz arasında bisiklete binmeye karar veren bir kocaya karısı sabahleyin yalnız kalmak istemediğini söyleyerek karşı çıkar, beni niçin yalnız bırakıyorsun diye. Ancak koca, “karıcım çok kilo aldım, senin zarif görünümünün yanına yakışabilmek için kilo vermem gerek. Ben de çare olarak bunu buldum.” dediğinde eşi karşı çıkmayı bırakır. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sonuç olarak, insan istediği her eylemi yapabilir; yeter ki onu kabul edilebilir bir fikirle birlikte ifade etsin. İşletmeler de her türlü malı satabilirler, yeter ki mal ve hizmetlerini insanların satın almak istedikleri fikirlere dönüştürsünler.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3329024518077533502-6564224324520976905?l=meliharat.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meliharat.blogspot.com/feeds/6564224324520976905/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3329024518077533502&amp;postID=6564224324520976905' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/6564224324520976905'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3329024518077533502/posts/default/6564224324520976905'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meliharat.blogspot.com/2006/09/isteklerinizi-kabul-ettirmenin-gizli.html' title='İsteklerinizi Kabul Ettirmenin Gizli Formülü'/><author><name>ya/sin</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3329024518077533502.post-5127601762914667952</id><published>2006-09-28T07:47:00.000+03:00</published><updated>2006-09-28T07:49:12.623+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Söyleşi'/><title type='text'>Özgür Saatler Söyleşisi</title><content type='html'>banu'dan... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu programı Melih'le yapalı çok uzun zaman oldu. Konuştuklarımızdan, o günden bugüne çok birşey aklımda kalmamış. İyi ki bu web sitesini hazırlıyorum, çünkü konuştuklarımızı yazıya dökerken bir şeyi farkettim. Melih'in sarfettiği bir cümle beni neredeyse beni tarif ediyor... 'Topluma değer katmamıza götürecek olan şey, kendimizi keşfetmek için yapacağımız denemelerdir.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu program benim ilklerimden biri, yani kendimi yeni yeni keşfetmeye başladığım günlerden... O zaman bu söz bana çok birşey ifade etmemiş ki, öyle geçip-gitmişim üzerinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu an kendimi keşfetmek için çıktığım bu yolculukta epeyce ilerledim ve şimdi de karşınıza bu web sitesiyle çıktım... Programlarda konuştuğum konuları biraraya toparlayarak topluma yani sizlere fayda sunmaktı amacım. Benim şu anda varmış olduğum nokta, Melih'in bu sözünün doğruluğunu kanıtlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu yolculuk beni daha başka nerelere götürecek? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten ben de hiç bilmiyorum. Sadece hayatın karşıma çıkardığı fırsatları elimi uzatıp-alıyorum, o kadar... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Banu Özdemir'in yolculuğunun gelecek duraklarını hepbirlikte izleyeceğiz... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------- &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Melih Arat... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Özgür Saatler'in bana kazandırdığı çok değerli dostlarımdan biri... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Radyonun kapısından ilk içeri girdiğinde, papyonu ve sempatikliğiyle dikkatimi çekmişti ve kanım O'na hemencecik ısınmıştı... Zaten program da çok neşeli ve keyifli geçti ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Program sonrasında Melih beni düzenlediği bir Sultanahmet gezisine davet etti, ben de koşarak gittim tabii. İyi ki de gitmişim; doğma-büyüme İstanbul'lu olan ben, Yerebatan Sarnıcı'nı ve daha birçok yeri bu sayede ilk defa görebilmiş oldum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sultanahmet ayrı bir dünya... Şu 'in' mekanları bolca arşınlıyoruz ama, her bir köşesinden tarih fışkıran bu meydanı hangimiz iyi biliyoruz? Eğer bir gün Sultanahmet'e yolunuz düşerse -ki bence biran önce düşsün- tarihi yapıların yanında, orada olağanüstü güzel mekanlar da göreceksiniz... Varlığından bihaber olduğunuz mekanlar... Daha önce niye gelmemişim diyeceksiniz, tıpkı benim dediğim gibi... Mesela dikili taşların hemen karşısındaki İbrahim Paşa Sarayı'nda içtiğim Türk Kahvesinin tadını bir türlü unutamıyorum... Yanında lokumla ikram edilen o kahve bana nasıl lezzetli geldi, size anlatamam... Eminim bunda içinde bulunduğum mekanın eşsizliğinin de çok büyük etkisi vardı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Melih sayesinde keşfettiğim bir diğer mekan da 'Zeyrekhane'... Rahmi Koç'un yaptırdığı bu muhteşem restaurant Unkapanı-Zeyrek'te... Zeyrek Camii'nin hemen yanında... Bugüne kadar gitmediyseniz, ilk iş kendinizi atın derim... Pişman olmayacaksınız... Gittiğinizde bir de 'Nar Suyu' için ve kalbinizden beni geçirin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimbilir? Belki hissederim... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---------- &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Girişte sıradışılıktan bahsedeceğim diye beklediyseniz, boşuna... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıda bol bol okuyacaksınız zaten. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tek şunu söyleyeyim, Melih'in anlattıklarını dikkatlice, sindire sindire, üzerinde düşünerek okuyun... Sonra bir daha okuyun... Sonra tekrar okuyun... Sonra tekrar düşünün...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göreceksiniz, hayatınız nasıl da değişecek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZGÜR SAATLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 Aralık 2002&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuk: Melih Arat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖ: Melih seninle ortak bir amacımız var. Aynı şeyi, farklı yollardan yapmaya çalışıyoruz. Ben bugüne kadar 'Scuba Diving'den 'Harley Davidson'lu yaşam biçimine', 'Dağcılık'tan 'Puro kültürü'ne, bir çok konuyu ele aldım 'Özgür Saatler'de. İnsanlara hayatlarını rutinden çıkartmak için farklı alternatif sunmaya, tanıtmaya çalışıyorum. Sen de seminerler yoluyla insanlara 'Sıradışı Yaşam'ın kapısını açıyorsun. Bu açıdan seni konuk etmek bana ayrı bir heyecan veriyor. Hoşgeldin programa.&lt;br /&gt;MA: Hoş bulduk... Banu özellikle seni tebrik etmek istiyorum, böyle bir program yaptığın için... Çünkü özgür olan her şeyi tanıtman müthiş bir şey... Senden mail geldiğinde, programın ismini gördüm... 'Aman Tanrım! Özgür Saatler... Benim yıllardır arayıp da bulamadığım radyo programı ismi' dedim:... Gerçekten hepimizin özgür saatlere ihtiyacı var. Özgürlük sadece bileklere vurulmuş olan zincirin kırılması değil, zihinlerimize vurulmuş olan zincirlerin kırılması. Az önce bahsettiğin Scuba diving gibi ele aldığın konular da, zihinsel olarak bağlı olduğumuz zincirleri kırmak için birer anahtar. Çok heyecan duydum.. Dedim ki hemen bu programa koşarak gitmeliyim:)))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖ: Ben de internette dolaşırken 'Sıra Dışı Yaşam' seminerlerine rastlayınca aynı mutluluğu heyecanı hissettim. Uzunca bir süredir bu seminerleri veriyorsun, bu konuda çok fazla emek sarfettin...&lt;br /&gt;MA: Evet... 1995 yılından beri yaratıcılık konusunda yazıyorum, okuyorum, araştırıyorum; kavramları ve teknikleri geliştirmeye çalışıyorum. Batıdan aldığımız içeriği Türkiye'ye empoze etmekten ziyade, özgün bir içerik üretip... hatta becerebilirsek, bunu da tüm dünyaya sunmak gibi bir amacım var. Çıkış noktası böyle değilse bile şimdi o yöne doğru gidiyor. Ama sanırım dinleyiciler diyecekler ki bunlar bulmuşlar birbirlerini, bize ne yaptıklarını ne yapabileceklerini anlatacaklarına... birbirlerine iltifat edip duruyorlar:))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖ: Haklısın: Bulmuşuz birbirimizi, şimdi mesleğin sorunlarıymış-sıkıntılarıymış... konuşurmuşuz... Hemen konumuza girelim o zaman... Niye sıra dışı yaşam? Sıradışılık bize ne kazandırır? Yani insanın, doğru-düzgün bir yaşantısı varsa, sıradışı bir yaşamı neden istesin ki?&lt;br /&gt;MA: Sıra dışı bir yaşam belki de yaşamın kendisi de onun için... Hepimizin ihtiyaç duyduğu bir şey, yaşamanın kendisi... Şimdi iki tür yaşam var olduğunu kabul edebiliriz. Şablon yaşamlar ve gerçekten seçilmiş yaşamlar... Toplumun maalesef bize sunduğu yaşam alternatiflerine baktığımız zaman, birer şablon olduğunu görürüz. Okula git, askerlik yap, evlen... Hele kadınlar için nasıl sablonlar var, Tanrım çıldırıyorum... 6 aylık bir bebeğe -kız bebekler için söylüyorum tabii- büyüyünce gelin olacaksın, duvak takacaksın... Daha şimdiden yönlendirme başlıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖ: Çocuk oyunları bile o yönlendirmeyi aynen devam ettiriyor... &lt;br /&gt;MA: Tabii, kesinlikle... Çocuk şarkılarına, ninnilere kadar herşeyde var buyönlendirme... Neredeyse bir kız büyüyünce bile evlenip evlenmemeye bile kendisi karar veremiyor. Erkekler açısından baktığınız da durum aynı... Onlara da bir maçoluk şablonu, değişik versiyonlarda sunuluyor. Memoli dizisindeki Memoli'den, şimdilerde Çocuklar Duymasın'daki Tamer Karadağlı'nın canlandırdığı karakter... Gerçi hoş bir şeyler yapıyolar ama... Topluma sunulan şablonlar var. Ben diyorum ki, bu şablonları kırmazsanız kendiniz olamayacaksınız. Sıra dışı yaşam becerilerini de şöyle sunuyoruz insanlara... Diyoruz ki... İnsanlar ya sıra altıdır, ya sıra içidir,ya sıra dışıdır, ya da sıra üstüdür. Bu dördünden biridir. Bunlar benim tasnifim tabii...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖ: Neyi kastediyorsun sıra altı,sıra üstü derken? &lt;br /&gt;MA: Sıra altı terörist gibi adamdır.Tamamen bağlanmıştır, yani örgüt lideri, reisi, komutanı ne derse onun yapar... Git der, uçakları ikizlere çarptır, o robot gibi komutu yerine getirir. Veyahut da git kendini hapishanede yak der, o da yakar... Bunun düşünme yeteneği kalmamıştır. Toplumdaki, sıra içi sınıflaması 'sıradan' insanlardır. Sırada insan ne yapar? Toplumsal şablonlar ne gerektirirse onu yapar. Düşünme yeteneği vardır, ama çoğu zaman bunu kullanmaz. Örneğin bir cep telefonu desenli olabiliyor değil mi? Desenini de değiştirebiliyorsun. Otomobilin desenlisi var mı? Bir tek Volkswagen kaplumbağaları özel istekle yaptırabiliyorsun. Diğerlerine bakıyorsun, onlar niye desenli değil? Olmaaaaz... Araba beyaz, kırmızı, mavi, sarı olur... Farklı görünmek istiyorsun, fakat olamıyorsun...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖ: Bir de 'İnsanlar ne der?' baskısı var tabii.. &lt;br /&gt;MA: Kendin olamıyorsun o zaman, diğerinin beklediği kişi oluyorsun. Sıradışı yaşam becerilerinde, insanları bu sıradanlıktan çıkarmaya çalışıyoruz. Düşünme yeteneği var insanın.. Cep telefonu desenli olabiliyorsa, araba da olur... Neden olmasın? Şahsen benim, şöyle alevlerin içinden çıkan araba desenli bir otomobilim olsun isterdim... Ben böyle papyonla dolaşan bir adamım. Belki arabamın kaputunun üzerinde bir papyon deseni de olabilirdi... Hoş olabilir... Beni yansıtacaktı... Sıradan insanlar, sıra altılardan yine de üstünler. Sıradan insanı, uçağa bindirip İkizlere çarptır dediğinde, 'manyak mısın sen kardeşim?' der. Yine de düşünme yeteneği var. Sıradışı insanlar denemeye açıktırlar. Hayalleri vardır... Kurcalar, deneyler yapar, pek toplumu da takmaz... Takmaz derken, toplumla birlikte yaşar ama... Toplumla barışık bir haldedir ama bazen ters düştüğü anlar da olur. Ama sonunda da kendini bulacaktır. Toplumdan sıra dışı insanlarıa bir örnek vereyim size... Sıradışı insan öyle kulağına küpe takan insan da değildir, küpe takanlar da alınmasın... Sıradışılık derken bir marjinallikten bahsetmiyorum. Örneğin Çine'de, Çine bu arada Aydın yakınlarnda bir kazadır. Orada bir de göl var, Çine Gölü... Gölün yakınlarında bir balıkçı kahvesi var. Bu balıkçı kahvesinde yaşlı bir amca var gelene gidene kahve yapıyor. Ama kahveyi nasıl yapıyor? kahveyi cezveye ve ateşe koyuyor, 2 dakika geçiyor... Önünde bir sürü kavanoz var. Birinde hindistan cevizi var, bir miktar ondan atıyor. Aradan 3 dakika 15 saniye geçiyor ve saatine bakıyor bu sefer başka bir baharat atıyor. Yaklaşık 15-16 dakikada bir kahve yapıyor. Kendine özgü bir Çine kahvesi olmuş. Türk kahvesi ama, aroması farklı... Bir içiyorsunuz kahveyi, muhteşem bir lezzet !!! Diyorsunuz ki bana bir tane daha yap. Bütün müşteriler bayılıyorlar bu kahveye. Ne yapmış bu adam? Belki hiç okumamış olabilir, parası da olmayabilir, ama sıradışı bir adam bu... Sıradışı bir kahve yapmış... Düşünsenize, böyle bir kahveci olsanız herhalde çok mutlu olurdunuz... Çünkü bütün müşterileriniz sizden mutlu. Sıradışı olmak demek, hem kendin için hem başkaları için mutluluk kaynağı olabilecek bir deneme yapmak. Diğer kahveciler mutlu mu? Bunun bir hikayesi var... Ben seminerlerimin girişinde anlatıyorum bu hikayeyi... Öğrencilerimden bir tanesi, benden izin alarak İzmir'da bu seminerleri vermek istedi. Ben de yapabilirsin dedim. O da semineri yapacak, bir ilan vermiş... Copyright: Melih Arat, Semineri veren: Sabri Derin... Oranın kahvecidi de merak etmiş... 'Abi.. bu ne yaa.. ben de bir gelebilir miyim seminere' diye.. Sabri kabul etmiş, eğitimde az önceki hikayeyi anlatmış. Oranın çaycısının ismi Osman. Çine'deki kahveci yapar da ben yapamaz mıyım? Gidiyor kendi çayocağına, Nesquik, Nescafe, Capuccino ne bulursa karıştırıyor... 3-4 deneme yapıyor, değişik değişik... Haahhh! Tamam buldum, diyor... Kendi yaptığı yeni kahve türünden, dershanenin müdürüne, öğretmenlere dağıtıyor. 'Bu ne?' diyorlar.... Osman'ın spesiyali diyor.. Dershane müdürünün misafirleri geldiğinde, telefon açıyor, Osman bana senin spesiyalden getirir misin, diyor. Şimdi ne oldu? Sıradışılık bizim yaşamımıza yeni bir seçenek kattı. Biz ne kadar fazla, yeni şey denersek, bu hem bizi mutlu ediyor hem de etrafa aynı şekilde... Kahveden söz ettik... Biraz da tatlıdan söz edelim:... şimdi özellikle İstanbulluların sevdiği bir tatlıdan söz edeceğim... Bu arada dörtlü sınıflama var, dedik... sıra altı, sıra dışı, sıra üstü ve sıra dışıydı bunlar... Sıra üstü ne yapar? Sıra üstü para kazanır. Sıra üstü olanlar, uygarlığa bir ürün, bir hizmet sunarlar. Yani denemekle kalmaz bunu uygulamaya geçirerek hizmet verirler. Sıra üstü, Edison gibi bir adam... Bir ampül yaparsın, bütün dünya aydınlanır. Mesela Türkiye'den sıra üstü bir adam söyleyeyim size... Beyoğlu'nda İnci Profiterol. İstiklal caddesinde tatlı yiyeceksek ne yiyeceğiz? Profiterol yiyeceğiz. Adam profiterolü icat etmiş, artık sen profiterolü Gaziantep'e de gitsen yiyiyorsun, İzmir'e de gitsen yiyiyorsun... Bu adamın yaptığı icat ne olmuş, git gide yaygınlaşmış... İşin püf noktası, ülkeler nasıl gelişiyor diye baktığımız da... Bana öyle geliyor ki, İMF'den gelen kredilerle gelişmiyor ülkeler... Sıradışı insanların ürün ve hizmetlerinin gelişmesiyle gelişiyor. Düşünsenize şu Çine kahvecisini... Şimdi Starbucks açılıyor, Türkiye'ye... Kadıköy Carrefour'un içinde ilki açılıyor... Dünyanın en büyük ve hızlı büyüyen zincirlerinden bir tanesi Starbucks. Kuzey Amerika'da, yanılmıyorsam Seattle'da başlayan bir kahve zinciri... Starbucks Coffee tüm Türkiye'ye yayılacak da, Çine kahvesi yayılmıyor? Keşke Çine Coffee:) İstanbul, Ankara, İzmir, sonra da Paris, Londra, Sofya, New York... buralara yayılmıyor? Yayılsaydı eğer, bunun lisans gelirleri... Türkiye'nin imajı neden dünyada iyi değil? Çünkü Türkiye'nin dünyada sevilen bir markası yok. Biz bugün Amerikalıları bugün lider olarak kabul ediyorsak onların çeşit çeşit markaları, teknolojileri yüzünden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖ: Şimdi, ben bu programda insanlara farklı yaşam alternatifleri sunuyorum. Farklı yaşam stilleri olan insanlar senin sınıflandırmana göre neredeler? Sıra dışılar mı, sıra üstüler mi&lt;br /&gt;MA: Aslında az önce yaptığım tasnifte ince bir ayrım vardı, koşullu doğruyu söylemem lazım... Aslında hiç kimse tam olarak sıra dışı olamaz, biz sadece seçtiğimiz eylemlerde ve davranışlarda sıra dışı olabiliriz.Yoksa araba sürerken pek de sıradan sürmek zorundayız... Toplum içinde yaşarken yaptığımız faaliyetler sıradan olmak zorunda, ama bazı şeyleri sıra dışı yapmalıyız. Şimdi yoga yapan birisi, rafting yapan birisi veya scuba diving yapan birisi sıra dışı sayılabilir mi? Bu eylemler eğer toplum nazarında sıra dışı olarak sınıflanıyorsa sıra dışı sayılabilir. Ama aslında, yaratıcılık nedir diye baktığınızda, yaratıcılık iki şeyi birbirine bağlamak demektir. Mesela şimdi, bizim radyo aracılığıyla, seslerimiz-konuşmalarımız dinleyiciye bağlanıyor. Bu anlamda radyo genel anlamda bir yaratıcılık örneği. keza bilgisayar ın bütün parçaları birbirine bağlı, otomobilin parçaları birbirine bağlı. Parçaları birbirine bağlı olmayan bir makina yok. Diyeceksin, scuba diving le bunların ne alakası var? :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖ: Bağlayacağız şimdi :) &lt;br /&gt;MA:Eğer 'scuba diving'i yaşamımıza yaratıcı bir şekilde bağlayabiliyorsak, bunu sıradışılığın bir girdisi olarak kabul ediyoruz. Küçük bir hikaye anlatayım... Bizim sıra dışılıkla ilgili seminer katılımcılarımızdan birinin hikayesi. Ahmet Özken isimli bir arkadaşımız, kız arkadaşına 10 Temmuz'daki doğum gününde sıradışı birşey almak istedi. Nasıl bir hediye verdi, onu söyleyeceğim. Alfabetik düşünme yeteneğini kullanarak bu hediyeyi icat ediyor. Hediye şöyle... Bir gün sevgilisi Ayşe'ye bir mektup geliyor, Altınyıldız Oteli'nden. Mektup otelin dalgıçlık klübünden. Deniyor ki mektupta, doldurmuş olduğunuz bir formla, sadece 10 Temmuz'da geçerli olmak üzere, 2 kişilik dalgıçlık eğitimi kazandınız. Ahmet'e söylüyor bunu, bak böyle bir şey çıktı doğumgünümde, gel beraber gidelim diye... Ahmet mırın kırın ediyor... İsteksizce kabul ediyor, görünüyor. 10 Temmuz'da beraber kalkıp gidiyorlar, otele. Bu arada bunların dalgıçlık sertifikası da yok. Sertifika olmayınca, ilk dalışta 7 metreden fazla dalamazsınız deniyor. Bunlar 7 metreye bir dalıyorlar, inanılmaz bir şey !!! Bir anfora buluyorlar. Batık gemiden kalma bir testi. Uçuyorlar havaya... Testiyi alıyorlar, yukarı çıkarıyorlar. Ayşe artık takla atacak... Hem bedava dalış kazanmış, üstelik de bir batık bulmuş... Testiyi sallıyorlar, testinin içinde birşey var... Tanrım, bu ne??? İçinden, naylon poşetin içerisinde 2 tane inci küpe çıkıyor. Hazine bulduk!!! Ayşe, naylonu bir açıyor, içinde bir yazı: Hayatımın incisine, inciler yakışır:) İşte sıradışı yaşam becerileri bu !!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖ: Ne muhteşem !!! Ayşe yerine ben çok duygulandım şu an, ağlayacağım şimdi :) Kimbilir nasıl bir tepki vermiştir kız? &lt;br /&gt;MA: Tabii, kızın o anki halinin fotoğrafını bir görmek lazım tabii ki:. İşte, günlük yaşamımızdaki problemleri çözmek, günlük yaşamımıza değer katmak, onu güzelleştirmek hem kendimiz için anlatılası, yaşanılası, paylaşılası hikayeler anlatabilmek için bunlara ihtiy
